Körfez ve İran’a karşı savaş: İthal güvenlik vehminin çöküşü

img
Körfez ve İran’a karşı savaş: İthal güvenlik vehminin çöküşü YDH

"Uyanma vakti geldi; sonbahar bitiyor, kış kapıda. Akıllı olan, Washington’da değil, burada, bizim başkentlerimizde filizlenecek yeni bir bahara hazırlanandır."




Yusuf Vehbi

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Yusuf Vehbi, Körfez ülkelerinin on yıllardır sürdürdüğü "ithal güvenlik" paradigmasının İran ile olası bir çatışma ve Amerika'nın stratejik geri çekilmesiyle birlikte iflas ettiğini vurguluyor. Vehbi, Batı korumasına duyulan güveni bir "vehim manzumesi" olarak tanımlarken; trilyon dolarlık askeri harcamaların irade eksikliği nedeniyle birer "makine yığınına" dönüştüğünü ifade ediyor. Bölgesel aktörlerin (Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan) oluşturacağı yeni bir ittifakın, Suudi Arabistan için bir "tevazu ve kurtuluş" yolu olduğunu belirten Vehbi; çözümün Washington'da değil, bölgesel diyalog ve "komşu İran" ile mantık zemininde buluşmakta olduğu sonucuna varıyor.

Tarih felsefesinde krallıklar, orduları zayıfladığı için değil; güvenliklerinin denizler ötesinden tahta sandıklar içinde ithal edilebileceğini sandıkları an yıkılırlar. Körfez, on yıllardır bu efsaneyle yaşadı: Korunmanın dolarla satın alınan bir meta, bu metanın hamalının ise hiç uyumayan "Amerikalı" olduğu efsanesiyle...

Fakat bugün, bölge semalarını toz bulutları kaplamışken ve Washington’ın vaatleri kuru sonbahar yaprakları gibi dökülürken acı bir hakikate uyanıyoruz: Körfez’de yaşananlar geçici bir kriz değil, üzerimize büyük bir maharetle pazarlanan o devasa "vehim manzumesinin" topyekûn çöküşüdür.

Işıklı ekranların gürültüsü ardında hakikati arayan genç nesle soruyorum: Hiç düşündünüz mü; neden devletlerimiz en modern uçaklara ve en devasa askeri üslere sahipken, her gerçek çatışmada arkası açık, korumasız kalıyor?[1]

Gelin, zihnimizde dramatik bir sahne canlandıralım: Uçsuz bucaksız bir çöl, geceleri gökdelenlerin gözleri gibi aydınlatan modern askeri üsler ve gökyüzünde mağlup edilemez demir kuşlar gibi süzülen uçaklar... Sonra imtihan anı geliyor ve tüm bu makineler duruyor. Mekanik bir arıza değil bu; bir irade felci![2]

Yıllarca Körfez yöneticilerine o büyük hurafe satıldı: Güvenliğin dolarla satın alınabileceği ve Amerikan şemsiyesinin asla çökmeyecek bir tavan olduğu...

Ancak bugün, savaşın tozunu izlerken ve uzaktan gelen bomba seslerine kulak kesilirken keşfediyoruz ki; o şemsiye en başından beri delik deşikmiş. Körfez hazinelerinden akan o trilyonlar, yalnızca kendini koruyan -daha doğrusu sadece o "şımartılmış İsrailliyi" gözeten- bir bekçiye yatırılan sermayeden başka bir şey değilmiş.

Fark etmediniz mi; Washington, o mutad sahtekarlık becerisiyle, Körfez ülkelerini sözde bir zaferin ortakları gibi göstermeye çalıştı. Bu ortaklara, yıkılan maneviyatlarını onarmak adına, halis bir Amerikan filminde figüran roller dağıttı.

Fakat hakikat, olgularla sabittir. Amerika’nın terennüm ettiği o hayali zafer, tüm dünyanın ve bilhassa mühimmatla tıka basa dolu olduğu halde tek bir Körfez başkentini yıkımdan veya kırılmadan koruma kudretine -veya niyetine- sahip olmayan üslerin acziyetini kendi gözleriyle gören Körfez evladının önünde ifşa olmuştur.

İşte burada Körfez’in en çetin sorusu beliriyor: Bu çıkmaza nasıl girdik? Cevap basit fakat can yakıcı: Çünkü Körfez iradesi, Tel Aviv’in menfaatinden başka bir şey tanımayan Amerikan otoritesine teslim edildi. Petrol kuyuları üzerine inşa edilen o heybet, Amerikan ortağının müttefiklerini stratejik fiyaskolarına medya örtüsü olacak "hayali zafer ortaklarından" ibaret gördüğü anlaşılınca küle döndü.

Şimdi tamamen yeni bir haritanın önündeyiz. Bölgedeki bazı Körfez ülkelerinin öncü rolünün sona erişine şahitlik ediyoruz. Amerika, onları reddetmeye cesaret edemedikleri ve yönetmeye güçlerinin yetmediği bir savaş ortaklığına bulaştırarak; o heybeti sessiz ama öldürücü bir üslupla kırdı.

Bu kırılma sadece siyasi değil; yapısal ve mimaridir. Finansal ve yatırımsal bir cazibe merkezi olarak bildiğimiz Birleşik Arap Emirlikleri, güvenliği bir Amerikan örümcek ağına asılı kalınca sona ermiştir. Bir zamanlar Beşinci Filo’yu değişmez kaderi ve aşılmaz kalesi sanan Bahreyn Krallığı bitmiştir.

Suudi Arabistan ise "son sözü söyleyen makam" olma vasfını yitirmiştir. Katar’ın hırsları kırılmış, Kuveyt’in pusulası ise sahilini bilmediği süratli değişimler denizinde şaşmıştır. Buna mukabil İsrail’in, "Büyük İsrail" rüyasından, varlığını muhafaza etme kavgasına geçtiğini de unutmamalıyız.

Ancak bu "Körfez Sonbaharı"nın ortasında, yeni bir baharın tohumları filizlenmeye başladı. Yeni bir dönemin sancısını çekiyoruz; bu dönemi tantanalı nutuklar değil, meydandaki neticeler ve Amerika ile İran İslam Cumhuriyeti’nin kanlı bir savaştan sonra bölgenin kaderini tayin etmek üzere oturdukları Pakistan gibi alışılagelmişin dışındaki başkentlerde kurulan müzakere masaları şekillendiriyor.[3]

Bu puslu manzarada yeni bir ittifak beliriyor: Bölgesel Dörtlü. Pakistan’ın nükleer gücü ve stratejik derinliği liderliğinde; Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’ı kapsayan bu ittifak, özellikle İran’la savaş sonrası rolü zayıflayan Suudi Arabistan için son can simididir. Bu ille de hissi bir ittifak değil; İran’ın yükselişi karşısında denge kurma ve İsrail çılgınlığından korunma ihtiyacının dayattığı bir zarurettir.[4]

İşte en büyük paradoks burada yatıyor: Suudi Arabistan’ın bu pakt içindeki konumu, alıştığımız o "emir buyuran lider devlet" konumu değil; küstahlık dilinin uluslararası siyaset pazarında artık alıcı bulmadığını nihayet idrak etmiş "uyumlu taraf" konumudur.

Belki de bu yüzden bu dörtlü ittifakın dili; dengeli, mantıklı, sakin ve Suudi siyasetine yıllarca damga vuran o üstenci kibir marazından arınmış görünmektedir. Bu zoraki bir tevazudur; ancak bu durumda, kurtarıcı bir tevazudur.

Bölge devletlerinin ve halklarının bugün idrak etmesi gereken en büyük ders şudur: Korunma, Amerikan hegemonyası altından gelmez. İsrail emellerine karşı gerçek değer, ağırlık ve caydırıcılık; ancak komşu İran ile mantık diliyle konuşarak ve körü körüne bir tebaiyetle değil, ortak menfaatler üzerine kurulu bölgesel ittifaklar inşa ederek tesis edilebilir.

Körfez ülkeleri Amerikan iradesine kumar oynamaya devam ettikleri, kararlarını Washington’daki bir seçim sandığına veya Beyaz Saray’daki bir siyasetçinin kaprisine rehin bıraktıkları sürece; rolsüz ve değersiz kalmaya mahkumdurlar. Kendi akıbetine aldırmayan büyük bir oyundaki piyonlardan ibaret olacaklardır.

Bölge, füze hızıyla değişiyor. Bugün özeleştiri yapma ve yabancı koruma vehimlerinden özgürleşme cesaretini gösteremeyenler, kendilerini tarihin fırtınaları önünde yapayalnız bulacaklardır. Hikmet; köprülerimizi düşmanımıza hizmet eden paramızla değil, kendi ellerimizle inşa etmeyi gerektirir. Paramız var, konumumuz var, irademiz var; ancak bu iradeyi, izinsiz ödünç alanlardan geri almamız gerekiyor.

Uyanma vakti geldi; sonbahar bitiyor, kış kapıda. Akıllı olan, Washington’da değil, burada, bizim başkentlerimizde filizlenecek yeni bir bahara hazırlanandır.


[1] Yazar, metnin bu bölümünde hitabet sanatının (retorik) imkanlarını kullanarak okuyucuyu bir "hayal kurma" seansına davet eder. "Meşhed" (sahne) kelimesi, hem bir tiyatro terimi hem de "şahit olunan yer" anlamıyla iştikak eder. Körfez'in askeri gücünün "göz kamaştırıcı" ama "işlevsiz" oluşunu anlatırken "demir kuşlar" (طيور حديدية) benzetmesiyle klasik şiirdeki "ebabil" veya "anka" imgelerine tersinden bir telmih yapar. Modern teknoloji, irade yoksa sadece bir dekordur. (ç.n.)

[2] Utl (عطل) kökü, bir makinenin bozulması veya bir uzvun işlevsiz kalmasıdır. Yazar burada "mekanik arıza" ile "irade kaybı" arasında bir mukabele (karşıtlık) kurarak, sorunun donanımda değil, yönetim aklında olduğunu vurgular. (ç.n.)

[3] "Vehm" kelimesi İslam felsefesinde (özellikle Gazali ve İbn Sina'da) duyulardan gelen verileri yanlış yorumlayan güçtür. Yazar, Körfez'in güvenlik politikasını bir "gerçeklik" (hakikat) değil, bir "sanrı" (vehim) olarak niteleyerek epistemolojik bir eleştiri sunar. "Mustevred" (ithal) sıfatı ise ekonomik bağımlılığın askeri alana sirayetini acı bir dille hicveder. (ç.n.)

[4] Metin, bölgedeki jeopolitik kaymaları (Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan ekseni) "can simidi" (طوق النجاة) olarak niteler. Burada "Pakistan" vurgusu, nükleer güç ve Batı dışı müzakere masalarına (Pakistan'da kurulan İran-ABD masası gibi) işaret ederek mülkiyetin (iradenin) yerelleşmesi gerektiğini savunur. (ç.n.)



Makaleler

Güncel