"Sömürgeci güçlerin bugün şahit olduğumuz gerileyişi ani bir düşüş değil; yerli halkların ve ezilen milletlerin enkazı üzerinde yükselen 'para imparatorluğunun' tarihsel aşınma sürecinin kaçınılmaz bir neticesidir."
Halid Bereket
YDH - Filistinli aktivist ve yazar Halid Bereket, Amerikan hegemonyasının salt askeri bir gerileyişten ziyade tarihsel, iktisadi ve kültürel bir "ufûl" sürecine girdiğini vurguluyor. Bereket, tek kutuplu dünya düzeninin yerini çok kutuplu bir yapıya bıraktığını ifade ederken; İran, Çin ve bölgesel güçlerin yükselişini tarihin diyalektik akışıyla (tedâfü) kaydediyor. Gazze ve Hürmüz Boğazı gibi kriz noktalarını, Batılı değerlerin meşruiyet kaybı ve "direniş" ekseninin tahkimi için birer kırılma anı olarak nitelendiren Bereket, gücün sadece teknolojiyle değil, coğrafya, tarih bilinci ve halk iradesiyle tanımlandığı "post-Amerikan" bir dünyanın şafağını haber veriyor.
Amerikan imparatorluğunun gerileyişinden bahsetmek, artık yirmi yıl öncesinde olduğu gibi yalnızca gelecek biliminin (fütüroloji) sahasına giren akademik bir analiz meselesi değildir.
Bilakis bu gerileyiş; sahadaki dönüşümlerin ve halkların tahakküm karşısındaki direncinin dayattığı somut bir vakıaya dönüşmüştür. Şayet tarihten alınacak bir ders varsa, o da tıpkı insanlar gibi doğan, yaşlanan ve ölen büyük devletlerin yükseliş ve batış dersidir[1]; zira imparatorluklar ebedi bir kader değildir.
Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından, doğrudan askeri müdahaleye, iktisadi tahakküme ve siyasi boyunduruğa dayalı tek kutuplu bir düzeni dayatma teşebbüslerine girişti. Hatta aramızdan bize "tarihin sonuna[2]" geldiğimizi söyleyenler bile çıktı.
Ne var ki bugün Amerika, kendi rükünlerini sarsan, tek kutup olarak çöküşünün mukaddimesini hazırlayan derin krizlerle, içeride ve dışarıda büyük meydan meydan okumalarla yüzleşmektedir.
İnsan topluluklarındaki yegâne sabit gerçek, hareketin sürekliliğidir; yani "karşılıklı itilim[3]", çatışma ve tekamül döngüsüdür.
Washington’ın -ve onun bir enstrümanı olan İsrail’in- Irak'tan Afganistan'a kadar yürüttüğü savaşlar, askeri gücün sınırlarını ifşa etmiştir. Bu savaşlar, ilan edilen yahut gizli tutulan hedeflerin hiçbirine ulaşılamayan uzun soluklu birer yıpratma sürecine dönüşmekle kalmamış; aynı zamanda direniş güçlerinin tahkim edilmesine ve "yenilmez güç" imajının yerle bir olmasına hizmet etmiştir.
Kapitalizmin Sovyet kampına karşı kazandığı "zafer"e rağmen saldırganlık çarkı durmamış; aksine Amerika'nın dünyaya hükmetme iddiasıyla halklara karşı yürüttüğü savaşlar katlanarak artmıştır.
Buna mukabil, tek kutupluluğun enkazı üzerinde yeni bir dünya şekillenmektedir. Çin'in devasa bir iktisadi ve teknolojik güç olarak yükselişi, Rusya'nın müessir bir küresel aktör olarak dönüşü; İran, Hindistan, Türkiye, Brezilya ve Güney Afrika gibi bölgesel güçlerin atılımı, güç dengelerinin çok kutuplu ve Amerikan diktelerine daha az boyun eğen bir düzene doğru evrildiğini göstermektedir.
Dahası, İran’a karşı yürütülen saldırgan savaşın sonuçları Amerikan gemilerinin arzuladığı rüzgârları estirmemiş[4]; aksine İslam Cumhuriyeti bu savaştan yaralar alarak çıksa da Batı Asya ve dünyada temel, merkezi bir güç olarak yükselecektir.
Vakıalar her geçen gün daha keskin ve berraktır. Gazze'deki soykırım savaşının sürmesi ve Amerikan yönetiminin Siyonist düşmana verdiği sınırsız destek, tahakkümün, mutlak imha yoluyla bile olsa kontrolü sağlama kabiliyetini yitirdiğinde büründüğü o vahşi ve gaddar çehreyi dünyaya faş etmiştir.
Aynı zamanda "demokrasi", "insan hakları" ve "Batı değerleri" gibi söylemler çökmüş; İran ve müttefikleriyle girişilen cepheleşmenin çatışmayı nihayete erdirmediği gerçeği gün yüzüne çıkmıştır.
Gücün bir sınırı olduğu, askeri üstünlüğün ise "ezici galibiyet" ve "mutlak zafer" illüzyonlarını gerçekleştirmeye yetmediği anlaşılmıştır.
İsrail imajı ve bu imajın kalbinde yer alan Amerikan-İsrail ilişkileri, Amerikan siyasetinin ve Avrupa'nın sarsılmaz dogmalarından biriyken, artık imparatorluğun gerileyişinin bir nişanesi ve bizzat Amerika içinde bir kuşku odağı haline gelmiştir. Bu münasebet tarihin en kötü dönemini yaşamaktadır.
Ne Amerika'nın ne de emperyal merkeze bağlı "kukla rejimlerin" imajını onarmak artık kolay olmayacaktır. Zira bu rejimler de halklarının önünde ifşa olmuşlardır. Artık küçük devletlerin Amerikan himayesine bel bağlaması yahut "normalleşme" projelerinin arkasına gizlenmesi mümkün değildir.
İran ile yaşanan savaş, mutlak kontrol vehminin kırıldığı bir hakikat anını teşkil etmiştir. Güç artık yalnızca askeri cephaneliğin hacmiyle ölçülmemektedir; aksine coğrafi gerçekler, tarihin akışı, kültürel cephe ve siyasi irade ile teşkilat yapısı gibi daha derin amillere bağlanmıştır. Bu durum, dünya enerjisinin yaklaşık yüzde 20'si için hayati bir damar olan Hürmüz Boğazı krizinde açıkça tezahür etmiştir.
Boğaz, tek bir kurşun dahi sıkılmaksızın uluslararası hesapları altüst edebilecek stratejik bir baskı unsuruna dönüşmüştür. Bu tablo, Vietnam Savaşı’nı ve 1956 Süveyş Bunalımı'nın Mısır lehine doğurduğu stratejik sonuçları hatırlatmaktadır: Sömürgeci güçler her askeri muharebeyi kazanabilirler ancak nihayetinde savaşı kaybedeceklerdir.
Bunun yanı sıra, en az onun kadar önemli bir amil daha belirmiştir: İstilaya karşı halk iradesinin tahkimi ile milli, kültürel ve dini hissiyatın derinleşmesi.
Bunların her biri savaş meydanlarına eklenen birer silahtır. İran rejimine yönelik siyasi ihtilaflara rağmen, kamuoyu iç cephenin metanetini ortaya koymuştur.
Keza pek çok İslam ülkesinde halklar, dış baskı ve tehditler karşısında İran ile geniş bir dayanışma sergilemiştir. Bu durum göstermektedir ki çatışma artık yalnızca devletler ve ordular arasında mahsur kalmamış, halkların bilincine ve saf tutuşuna sirayet etmiştir.
Kendi varlıklarını ve tam bağımsızlıklarını korumak isteyen milletler, coğrafya ve tarihin silahlarını yeniden kuşanmakta; hayatta kalmak ve zafer kazanmak için direnç ve sabrın şart olduğunu idrak etmektedir.
Buna paralel olarak, müttefikler kampının kendi içinde de çelişkiler genişlemektedir. Başta Avrupa olmak üzere Batılı güçler, artık kendi çatışan hesaplarını gözetmeksizin Amerikan politikalarına tam bir angajman sağlayamamaktadır. Bu durum, on yıllardır uluslararası düzene hükmeden Batı manzumesindeki çatlakları ele vermektedir.
Bu devletlerin İran'a karşı "doğrudan bir savaşa" girmemeleri, adaletten yahut sözde uluslararası hukuktan yana oldukları için değil, bilakis kendi menfaatlerini önceledikleri içindir. Artık Avrupa ve Kanada için tüm yumurtaları Amerikan sepetine koymak kârlı bir iş olmaktan çıkmıştır.
Dahili sahada ise Amerika Birleşik Devletleri yapısal krizlerin etkisiyle aşınmaktadır: Keskin bir siyasi kutuplaşma, iktisadi krizler, toplumsal gerilim ve kurumlara olan güvenin sarsılması...
Bunlar yalnızca geçici krizler yahut basit bir yönetim zafiyeti değil, bizzat kapitalist sistemin içindeki daha derin bir arızanın tezahürüdür.
Bugün ABD, 39 trilyon dolara ulaşan kamu borcunun yükü altında ezilmektedir. Amerikan ekonomisinin gücünden bahsetmek, bazılarının pazarlamaya çalıştığı bir illüzyondan ibarettir.
Hâkim olan "yüzde 1"lik tabaka ile toplumun geneli arasındaki uçurum emsalsiz bir hızla büyümekte; "orta sınıf" ise hiçbir koruma ağı olmaksızın toplumsal hiyerarşinin dibine doğru yuvarlanmaktadır.
Askeri ve mali üstünlüğü sürse de Amerika artık iradesini dayatmaktan acizdir. Zira güç kriterleri sadece silahla ölçülmez; aynı zamanda siyasi projenin kendi meşruiyetini, güçlerini ve kurumlarını yeniden üretme kabiliyetiyle ölçülür.
Oysa bu sahte meşruiyet; savaşların, katliamların, bankaların, sınır ötesi dev şirketlerin ve milyonlarca işçiyi yoksulluğun ve sokakların kucağına iten yeni teknolojik sistemlerin sultası altında eriyip gitmektedir.
Bugün Hizbullah, Hamas ve Ensarullah gibi Amerikan-Siyonist projeye karşı duran Arap ve İslami güçlerin uluslararası alanda artan bir karşılık bulmasını ve küresel bir toplumsal destek kazanmasını sağlayan şey, güç dengelerindeki eşitsizliğe rağmen halkların direnme kabiliyetini teyit eden canlı devrimci modeller sunabilmeleridir.
Sömürgeci güçlerin bugün şahit olduğumuz gerileyişi ani bir düşüş değil; yerli halkların ve ezilen milletlerin enkazı üzerinde yükselen "para imparatorluğu"nun tarihsel aşınma sürecinin kaçınılmaz bir neticesidir.
Washington, içeride ve dışarıda saldırganlığını ve vahşetini artırarak bu gerileyişi yavaşlatmaya çalışırken, yeni bir dünyanın silüeti belirmektedir.
Bu bağlamda asıl soru şudur: "Amerikan imparatorluğu geriliyor mu?" değil, "Milletler, Amerikan sonrası dünyada güç dengelerini ve küresel düzeni nasıl yeniden inşa edecek?"
[1] Metinde devletlerin döngüsel tarihine yapılan vurgu, İbn Haldun'un Mukaddimesindeki devletlerin doğup, büyüyüp, yaşlanıp ölmesi teorisine (organik devlet kuramı) doğrudan bir telmihtir. "Ufûl" kelimesi, yıldızların veya güneşin batışını ifade eder; siyasi otoritenin sönümlenmesini estetik bir dille karşılar. (ç.n)
[2] Francis Fukuyama'nın 1992 tarihli Tarihin Sonu ve Son İnsan tezine atıftır. Bereket, liberal demokrasinin nihai zafer ilanına karşı tarihin hareketliliğini (diyalektik) savunarak bu tezi reddeder. (ç.n.)
[3] Bakara Suresi 251. ayette geçen "Velemlâ def'ullâhin-nâse bâ'dahum bi-bâ'din..." (Allah'ın insanların bir kısmıyla diğerlerini savıp engellemesi olmasaydı...) ifadesine atıftır. Bereket, siyasi çatışmayı ilahi ve sosyolojik bir denge yasası olarak nitelendirir. (ç.n.)
[4] Mütenebbi'nin meşhur "Mâ küllü mâ yetemenne'l-mer'u yüdrikuhû / Tecri'r-riyâhu bimâ lâ teştehi's-süfünü" (Kişi her dilediğine erişemez; rüzgârlar gemilerin istemediği yöne de eser) beytinden mülhem bir deyimdir. (ç.n.)