"Sorun, halkların direniş konusunda bölünmesi değil (ki bu tarihte neredeyse tekrar eden bir özelliktir); asıl sorun bu bölünmeyi kapsayıcı bir formüle götüren bir mecraya dönüştürememektir."
Hüssam Ebu Hamdan
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Hüssam Ebu Hamdan, Lübnan'daki direniş ve ulusal uzlaşı sorununu tarihi bir perspektifle ele alarak, toplumların direniş süreçlerinde başlangıçta bölünmüş olmasının tarihsel bir gerçeklik olduğunu vurguluyor. Lübnan'daki derin ayrışmaların kökenlerini Osmanlı'dan kalan idari mirasa ve dış müdahalelere dayandıran Hamdan, zaferle taçlanmayan süreçlerde ortak bir ulusal anlatı kurmanın zorluğuna dikkat çekiyor.
Lübnan'da direniş meselesi yalnızca askeri bir mesele olarak değil, devletin anlamı ve sınırlarına dokunan bir mesele olarak ortaya çıkıyor: Savaş ve barışa kim karar veriyor ve toplumu temsil etme hakkı kime ait?
Direnişi varoluşsal bir zorunluluk olarak görenler ile onu iç dengeyi tehdit eden bir güç fazlalığı sayanlar arasında ulusal bir uzlaşı sağlanamıyor; bunun yerine keskin ve ucu açık bir bölünme hüküm sürüyor.
Ancak bu bölünme Lübnan'a özgü bir istisna değil. Tarih, direniş seçeneğinin doğuş anında arkasında birleşmiş halklara nadiren şahitlik etti. Aksine, direniş genellikle bölünmüş ortamlarda doğdu ve ancak çatışma sonuçlandıktan sonra kapsayıcı bir davaya dönüştü.
Tarihseş tecrübeler, uzlaşının direnişten önce gelmediğini, aksine genellikle direnişin bir sonucu olduğunu doğruluyor. 1940-1944 yılları arasında işgal altındaki Fransa'da toplum, tek bir dirençli bloktan ibaret değildi; gizli direniş ağları, Vichy hükümeti işbirlikçileri ve bekleyişteki sessiz çoğunluk arasında bölünmüştü.
Direniş, ancak kurtuluşun ardından de Gaulle ve diğerlerinin kolektif belleği yeniden kurgulamasıyla kapsayıcı bir ulusal efsaneye dönüştü.
Vietnam'da on yıllara yayılan çatışma, birleşmiş bir halk ile yabancı bir güç arasındaki bir karşı karşıya gelişten ziyade, özünde ulus ve gelecek vizyonuna dair iki zıt proje arasındaki bir iç savaştı.
Keza 1954 Kasım Devrimi'nin, ulusal akımlar arasındaki keskin iç çekişmelerin ortasında örgütlü bir azınlık tarafından başlatıldığı Cezayir'de de durum aynıydı.
Tüm bu vakalarda mutabık kalınan şey, direnişin varlık şartı veya öncülü değil, zaferin bir neticesi olarak ortaya çıktı. Zira zafer sadece muharebeyi sonuçlandırmakla kalmaz, aynı zamanda kolektif şuuru yeniden şekillendirir ve resmi anlatıda ulusu kimin temsil edeceğine, kimin ise dışlanacağına karar verir.
Lübnan'da ise tablo çok daha karmaşık ve çetin görünüyor. Bölünmenin tarihsel kökenleri, Osmanlı yönetiminin Avrupa devletlerine tanıdığı ve konsolosların iç işlerine müdahale etmesine imkan veren imtiyazlara ve çeşitliliği ortak bir kimlikte eritmek yerine her grubu kendi hukuki ve dini çitlerinin arkasında yalıtan millet sistemine kadar uzanan derinliklere sahip.
Zamanla her grup toprak, aidiyet ve tehlike üzerine kendi anlatısını ördü; böylece kimlikler iç içe geçti, rekabet etti ve bazen çatıştı. Hiç şüphe yok ki Lübnan'ın, gerileyen ve içe çekilen bir imparatorluğa karşı yükselen Avrupa'ya açılması Lübnan'a bazı faydalar sağladı; modernleşme ve dünya ile iletişim kurma adına önünde yeni ufuklar açtı.
Fakat bu açılım, güçlerin çıkarları birbirinden uzaklaştığında ve amaçları çeliştiğinde Lübnanlıların kanlarıyla ve güvenlikleriyle ödediği ağır bir bedeli de beraberinde getirdi. 19. yüzyılın 40'lı ve 60'lı yıllarındaki savaşlar bu acı akıbetin en bariz tanığıdır.
1943 Paktı bu yapıyı aşmayı başaramadı; aksine Osmanlı mirasından kalan ve güç paylaşımı ile dış bağlantılar üzerinden yeniden üretilen kırılgan bir dengeyi tescil etti; ulusal aidiyet meselesini ise aşiretler takımadası arasında askıda bıraktı.
Bu bağlamda, direniş eyleminin kendi tabanı dışındakiler tarafından kapsayıcı bir ulusal seçenek olarak değil, uzlaşı dışı bir edim veya iç dengeyi tehdit eden bir güç fazlalığı olarak görülmesi doğal hale geldi.
Açıkça görülüyor ki bu iç bölünme, Lübnan'a yönelik politikalarında bu durumu derinleştirmeye ve kullanmaya çalışan düşman için elverişli bir yatırım ortamı sağlıyor.
Bazıları bu düşmanın su kaynakları üzerindeki tarihi emellerini ve Lübnan'ın kültürel, çoğulcu modeline olan köklü düşmanlığını görmezden gelirken; çatışma bazen bir kesimi diğerine karşı hedef alıyormuş gibi yeniden çerçeveleniyor.
Bu durum, özellikle çoğu zaman yapay yollarla oluşturulan ekonomik baskıların gölgesinde iç çatlakları derinleştiriyor ve ortak bir ulusal duruş inşa etme imkanını karmaşıklaştırıyor.
Bu çerçevede, direniş eylemine doğrudan kendi nedenlerinden ziyade devletin yapısıyla ilgili daha derin krizlerin sonuçlarını yüklemek kolaylaşıyor.
Çatışmaların sonuçlandığı ve ulusal mutabakatın yeniden formüle edildiği diğer tecrübelerin aksine Lübnan, hala kesinleşmemiş bir denge durumunu yaşıyor: Ne tek bir anlatıyı dayatacak nihai bir zafer var ne de çeşitliliği kapsayıcı bir proje içinde özümseyebilecek kapasitede bir devlet mevcut.
Bu nedenle tartışma "Direniş mi Devlet mi" ikilemine indirgenemez. Mesele sadece silahların sınırlandırılması veya muhafaza edilmesinden çok daha derindir.
Aksine, devlet kendi sınırları üzerinde egemenliğini kurana, vatandaşlarının güvenini yeniden kazanana ve grupların farklı kaygılarını giderene dek bu ikilemi ortadan kaldıracak bir yaklaşım gerekiyor.
Bu yaklaşım, farklılıkların ortak bir ulusal çerçeve içinde sahiplenilmesine ve dış güçleri iç kazanımlar için kullanan projelerin dizginlenmesine izin veren bir ulusal savunma stratejisi üzerinden bu ikisi arasında uyum sağlamayı gerektiriyor.
Güçlü devlet sadece gücü tekelinde tutmakla değil, kurumlarının meşruiyetiyle kaimdir. Bağımsız bir yargıcın etkisi, binlerce güvenlik kontrol noktasına ve seferberlik söylemine bedel olabilir.
Ayrıca siyasi ve mezhepsel bölünmenin kökenleriyle yüzleşmek, her türlü sürdürülebilir istikrar için temel şart olmayı sürdürüyor.
Sonuç olarak sorun, halkların direniş konusunda bölünmesi değil (ki bu tarihte neredeyse tekrar eden bir özelliktir); asıl sorun bu bölünmeyi kapsayıcı bir formüle götüren bir mecraya dönüştürememektir.
Bu mecra eksik olduğunda, her taraf kendi anlatısının esiri kalıyor. Böylece uzlaşı eksikliği bir sorun olmaktan çıkıyor, asıl sorun bu uzlaşıyı mümkün kılan bir devletin yokluğu haline geliyor.
Çeviri: YDH