Trump ateşkes ikiliminde: 'Soğuk savaş' iyi bir seçenek değil

img
Trump ateşkes ikiliminde: 'Soğuk savaş' iyi bir seçenek değil YDH

"Tahran'ın perspektifinden bakıldığında, ABD veya İsrail'deki iç siyasi sarsıntılar, değişimin İran'da değil bizzat muhataplarında yaşandığına dair güçlü bir siyasi koz olarak değerlendiriliyor."




Hasan Haydar

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Hasan Haydar, Donald Trump'ın İran ile yaşanan savaşta ateşkes süresini uzatmasını, stratejik bir geri çekilmeden ziyade iç siyasi sıkışmışlıktan kurtulma çabası olarak ele alıyor. İran'ın Hürmüz Boğazı hamlesiyle karşılık verdiği bu süreçte; müzakere kurallarının yeniden tanımlanması, karşılıklı adımlarla gerilimin kademeli düşürülmesi veya uzun vadeli bir "deniz soğuk harbi" yaşanması ihtimalleri üzerinde duran Haydar, tarafların iç siyasi takvimleri ve güven bunalımı nedeniyle kalıcı bir çözümden ziyade, geçici bir kriz yönetimi formülünün en gerçekçi çıkış yolu olduğunu ifade ediyor.

Donald Trump için Amerikan ateşkesinin süresini uzatma kararı, arabulucuların baskısına boyun eğmekten ziyade, savaşın yarattığı siyasi açmazdan bir çıkış kapısı niteliği taşıyor.

Trump, özellikle Pakistan gibi uluslararası aktörlerin arabuluculuğunda, mevzi değiştirmek ve geri çekilmenin maliyetini hafifletecek diplomatik bir hattın arkasına gizlenmek için uygun bir zemin buldu. Zira İran ile yeniden sıcak çatışmaya girmenin etkilerinin sınırlı kalmayacağı; aksine bölgeyi, Amerikan ekonomisini ve küresel mali düzeni sarsacak geniş çaplı sonuçlar doğuracağı yönündeki kanaat giderek güçleniyor.

Ne var ki ateşkesin uzatılması Amerikan stratejisinde köklü bir değişime işaret etmedi; Trump'ın deniz ablukası politikasındaki ısrarı, müzakere iklimini yeniden zehirleyerek taraflar arasındaki güven boşluğunu derinleştirdi.

İran ise bu çelişkili tutuma karşılık vermekte gecikmedi; Hürmüz Boğazı'nı tekrar kapatarak ablukanın maliyetinin tek taraflı olmayacağı, küresel ekonomiyi ve enerji güvenliğini doğrudan sarsacağı mesajını iletti. Tahran'ın "savaş ilanı" olarak nitelediği bu tablo karşısında savunma refleksiyle hareket etmesi, geleceğe dair seçenekleri üç ana eksende topluyor: Müzakere kurallarının yeniden belirlenmesi, uzun vadeli bir yıpratma sürecine girilmesi veya gerilimi düşürecek geçici bir formül üretilmesi.

İlk eksen, müzakere hedefinin bizzat yeniden tanımlanmasına bağlı; zira Amerikan söylemi "kayıtsız şartsız teslimiyet" fikrine saplandığı müddetçe, her türlü diyalog taktiksel bir manevradan öteye geçemeyecek ve kısa sürede tıkanacaktır.

Geçmiş tecrübeler, bu yaklaşımın kalıcı bir netice üretmek yerine, müzakere doktrinini boyun eğme değil denge üzerine kuran İran'ı daha da katılaşmaya ittiğini ortaya koyuyor.

İkinci eksen, tarafların geri çekiliyor görünmeden siyasi kazanım elde etmelerine imkan tanıyan "karşılıklı askıya alma" veya "adım adım" ilerleme formülüne dayanıyor.

Bu öneri çerçevesinde ABD deniz ablukasını durdururken, İran da Hürmüz Boğazı'ndaki geçiş kısıtlamalarını kaldırabilir. Kapsamı sınırlı görünse de bu denklem, tarafların kamuoyuna taviz değil başarı olarak sunabileceği ortak bir zemin yaratması bakımından stratejik değer taşıyor.

Bu noktada, krizin topyekûn bir çatışmaya evrilmesini önlemeye çalışan Pakistan gibi bölgesel ve uluslararası aktörlerin arabuluculuğu hayati rol oynayacaktır.

İslamabad müzakerelerinin ilk turundaki başarısızlığın ardından, mevcut çabalar tarafları tekrar masaya döndürecek somut güvencelere odaklanmış durumda. Bakan yardımcıları seviyesinde yapılacak teknik görüşmeler, güven boşluğunu daraltacak ve diplomatik sürprizlerin önünü kesecek kademeli bir yol haritasının ilk adımı olabilir.

Üçüncü ve en riskli eksen ise durumun bir "soğuk deniz savaşı" niteliğinde, uzun vadeli bir yıpratma sürecine dönüşmesidir. Bu senaryoda doğrudan bir çatışma yaşanmasa da seyrüsefer trafiğindeki kesintiler, enerji fiyatlarındaki sert dalgalanmalar ve bölgedeki güvenlik riskleri süreklilik kazanacaktır.

Zamanla bu baskılar, enerji tüketicisi konumundaki Amerikan müttefiklerini, piyasa istikrarını korumak adına Washington'a şartlarını esnetmesi için baskı yapmaya itebilir. Eşzamanlı olarak Tahran'ın da özellikle nükleer dosyada daha esnek bir tutum sergilemesi beklenecektir.

Ancak krizin asıl hassas noktası askeri veya ekonomik dengelerden ziyade, her iki taraftaki iç siyasi hesaplarda düğümleniyor. İran süreci kendi ritminde yönetmeyi tercih ederken, ABD ve İsrail seçim takvimi nedeniyle gri alanlarda kalan geçici çözümler yerine, kamuoyuna pazarlayabilecekleri "kesin bir zafer" elde etme baskısı altında hareket ediyor.

Tahran'ın perspektifinden bakıldığında, ABD veya İsrail'deki iç siyasi sarsıntılar, değişimin İran'da değil bizzat muhataplarında yaşandığına dair güçlü bir siyasi koz olarak değerlendiriliyor.

Netice itibarıyla, karşılıklı tavizlere dayalı hızlı bir çözüm beklemek güç; zira kriz, Amerikan müzakere yaklaşımının "teslimiyet için müzakere"den "kriz yönetimi için müzakere"ye evrilmesini zorunlu kılıyor.

"Maksimum baskı" politikalarının benzer bir sertlikle karşılık bulduğu ve içinden çıkılması güç bir gerilim döngüsü yarattığı artık aşikâr.

Bu nedenle en gerçekçi seçenek, taraflara nefes aldıracak ve nükleer dosya gibi daha karmaşık başlıklar için zemin hazırlayacak, karşılıklı adımlara dayalı geçici bir gerilimi düşürme mutabakatıdır.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel