"Sağlıklı müzakere kriterleri ışığında görünen odur ki; Lübnan devleti, cumhurbaşkanı ve başbakanıyla, Lübnan-İsrail çatışma tarihinde hiçbir zaman umutları boşa çıkarmayan en büyük güç kartını, yani direnişi elden çıkarmıştır."
Zeyneb Ferhat
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Zeyneb Ferhat, Lübnan hükümetinin 2024-2026 yılları arasındaki İsrail ile müzakere süreçlerini, müzakere biliminin temel ilkeleri çerçevesinde ele alıyor. Yazar; devletin, elindeki en büyük koz olan Hizbullah direnişini ve halk birliğini tasfiye ederek masaya oturmasını bir "müzakere intiharı" ve milli değerlere ihanet olarak niteliyor. Sahadaki askeri gerçeklikler ile hükümetin teslimiyetçi diplomasisi arasındaki derin uçurumu gözler önüne seren yazar, İsrail'in yayılmacı emellerine karşı devletin bir "icra memuru" gibi hareket ettiğini vurguluyor.
Müzakere biliminde, dünyadaki herhangi bir devlet düşmanla masaya oturmaya yöneldiğinde, elindeki güç kartlarını muhafaza etmeli ve şartlarını kabul ettirmek üzere bunları hasmına karşı ileri sürmelidir.
Bir devlet; servet, ekonomi ve askeri imkanlar seviyesinde ne kadar nitelikli unsurlara sahipse, dayatacağı şartların kabul görme ihtimali de o nispette artar. Savaş durumunda ise söz sahaya aittir; müzakereler askeri güç dengesinden bağımsız yürütülemez, bilakis doğrudan onun tesiri altında şekillenir.
Buradaki paradoks şudur ki; bu tür durumlarda devlet, müzakereye gitmeden evvel -şu an İran İslam Cumhuriyeti'nin yaptığı gibi- ekonomik ve güvenlik koşullarını iyileştirmek için savaşın sonuçlarını bir yatırım aracı olarak kullanır.
Bu noktadan hareketle "müzakere nüfuzu[1]" kavramı ortaya çıkar; yani müzakereye oturmadan önce çatışma sahasında karşı tarafa bedel ödetmek yahut kazanım elde etmek suretiyle bir ağırlık oluşturmak.
Paul Kirgis, Harvard Negotiation Law Review'da yayımlanan makalesinde bunu müzakerenin "temel muharriki" olarak tanımlar; zira bu nüfuz, anlaşmaya "kendi şartlarınızla" varma kudreti bahşeder. Lübnan devletinin müzakere tecrübesine geçmeden evvel, bu sürecin temel unsurları ve en iyi uygulama koşulları üzerinde durmak gerekir.
Bertram Spector, uluslararası müzakerelerin dinamikleri üzerine kaleme aldığı eserinde, başarılı bir müzakere süreci için yapı, süreç, stratejiler, aktörler ve sonuçlar sacayağına dayanan temel unsurlar zikreder.
Yapısal perspektiften; tarafların birbirini ikna etmek için ellerinde tuttukları güç biçimleri incelenir. Süreç ise müzakere öncesi, sırası, sonrası ve yeniden müzakere aşamalarını kapsar.
İkna kabiliyeti; talepler ve karşı teklifler sunarak stratejileri hayata geçirmenin temel aracıdır. Bu aşamada, tüm çabalar müzakere nüfuzunu pekiştirmek için birleşir. Nitekim İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, siyasi müzakerelerin esaslarını işlediği kitabında, müzakere tarafları için nüfuz odaklarını oluşturan temel güç kapasitelerini; "sert güç" (askeri, iktisadi, demografik, coğrafi imkanlar ile yer altı zenginlikleri) ve "yumuşak güç" (ekonomi, kültür, ideoloji, ilim, düşünce, eğitim ve diplomatik değerler) olarak hülasa etmiştir.
Müzakere aktörleri ise süreci insani boyuta taşıyan kişilerdir; burada karakterin sağlamlığı, yaratıcılık, esneklik, sabır ve kararlılık gibi vasıflar sürecin yönünü ve süratini tayin etmede belirleyici rol oynar.
Nihayetinde meyveler ve intibalar bölümü gelir ki; bu da ister fiili bir anlaşma ve uygulama, isterse bir çözüm yolunda başarısızlık şeklinde tezahür etsin, tüm sürecin hasılasıdır.
Lübnan'ın müzakere tecrübesi
Lübnan sahnesinde birbiriyle çelişen iki ayrı hat arasında derin bir uçurum var: İlki güneyde, Hizbullah ile İsrail rejimi arasında çatışmaların şiddetlendiği askeri hat; ikincisi ise Lübnan Cumhurbaşkanlığı ve hükümetinin sergilediği performans, diplomasi ve müzakere seyriyle yürütülen siyasi hat.
Hizbullah'ın 2 Mart günü işgal altındaki toprakların kuzeyine, Hayfa, Akka ve Nehariya'ya doğru altı füze fırlattığı ilk saatlerden itibaren siyasi teyakkuz en üst seviyeye ulaştı.
Ancak Lübnan hükümeti, milli tesanüde[2] en çok ihtiyaç duyulan anda; Hizbullah'ın askeri ve güvenlik faaliyetlerini yas dışı ilan edip hareket alanını sadece siyasetle sınırlandırarak devletin "ordu, halk ve direniş" şeklindeki üçlü sacayağını paramparça eden bir karar aldı. Bu duruş, karşı kıyıda Cumhurbaşkanı Jozef Aun tarafından "egemenlik adına alınmış, nihai ve geri dönülemez bir karar" olarak nitelendirilerek karşılık buldu.
Adli boyutta ise Askeri Mahkeme nezdindeki hükümet komiseri Yargıç Klaud Gannim, füze ve İHA fırlatanların takibi için adli emirler çıkardı; Sayda kazasındaki yollarda araç aramaları için askeri kontrol noktaları kuruldu.
Devlet, direnişle her türlü imkanla mücadele etmekle yetinmedi; işi, düşmanın Lübnan topraklarına doğru ilerlemesine zemin hazırlamaya kadar vardırdı ve orduya mevzilerini tahliye edip Lübnan-Filistin sınırından çekilme emri verdi.
Bir tür siyasi istirham yöntemiyle Aun, 9 Mart'ta Avrupa Birliği yetkilileriyle yaptığı video konferans görüşmesinde, Hizbullah'ı "devlet dışı silahlı bir grup, Lübnan'ın çıkarlarına ve halkının hayatına değer vermeyen bir yapı" olarak niteleyerek, uluslararası himaye altında İsrail rejimiyle doğrudan müzakerelere başlanmasını talep etti.
12 Mart'ta Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres'i Beyrut'ta kabulü esnasında Lübnan'ın işgalciyle müzakereye hazır olduğu teklifini yineledi; ancak aynı zamanda "karşı taraftan henüz bir cevap gelmediğini" itiraf etti.
Reuters ise kaynaklarına dayanarak, İsrail rejiminin Lübnan'ın doğrudan görüşme teklifini reddettiğini, bunu "çok geç ve yetersiz" bulduğunu aktardı.
Aun, pek çok açıklamasında "Kendi topraklarımızda başkalarının savaşını yürütemeyiz" nakaratını tekrarladı. Oysa bu siyasi uğrakta, Lübnan devletinin işgalciye müzakere için yalvarmasını gerektirecek hiçbir gerekçe yoktu.
Zira Lübnan cephesi olarak bizler, savaşın sonuçlarını bir yenilgiyle aceleye getirecek kadar müşkül bir durumda değildik; aksine Hizbullah'ın eksen cepheleriyle koordineli bir şekilde savaşa dahil olması sahadaki mücahitlerin şartlarını iyileştirmiş ve caydırıcılığın yeniden inşası için fırsatlar sunmuştu.
Diğer taraftan Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, Hizbullah'a karşı topyekun bir kışkırtma kampanyası yürütüyor. Özellikle 22 Mart'ta el-Hades kanalına verdiği mülakatta, Lübnan'ın silahın devlet elinde toplanması sürecinde uzun yıllar geç kaldığına dair eseflerini dile getirdi; hükümetin "İsrail ile müzakere yasağını kaldırdığını" ilan etti ve Cumhurbaşkanı'nın girişiminin hükümet nezdinde hala baki olduğunu vurgulayarak henüz belirli bir müzakere gündemi olmadığını açıkladı.
Müzakere aklındaki basiret kaybı
Lübnan devleti, İsrail düşmanına karşı sanki aslında hiç girmediği bir savaşı kaybetmişçesine mutlak bir bozgunculuk psikolojisiyle hareket ederek hata etmiştir.
Müzakere kavramı açısından bu davranış, dosyayı yöneten "müzakere aklının" maluliyetidir; zira direnişi milli boyutundan soyutlamış, ona yas dışı bir "silahlı grup" muamelesi yapmış, hatta işgalciye karşı fırlatılan altı füzeyle gerçekleştirilen meşru müdafaa eylemini mahkum etmiştir.
Saha durumunu yanlış okuma hatası
Devlet, düşmanın 2024 yılındaki ateşkes kararını ihlal eden 6000'den fazla saldırısını, evlerin havaya uçurulmasını, güneyde ve Beyrut'un güney mahallelerindeki tahliye uyarılarını görmezden gelerek müzakere zeminini yönetmede hata etmiştir.
Devlet; İsrail'in Lübnan'a yönelik mükerrer tecavüzlerini, 1978'den bu yana süregelen çatışmaları, 1982-2000 arasındaki güney işgalini ve nihayet 2006 savaşını unutmuştur. Devletin başarısızlığı bununla da sınırlı kalmamış; müzakere literatüründe "hasmın niyet ve kabiliyetlerinin analizi" olarak bilinen hususu kasten ihmal etmiştir.
Oysa düşman liderleri, Lübnan'a dair planlarını açıklarken son derece sarihti; bu planlar aslında eski taleplerin bugünkü saldırganlık sonrasında güncellenmiş halidir.
Nitekim İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotriç, "İsrail, Lübnan sınırını güneyin derinliklerindeki Litani Nehri'ne kadar uzatmalıdır" demiş, Savaş Bakanı Yisrael Katz ise kuvvetlerinin Litani'ye kadar uzanan bir "güvenlik bölgesi" tesis edeceğini ilan etmiştir.
Devlet, Lübnan'ı işgale hazırlanan düşmanı baskınla karşılama kararını -ki bu bir beka hamlesidir- Lübnan'a dayatılmış bir "İran kararı" olarak görerek de hata etmiştir.
Direnişi hedef tahtasına koyan Amerika ve İsrail'in açıklamalarına şöyle bir göz atan herkes, işin varacağı noktayı anlamaya yetecek bir bağlam görecektir. Bu, bir tahminden ziyade somut bir vakıadır; nitekim İsrail ordusu füze fırlatılmadan bir gün evvel, Lübnan ve Suriye sınırına yayılmak üzere yaklaşık 100 bin yedek askeri göreve çağırdığını resmen duyurmuştu.
Dahası bugün Hizbullah'ı "başkalarının savaşı" ya da "ülkeyi heba etmek"le suçlayan devlet, İsrail saldırganlığından önceden haberdardı. Bunu bizzat Ekonomi Bakanı Amir el-Bisat, savaş hazırlıklarının saldırı başlamadan iki ay evvel gizlice yürütüldüğünü ifşa ederek ve sessizliğini "Kimseyi korkutmak istemedik" diyerek savunarak teyit etmiştir.
Amerikan gazeteleri de Lübnan'a saldırı için zemin hazırlıyordu; özellikle Washington Post'un ele geçirdiği sızıntılar, İsrail'in 2025 yılı sonuna doğru Lübnan'da yeni bir askeri operasyon planladığını ortaya koyuyordu.
Netice itibarıyla, dünya ve bölge atmosferi Lübnan üzerindeki savaşın fiilen bitmediğini fısıldarken; devlet, gerçekliği görmezden gelmekte ısrar ederek faturayı varoluşsal tehdit altındaki bir kesime kesmiştir.
Sonuçta Hizbullah, İran'ın caydırıcılığı geri kazanmak için savaşa girdiği bu uygun bölgesel uğrağı değerlendirmiş; düşmanın imkanlarının pek çok cepheye dağılmasından istifade ederek, 2024 saldırganlığında olduğu gibi tek başına yakalanıp imha edilmemeyi hedeflemiştir.
Müzakereye giriş zamanlaması ve şartlarındaki hata
Lübnan devleti, müzakere dengesinin asgari şartlarını sağlamadan, en başta "ateşkesi" bir ön şart olarak dayatmadan, doğrudan müzakere sürecine erkenden dalarak hata etmiştir.
Ateş altında müzakere yürütmek ve sahadaki zemini tahkim etmeden diplomatik heyet kurmak, güç kartlarını elden çıkarmaktan başka bir şey değildir.
Devlet, büyükelçi düzeyinde yaklaşık altı kişiden oluşan bir heyet kurarak ve ilk durak olarak Kıbrıs'ta doğrudan müzakere kapısını ardına kadar açarak bunu yapmıştır. Meclis Başkanı Nebih Berri, ateşkes sağlanmadan müzakereye başlanmasını reddederek bu duruma şerh koymuştur.
Müzakere anlatısını yönetme hatası
Devlet, Lübnan'ın en temel güç unsurlarından birini tanımlarken düşmanın kelimelerini benimseyerek müzakere anlatısında açık bir zafiyet göstermiştir.
Müzakere biliminde iç cephedeki söylem ve milli vahdet, müzakere pozisyonunu destekleyen en önemli dayanaklardır. Ancak devlet, direnişe yaklaşırken düşmanın literatürünü kullanma hatasına düşmüştür; nitekim Enformasyon Bakanlığı 16 Mart'ta resmi medya kuruluşlarına, Hizbullah için "direniş" yahut "İslami Direniş" tabirlerini kullanmayı yasaklayan bir tamim yayımlamıştır.
Direniş yanlısı aktivistlere yönelik baskılar ve gözaltılar, Lübnan'da fikir ve ifade özgürlüğü açısından eşi benzeri görülmemiş bir ihlal tablosu ortaya çıkarmıştır.
Gerçek şu ki, ortada yas dışı bir grup olsa dahi, basiretli bir müzakere aklı bu unsuru tasfiye etmek ve meşruiyetini elinden almak yerine, milli dokuyu korumak adına bir güç kartı olarak bünyesinde barındırmalıdır.
Ateşkes sonrası güç kartlarını kullanamama hatası
Lübnan devleti, 2024 ateşkesinden sonraki süreci müzakere konumunu güçlendirecek bir fırsata çeviremeyerek hata etmiştir. Müzakere perspektifinden bu evre; askeri yayılım, altyapının korunması yahut düşmanın hareketini kısıtlayacak bir saha gerçekliği dayatmak için kritiktir.
Ancak devlet, son on beş ayda bunun tam tersini yapmış; "Lübnanlıları koruma" bahanesiyle İsrail'in tüm taleplerini yerine getirmiş, güneylilerin ve Beyrut halkının evlerini yeniden inşa etmesini engelleyerek halkın ıstırabını derinleştirmiştir.
Ateşkesten sonra orduyu sınır köylerine yerleştirmemiş, güneyi korumasız bırakarak İsrail'in evleri ve fabrikaları savaş esnasındakinden daha fazla yıkmasına göz yummuştur.
Ayrıca "Denetleme Komitesi"nin emirlerini harfiyen uygulayarak İsrail'in işaret ettiği evleri aramış, güneylilerin silahlarına el koymuş ve bunları Amerikan subaylarının gözetiminde imha etmiştir.
Tüm bunlar, devleti şartları müzakere eden bir taraf olmaktan çıkarıp, şartları infaz eden bir aracıya dönüştürmüştür.
Gürültülü çöküş
Hülasa, sağlıklı müzakere kriterleri ışığında görünen odur ki; Lübnan devleti, cumhurbaşkanı ve başbakanıyla, Lübnan-İsrail çatışma tarihinde hiçbir zaman umutları boşa çıkarmayan en büyük güç kartını, yani direnişi elden çıkarmıştır.
Elleri boş bir şekilde düşman önünde müzakere için zilletle eğilerek, milli ihanetten geri kalmayan bir rezalete imza atmış; buna rağmen düşman bu teklifi reddederek daha ağır şartlar dayatmıştır.
Yapısal açıdan devlet, direnişe ve halkına karşı düşmana hizmet eden her türlü eylemi gerçekleştirmiş, adeta Lübnan topraklarında işgale zemin hazırlayan ve direniş yanlılarını avlayan bir istihbarat birimi gibi tüm güven kartlarını düşmana sunmuştur.
Devlet, mütevazı imkanlarına rağmen vatanın her karışını savunmaya hazır bir milli ruha sahip olan Lübnan ordusunu yok sayarak hiçbir müzakere stratejisi geliştirmemiştir.
Lübnan'da devasa bir halk tabanını temsil eden Hizbullah'a karşı kışkırtmalarda bulunarak halkın birliği arasına fitne tohumları ekmiş ve bu birliği de heba etmiştir.
Devlet, tüm milli literatürü yerle bir ederek dost ile düşmanı birbirine karıştırmış, halkı savunmakla mükellef olan direnişi şeytanlaştırarak onu "başıboş silahlı bir güç" diye yaftalamıştır.
Aktörlerin, yani devlet adamlarının davranışı; İsrail'in kararlarına olan mutlak bağımlılığı, özellikle vatanın izzeti için her şeyini feda eden güney halkına karşı sergilenen o aşağılık tutumu ifşa etmiştir. Tüm bunlar tek bir sonuca çıkmaktadır: İktidardaki otoritenin gürültülü çöküşü[3].
[1] Müzakere Nüfuzu: Orijinal: النفوذ التفاوضي (en-nüfûzü't-tefâvudî): Metinde, müzakere masasına oturmadan önce elde edilen stratejik üstünlüğü ifade eder. "Nüfuz" kelimesi Arapçada "n-f-z" (delip geçmek, tesir etmek) kökünden gelir; bu da sadece bir etkiyi değil, karşı tarafın savunmasını kıracak bir baskı gücünü imler. (ç.n.)
[2] Milli Tesanüd: Orijinal: الالتحام الوطني (el-iltihâmü'l-vatanî): "L-h-m" (et, bitişme) kökünden gelen "iltiham", iki şeyin birbirinden ayrılmayacak şekilde birbirine kaynaması, lehimlenmesi demektir. Modern Arapçada "ulusal birlik"ten daha güçlü, "kenetlenme" anlamına gelir. (ç.n.)
[3] Gürültülü Çöküş: Orijinal: السقوط المدوّي (es-sukûtü'l-müdevvî): "Müdevvî" kelimesi, "d-v-y" kökünden gelir ve yankılanan, şiddetli ses çıkaran, yeri göğü inleten demektir. Yazar bu ifadeyi sadece bir başarısızlık için değil, etkisi tüm bölgede hissedilecek rezalet dolu bir devrilişi tarif etmek için başlıkta ve sonuçta kullanmıştır. (ç.n.)
Çeviri: YDH