Galibaf: 'Bu Amerikan mağlubiyetinin tescilidir'

img
Galibaf: 'Bu Amerikan mağlubiyetinin tescilidir' YDH

İran Meclis Başkanı ve müzakere heyetinin lideri Galibaf, İran İslam Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri arasında imzalanan İslamabad Mutabakat Zaptı'na dair açıklamalarda bulundu.




YDH- İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf, verdiği bir televizyon mülakatında, ABD ile imzalanan mutabakat zaptını 'askeri zaferin bir ürünü' olarak nitelendirerek, Washington'ın taahhütlerini yerine getirmemesi durumunda İran'ın da hiçbir yükümlülüğü yerine getirmeyeceğini açıkladı.

Galibaf, sözlerine şu ifadelerle başladı:

"İçinde bulunduğumuz Muharrem ayında, aramızdan ayrılan pek çok kıymetli insanın yeri doldurulamazken, aziz hatıraları zihinlerdeki tazeliğini koruyor. Tüm sevgili ve değerli şehitlerimizi anıyoruz; hepsinin ötesinde ise içimizde taşıdığımız o şehadet arzusu var. Bizlere nasıl Hüseyni olunacağını, Hüseyni bir hayatın nasıl yaşanacağını ve bu yolda nasıl ruh teslim edileceğini öğreten İmam'ı da yâd ediyoruz."

Meclis Başkanı Galibaf, "Müzakere ve diplomasi derken, aslında güce dayalı bir otorite diplomasisinden bahsediyorum," diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:

"Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA) sürecinde de müzakere masasına oturulmasına karşı değildim; bilakis müzakerenin bizzat bir mücadele yöntemi olduğu inancını taşıdığımı o zaman da vurgulamıştım." Başmüzakereci şu değerlendirmeyi ekledi: "Mevcut görüşmeleri öncekilerden ayıran temel fark; bugün dost düşman herkesin kabul ettiği sahadaki zafer gerçeğinin, müzakerelerin ana zeminini oluşturuyor olmasıydı. Silahlı kuvvetlerimiz, tepeden tırnağa donatılmış bu düşmana karşı tarihi bir zafer elde etti."

Sloganların ötesindeki mücadele 

Galibaf açıklamalarına şu sözlerle devam etti:

"Bir mücadele yöntemi olarak gördüğümüz müzakere sürecinde ne körü körüne bir teslimiyet ne de hamaset dolu sloganlar yer buluyor. Eğer sürekli slogan atarsak, düşman savurduğumuz tehditlerin altının boş olduğunu fark ediyor; bu durum da onu çok daha cüretkâr ve küstah bir hale getiriyor."

Meclis Başkanı, "Son savaşta İran halkı, dünyanın en büyük askeri ve ekonomik gücü konumundaki Siyonist rejimin dayattığı bu savaşa karşı göğsünü siper etti. Yaşanan gelişmeler bölgesel çapta cereyan etse de yankıları tamamen küresel bir boyut kazanıyor," tespitinde bulundu.

Savaşın dört ayrı cephede hız kesmeden devam ettiğini belirten Galibaf, bu alanları askeri harekat alanı, sokaklardaki mücadele, diplomasi masası ve halka hizmet alanı olarak açıkladı:

"Son savaşta, müstekbir cephe ile tevhid cephesi arasındaki o büyük çarpışmaya tanıklık ettik. Dünyanın önde gelen askeri güçleri olan Amerika'yı ve Siyonist rejimi bozguna uğratarak, ilan ettikleri dokuz hedefin hiçbirine ulaşmalarına geçit vermedik. Bugünkü savaş dört koldan yürütülüyor: Askeri cephe, sokaklardaki halk cephesi, diplomasi cephesi ve halka hizmet cephesi. Halkımız 1 Mart sabahı şafak sökerken sokaklara döküldü ve şehit devrim liderinin ifadeleriyle, adeta mücadele meydanına akın etti. Bu dört alan birbiriyle öylesine iç içe geçiyordu ki düşmana karşı yükseltilen mücadele bayrağı, şartlara bağlı olarak her an bu cepheler arasında el değiştirebiliyordu ve nihayetinde tüm bu alanlar İran'ın mutlak zaferini ilmek ilmek dokuyordu."

Körfez'deki misilleme hamleleri 

Müzakere süreçleriyle eş zamanlı olarak, Fars Körfezi'nde gerçekleşen tüm düşmanca eylemlere de misliyle karşılık verdiklerini kaydeden Galibaf, bu duruma şu örneği verdi:

"Örneğin, Üçüncü Dayatılan Savaş'ta ateşkes süreci işlerken Fars Körfezi'nde yaşanan hadiseler son derece çarpıcı bir nitelik taşıyor. O dönemde ateşkes için yalvaran taraf düşmandı, ancak biz bunu başlarda kabul etmemiştik."

Konuşmasını sürdüren Meclis Başkanı şöyle devam etti:

"Nihayetinde ateşkes yürürlüğe girdiğinde, düşmanın Fars Körfezi'nde provokatif eylemlere giriştiğine şahit oldunuz; biz de anında gerekli cevabı verdik. Bunun son örneği Amerikan helikopteri hadisesiydi. Üstelik Hürmüz Boğazı'nı geçmeye yeltenen iki düşman fırkateyni vurularak alev topuna çevrildi; ki bu durum uydu görüntüleriyle de açıkça tescillendi. Öte yandan, düşman savaş uçaklarının havalandığı her ülkedeki her bir havaalanı hedef alındı. Tüm bu eylemler, biz bir yandan müzakere masasında otururken eş zamanlı olarak gerçekleşti."

Başmüzakereci konuyu Lübnan'a getirerek şunları söyledi:

"Lübnan, direniş cephesinin ayrılmaz bir parçası konumunda bulunuyor. İmzalanan mutabakat zaptında İran direniş cephesinin hamisi, Amerika ise Siyonist rejimin destekçisi ve müttefiki konumunda yer alıyor. Dolayısıyla bir ateşkes sağlandığında, bunun özellikle Lübnan olmak üzere tüm cephelerde fiilen uygulanması eşyanın tabiatı gereği oluyordu."

Açıklamalarını sürdüren Galibaf şöyle dedi:

"Buradan Lübnan'ın aziz halkına; bilhassa İran'a yönelik Amerikan ve Siyonist saldırıları karşısında en ön saflarda çarpışan, 4.000'e yakın şehit veren Şiilere ve Hizbullah'a şükranlarımı sunmalıyım. Onlar, ateşkes döneminde dahi savaşmaktan ve cansiperane fedakârlıklarda bulunmaktan asla geri durmadılar."

Galibaf sözlerine şöyle devam etti: "Siyonist rejim Dahiye'yi hedef aldığında, Amerika Birleşik Devletleri'ni tehdit ederek; taleplerimizin kabul edilmemesi halinde kesinlikle mukabelede bulunacağımızı bildiren bir ültimatom verdik. İş o noktaya vardı ki Trump, Netanyahu'ya derhal ateşkes ilan etmesi gerektiğini ve artık Dahiye'yi hedef alma yetkisinin kalmadığını attığı bir tweet ile duyurmak zorunda kaldı."

Kınından çıkmış kılıç 

Sözlerini şöyle sürdürdü:

"Dahiye'yi saran ateşi müzakereler yoluyla durdurmayı başardık, evet; ancak bu diplomatik başarı tamamen sahadaki askeri gücümüzün desteğiyle elde edildi. Bir başka vakada, Dahiye yeniden hedef alındığında İran olarak Nasr Operasyonu'nu başlattık. İşte orada yine saha gerçekleri devreye girdi. Siyonist rejim buna mukabele etmeye kalkıştığında, biz de Nasr Operasyonu'nu kararlılıkla sürdürdük. İşte düşman o an şunu idrak etti: Biz müzakereden bahsederken, kılıcımız da kınından çıkmış, daima hazırdı."

Meclis Başkanı açıklamalarına şu sözlerle devam etti:

"Pazar günü o malum Dahiye olayı yaşandığında arabulucularla müzakere masasındaydık. Görüşmelerin tam ortasında, Dahiye saldırısına kesinlikle misliyle karşılık vereceğimizi bildiren bir tweet attım. O andan itibaren masadaki atmosfer tamamen değişti. Hangi şart altında olursa olsun karşılık vereceğimizi en yüksek perdeden ilan etmiştik. Sahadaki silah arkadaşlarımız da zaten teyakkuz halindeydi ve gerekli talimatları çoktan almışlardı. Bize 'Karşılık vermeyin' dediler; ancak biz kesinlikle vuracağımızı, eğer onlar bir misilleme yaparsa bizim de vuracağımız hedeflerin çapını daha da genişleteceğimizi net bir şekilde ifade ettik. İşte bu yaklaşım, bir mücadele yöntemi olarak benimsediğimiz müzakere kültürünün ta kendisini oluşturuyordu."

Diplomasi masasında emsalsiz başarı 

Meclisi Başkanı, salt askeri harekâtla elde etmek istedikleri hedeflerin katbekat fazlasını müzakere masasında kopardıklarını ve bunun emsalsiz bir başarı olduğunu belirterek şunları ekledi:

"ABD Başkanı Trump'ın sadece Dahiye'de değil, tüm Lübnan sathında bir ateşkes sağlamak adına gece saat ikiye kadar bizzat mesai harcadığına ve Netanyahu ile tam da bu üslupla konuştuğuna şahit oldunuz. Bu durum, müzakerenin de başlı başına bir mücadele arenası olduğunu kanıtlıyor; asıl mesele, belirlediğimiz hedefe ulaşabilmemizdi."

Konuşmasına şöyle yön verdi:

"Benim asıl işim diplomasi değil; ben bir savaşçıyım. Ancak diplomatik süreçleri de tam bir savaşçı ruhu ve mücadele kültürüyle yürütüyorum."

Galibaf şu tespiti yaptı:

"İmzalanan mutabakatlara göre ablukanın 30 gün içerisinde kaldırılması gerekiyordu. Fakat Trump ablukanın aynı gece derhal kaldırılacağını ilan etti ve fiiliyatta da aynen böyle oldu. Bu başarı, ancak milli birlik ve sarsılmaz bir otoritenin gölgesinde elde edilebiliyordu. Yegâne gayemiz, halkımızın üzerindeki baskıyı kırmak ve onlara nefes aldırmaktı. Peki bu müzakereler yapılmasaydı, aynı sonuç sadece bir füze fırlatılarak elde edilebiliyor muydu? Elbette hayır."

Ancak arka planda o füzelerin caydırıcılığı, o cesaret ve o otorite olmasaydı masada bu zaferin asla kazanılamayacağının da altını çizerek şunları ekledi:

"İşte en başından beri bahsettiğim o dört ana alan tam olarak buydu. Şayet halkımız sokaklara inmeseydi, o muazzam birlik ve coşku atmosferi olmasaydı, müzakere heyetinin başı ve bir savaşçı olarak ben o masada bu kadar gür bir sesle konuşabiliyor muydum? Asla. Silahlı kuvvetlerimiz tepeden tırnağa donatılmış düşmanı elbette yerle yeksan edebiliyordu; fakat Yüce Allah'ın inayetinden sonra, bu milletin sarsılmaz desteği arkamızda olmasaydı böyle bir zafer mümkün olabiliyor muydu? Asla."

İslam dünyası için onur nişanesi 

Meclis Başkanı, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Sayın Nebih Berri ile gerçekleştirdiğim görüşmede kendisi, İran'ın ve İslam Devrimi'nin tüm İslam âlemi için bir iftihar vesilesine dönüştüğünü bilhassa vurguladı. Onun da ifade ettiği gibi Lübnan halkı; dini, inancı yahut siyasi yönelimi ne olursa olsun, bu dik duruşumuzu ve otoritemizi hem İslam dünyası hem de yeryüzündeki tüm özgür insanlar adına bir onur nişanesi olarak görüyor ve öyle benimsiyor."

Konuşmasına şu eklemeyi yaptı:

"Sayın Şeyh Naim'in ilettiği mesaj da aslında doğrudan Devrim Rehberi'ne, İran'ın iradeli ve onurlu milletine ve bu yolda cansiperane dik durarak kendilerini feda eden silahlı kuvvetlerimize sunulmuş bir şükran mesajıydı. Bizler de müzakere heyeti olarak, masada tıpkı birer savaşçı edasıyla aynı izden yürüdük."

Galibaf'ın konuşması şu sözlerle devam etti: 

"Savaş meydanında kazanılan hiçbir zafer, nihayetinde hukuki ve siyasi bir belgeyle taçlandırılmıyorsa; yani bu başarılar resmen kayıt altına alınmıyorsa, elde edilen sonucun ne tarihe ne de geleceğe hiçbir faydası dokunmuyor. Evet, bugün 40 gün süren bir savaşı kazandık; peki asıl başarı neredeydi? Bu başarı, ancak müzakere masasında tescillenerek kalıcı olarak şekilleniyordu."

Ve sürece dair şu çok kritik detayı paylaştı:

"Müzakerelerin tam ortasındaydık, Dahiye'ye o saldırı gerçekleşti. Misilleme yapmak zorundaydık; nitekim masadayken, bu saldırıya kesinlikle karşılık vereceğimizi, yani vuracağımızı açıkça beyan ettik. Ben daha orada konuşurken, masadaki kararlı tavrımız birkaç dakika bile geçmeden karşı tarafa ulaştırıldı. Arabulucunun bu görüşmeleri iletmesi gayet doğaldı; nitekim biz de mesajlarımızı iletiyor, alınan kararları sahada adım adım ileriye taşıyoruz."

Galibaf sözlerine şöyle devam etti:

"Bu belgelerin bazı maddelerini değiştirmek adına yoğun görüşmeler yürütüyorduk. Üç dört saatlik bir müzakerenin ardından ortak bir dil oluşturma noktasında ilerleme de kaydediyorduk; ancak Dahiye'deki o malum saldırı gerçekleştiğinde, müzakere heyeti olarak derhal duruma el koyduk ve misillememizi kesinlikle yapacağımızı masada yüzlerine vurduk. Düşünün ki, nihai bir anlaşmaya varmak için 50-60 gün boyunca üzerinde tartışıp hiçbir sonuca ulaşamadığımız metinlerde, sahadaki bu kararlılığımız sayesinde sadece birkaç saat içinde neticeye vardık. Bunun en somut örneği Lübnan meselesiydi. İmzaladığımız mutabakat zaptına göre ablukanın 30 gün daha sürmesi öngörülüyordu; oysa o kararlı duruşumuz sayesinde aynı gece o abluka fiilen kalktı."

Amerika'ya karşı güvensizlik vurgusu 

Meclis Başkanı, Trump'ın ilk tweetinde İran'a yönelik deniz ablukasını kaldırdığını, elbette Hürmüz Boğazı'nın da artık açık olduğunu, diğer gemilerin güvenle geçebileceğini ve bu sorunun kökten çözüldüğünü ilan ettiğini vurgulayarak şunları ekledi:

"Ben ise derhal devreye girip meselenin ikinci boyutu olan Hürmüz Boğazı'nın henüz açılmadığını açıkça beyan ettim. Şunu özellikle belirteyim; bugün masada oturan bir başmüzakereci olarak, Amerika'ya zerre kadar güvenmeyen ilk kişi benim. Nitekim İslamabad'da Sayın JD Vance'in bizzat yüzüne, kendilerine karşı tam bir güvensizlik içinde olduğumuzu söyledim. Ona dedim ki; 'Bize sadece İslam Devrimi sırasında değil, devrimden çok önce, 1953 darbesinde, devrimden sonra ve şu anki savaşa kadar her fırsatta ihanet ettiniz. Buna rağmen buraya iyi niyetle oturduk; fakat sizinle sıradan bir dille değil, gücümüzün verdiği bir otoriteyle konuşuyoruz.'"

Başmüzakereci sözlerini şöyle sürdürdü:

"İşte bu müzakerenin temelinde yatan o otoriteydi; nitekim ABD Başkanı bu mutabakat zaptına dair attığı tweet'i bizzat kendi onayından geçirmesine rağmen, bizim müdahalemizin ardından birkaç dakika içinde düzeltme yaparak, varılan mutabakat uyarınca sürecin ancak Cumartesi günü başlayıp tamamlanacağını duyurmak zorunda kaldı. İşte güce dayalı otorite diplomasisi tam olarak buydu. Arkasında sağlam bir askeri güç ve kudret olmadan böyle bir diplomasi yürütülemiyordu; öte yandan salt askeri güç de sadece ateş açarak böylesine devasa diplomatik hedeflere ulaşamıyordu. Eğer o ablukayı sırf silah zoruyla kırmaya kalksaydık, 38 günlük savaştan çok daha çetin bir savaşı göze almak zorunda kalıyorduk; oysa bu zafer, füzelerimizin caydırıcı gölgesi sayesinde bir gecede masada kazanıldı."

İslam Danışma Meclisi Başkanı şu değerlendirmeyi yaptı:

"İran milletinin parlamentodaki bir temsilcisi sıfatıyla şunu belirtmek istiyordum ki; bu mutabakat zaptının imzalanmasıyla birlikte artık halka hizmet alanında bir cihat dönemi başladı. Devletin üç erkinin de tüm imkanlarını seferber ederek halkımıza kucak açması elzem oluyordu. Dört mücadele cephesinin tamamı kendi üzerine düşen vazifeyi layıkıyla yerine getiriyordu; içinde bulunduğumuz şu konjonktürde ise bayrak artık doğrudan halka hizmet cephesinin elinde dalgalanıyordu."

Ardından şu noktanın altını çizdi:

"Hâlihazırda boğuştuğumuz ekonomik sıkıntılar savaş koşullarında çok daha ağırlaştı; bu yüzden halkımızın geçim derdine özel bir ihtimam göstermek boynumuzun borcuydu. Milletimiz sunulan bu hizmetlerin faydasını bilfiil hayatında hissetmeliydi. Ayrıca mevcut şartlar altında silahlı kuvvetlerimizin de acilen modernize edilmeye ve yeniden yapılandırılmaya ihtiyacı vardı."

Galibaf, konuşmasının devamında bazı Avrupa ülkelerinin istihbarat ve güvenlik kurumları yetkililerinin İran'la görüşebilmek uğruna Tahran'a kara yoluyla yaptıkları o meşakkatli yolculuğa da değindi.

Amerika'ya karşı taşıdığı o derin şüpheyi ve güvensizliği bir kez daha vurgulayarak sözlerine şöyle devam etti:

"Bu anlaşma tamamen kesinleşse ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla dahi onaylansa, onlara asla güvenemiyorduk. Bizim yegâne güvencemiz İran'ın kendi öz gücüydü. En büyük teminatımız ise Allah'a olan sarsılmaz tevekkülümüz, Aşura kültürümüz, İran halkının çelik iradesi ve milletimizin sarsılmaz birliğiydi."

Sözlerini tutmayan ülkelere net cevap 

Şöyle devam etti:

"İran'ın o muazzam gücü öyle bir noktaya ulaştı ki; JCPOA'da (Ortak Kapsamlı Eylem Planı) verdikleri hiçbir sözü tutmayan, Devrim Muhafızları'nı terör listesine alan ve İslam Cumhuriyeti nizamını devirmeyi yegâne amaç edinen üç Avrupa ülkesini, sırf yaptırımları kaldırabilmek adına İran'la masaya oturmak için pervane olmak zorunda bıraktı. Düşünün ki, Devrim Muhafızları'mızı sözde terör listesine alan aynı ülkelerin istihbarat ve güvenlik teşkilatları, bizimle bir kelime konuşabilmek için resmen yalvardılar ve görüşebilmek uğruna kara yoluyla ta İran'a kadar geldiler. Onlara verdiğimiz cevap çok netti: 'Hani siz bize terörist diyordunuz? O halde şimdi bir teröristle masaya oturmak için bu neyin çabası?'"

Meclis Başkanı sözlerini şu çarpıcı ifadelerle tamamladı:

"Adımlarımızı son derece akılcı atmak zorundaydık. Salt slogan atmak güç belirtisi olmuyordu. Elle çözülebilecek bir düğümü dişle çözmeye kalkışmanın hiçbir mantığı yoktu. Eğer sadece kuru kuruya slogan atar da bunun arkasını dolduracak bir güce sahip olamazsak, bu yalnızca kendi itibarımızı zedelemekle kalmıyor, doğrudan düşmanın ekmeğine yağ sürmek anlamına geliyordu."

İslam Danışma Meclisi Başkanı açıklamalarına şöyle devam etti:

"Müzakere heyetinde gönüllü olarak yer almak şöyle dursun, bu fikirden adeta nefret ettim. Hatta bu sorumluluğu üstlenmeden önce, görevin bana tevdi edilmesini engellemek adına elimden gelen her şeyi yaptım. Bu vazifeyi kabul etmek istemeyişimin en büyük sebeplerinden biri, Trump'ın Hac Kasım'a yönelik o kalleş suikastın bizzat planlayıcısı, azmettiricisi ve baş sorumlusu olmasıydı. General Süleymani tüm İslam âlemi için çok kıymetli bir şahsiyetti; fakat benim için onun yeri kesinlikle bambaşkaydı. Şimdi soruyorum size; elinde böyle bir kan olan kişiyle karşılıklı oturup ortak bir metin kaleme almanın benim için kolay olacağını mı sanıyorsunuz?"

"Ancak" diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:

"Yetkililerin hiçbirinden alternatif bir öneri gelmediğini ve benim sunduğum çözüm yollarının da kabul görmediğini anlayınca, mecburen boynumun borcu olan bu vazifeyi üstlendim. Bizler sadece içimizden geleni değil, bilakis devletimizin bize yüklediği asıl görevi yapmakla mükellefiz."

Lübnan şartı ve kararlı duruş 

Masada herhangi bir ön koşulları bulunmadığını, ancak gayet tabii bazı kati talepleri olabileceğini vurgulayan Meclis Başkanı şu detayları paylaştı:

"Arabulucu tarafa, Lübnan'da ateşkes sağlanmasının ve dondurulmuş fonlarımızın serbest bırakılmasının müzakerelerin ana eksenini oluşturacağını elbette en başından iletmiştik. Uçağa bindiğim esnada Vance'in Lübnan ile ilgili yaptığı o açıklamaları görünce, gerek uçuştan hemen önce gerekse havaalanında şu mesajı net bir şekilde tweet atarak duyurdum: Lübnan'daki durum tam anlamıyla netliğe kavuşmadan o müzakere masasına asla oturmayacağız. Velev ki oturduk; Lübnan meselesi, masadaki diğer tüm başlıklardan önce ilk sıraya alınmak zorundadır."

Diplomatik trafiğe dair şu anekdotu aktardı:

"Pakistan'a ayak bastığımızda, Sayın Asım Munir ve Pakistan Dışişleri Bakanı'nın arabuluculuğunda sadece Lübnan meselesi üzerine tam iki buçuk saatlik hararetli bir görüşme gerçekleştirdik. Sonradan öğrendim ki; Vance de havaalanına indikten sonra hemen hemen aynı süre zarfında sırf Lübnan üzerine müzakereler yürütmüş."

Galibaf açıklamalarına şöyle devam etti:

"Müzakereler resmen başlamadan önce Asım Munir bana gelerek Vance ile Lübnan konusunu etraflıca masaya yatırdıklarını iletti. Nitekim üçlü zirve başladığında da Lübnan konusu en başat madde olarak gündeme geldi. Nihayetinde Vance bizim şartımızı kabul etmek zorunda kaldı. İşte bir mücadele yöntemi olarak bahsettiğim o güce dayalı müzakere tam da buydu. Şimdi, elimizdeki bu mutabakat zaptına dayanarak söylüyorum; öncelikle 4, 5, 10 ve 11'inci maddeler süratle hayata geçirilmelidir. Bilhassa 1'inci maddeye ivedilikle öncelik verilmesi gerektiğinin altını çiziyorum ki, ancak o zaman zaptın geri kalan maddelerinin uygulanmasına geçebilelim."

Ayrıca o yoğun diplomasi trafiğini, "Sadece 24 saat gibi kısa bir süre zarfında, hem yazılı olarak üç tur görüşme hem de arabulucunun bizzat katılımıyla üç ayrı üçlü zirve gerçekleştirdik," diyerek özetledi.

İslam Danışma Meclisi Başkanı konuşmasını şöyle sürdürdü:

"Bazen bizim en büyük gücümüz kendi mantığımız oluyor; bazen de düşmanların yegâne mantığı kaba kuvvetten ibaret kalıyor. Böyle durumlarda süreci son derece temkinli ve ciddiyetle yönetiyoruz. Ancak karşı taraf bizzat masaya oturup konuşmayı talep ettiğinde, onlara karşı duyduğumuz o derin şüpheyi koruyarak, bir o kadar da diplomatik bir hüsnüniyetle masada yerimizi alıyoruz. Gördünüz işte; mutabakat zaptına göre deniz ablukasının kalkması için 30 günlük bir süre öngörülmüşken, Trump bu kararı bir gecede fiiliyata dökmek mecburiyetinde kaldı. Üstelik sağlanan ateşkes sadece Dahiye ile sınırlı kalmayıp tüm Lübnan sathına yayıldı. Tabii ki bütün bunları yaparken, karşımızdakinin ne denli kalleş ve güvenilmez bir düşman olduğunun ziyadesiyle farkındayız."

Galibaf, salonda yankı uyandıran şu tarihi ifadeleri kullandı:

"Şehit İmam'ın o mübarek kanının yegâne bedeli, Kudüs'ün mutlak kurtuluşunu oluşturuyor. Şunu herkes bilsin ki; 100 tane Netanyahu bir araya gelse, Şehit İmam'ın ayakkabısının bir tek bağı dahi etmiyor."

Devrim Rehberi'nin stratejik talimatları 

Meclis Başkanı, Devrim Rehberi'nin çizdiği o stratejik tedbirleri harfiyen aldıklarını ve müzakere masasında bu talimatları eksiksiz bir biçimde uygulamakla mükellef olduklarını vurgulayarak şunları ekledi:

"Şu an masada üzerinde tartıştığımız yegâne mesele, bize ilan edilen bu haksız savaşın bir an evvel son bulması ve üzerimizdeki ağır ablukanın tamamen kaldırılmasıdır."

Açıklamalarını şöyle sürdürdü:

"Savaşın o en çetin günlerinde, Hürmüz Boğazı'nın bir daha asla eskisi gibi olmayacağına dair bir tweet atmıştım; bugün de tam olarak aynı noktada yer alıyorum. Elbette bu duruşumuz, Hürmüz Boğazı'nda uluslararası hukuka ve küresel denizcilik kurallarına aykırı hareket edeceğimiz anlamına gelmiyor; asla. Biz tüm adımlarımızı daima uluslararası hukukun meşru çerçevesi içinde atıyoruz."

İslam Danışma Meclisi Başkanı, boğaza kıyısı olan egemen devletlerin uluslararası hukuktan doğan birtakım hakları ve yükümlülükleri bulunduğunu, dolayısıyla boğazı kullanan diğer tarafların sağlanan bu hizmetlerin bedelini ödemekle yükümlü olduğunu hatırlatarak sözlerini şöyle noktaladı:

"Allah'a şükürler olsun ki, O, İran'ın düşmanlarını ahmaklardan kıldı. Yaptıkları hesap hataları sayesinde, İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki o muazzam potansiyelini fiiliyata dökmemize bizzat kendileri vesile oldular. İran'ın Hürmüz Boğazı üzerinde devredilemez egemenlik hakları mevcuttur ve gayet doğal olarak, sunduğumuz tüm bu geçiş hizmetleri mukabilinde gerekli geçiş ücretlerini de artık tahsil ediyoruz."

Galibaf sözlerine şöyle devam etti:

"İran'ın bloke edilen o parası derhal hesaplarımıza aktarılmalı ve bütünüyle Merkez Bankası'nın mutlak tasarrufuna bırakılmalı. Kredi limiti, Merkez Bankası'nın dilediği an, dilediği tarafa akreditif açabilme yetkisine sahip olması anlamına geliyordu. Size şu hususu kesin bir dille temin ediyorum ki; düşmanın kendi yükümlülüklerini çiğnediği her noktada bizim temel politikamız da attığımız adımları geri çekmek ve taahhütlerimizi askıya almak oluyor; ancak onlar verdikleri sözü tutarsa, mukabilinde biz de harekete geçiyoruz."

Şöyle devam etti:

"Eğer düşman bize kalleşlik yapmaya kalkışırsa, unutmasınlar ki bizler sahanın adamlarıyız; benim için diplomasi masası ile savaş meydanı arasında pek bir mesafe kalmıyor, elimiz daima tetikte bekliyor. Mantıktan anlamayan herkese, o mantığı güç ve zor kullanarak öğretiyoruz. Ben bir diplomat değilim, ancak Amerika'ya nasıl adım atması gerektiğini hangi dilden anlatacağımı çok iyi biliyorum."

İslam Danışma Meclisi Başkanı şu net mesajı verdi:

"Düşmanın sözünden döndüğü ve mızıkçılık yaptığı her noktada mesajımız gayet netti: Sen sırtını dönersen, biz de sırtımızı dönüyoruz. Onların sözünde durduğu ve adım attığı her yerde ise biz de ahdimize vefa gösteriyoruz. Ama düşmanın bize ihanet ettiği her an, bilinsin ki bizler savaş meydanında aslanlar gibi görev yapan erlere dönüşüyoruz."

Bloke edilen paranın mutlak kontrolü 

Şu hususu bilhassa vurguladı:

"İran, bloke edilen bu parasını elbette geri alıyordu; ancak bu, ülkeye çuvallarla nakit para yığacağımız anlamına gelmiyordu. Yine de, bu devasa meblağın mutlaka İran'ın elinde ve mutlak kontrolünde olması şart koşuluyordu."

Mutabakat zaptının 6. maddesinde, İran'ın ekonomik açıdan yeniden yapılandırılması ve kalkınması maksadıyla 300 milyar dolarlık bir kaynak tahsis edildi.

Meclis Başkanı, televizyon ekranlarından halka hitaben yaptığı bu mülakatta şu gerçeği de dile getirdi:

"Birleşmiş Milletler, bugüne kadar Amerika'yı saldırgan ilan eden tek bir açıklama bile yapmadı; haliyle Amerika da hiçbir zaman mütecaviz taraf olduğunu kabullenmiyordu. Orman kanunlarının hüküm sürdüğü böylesi bir dünyada, kendi meselelerimizi sadece kendi bileğimizin gücüyle çözmek zorunda kalıyorduk."

Mutabakat zaptının 6. maddesinin bizzat İran'ın ekonomik inşası ve kalkınmasını ele aldığını açıklayan Başmüzakereci, "Bu maddede İran'a yatırım için 300 milyar dolar ayrıldı ve bu bütçenin bir kısmı doğrudan yeniden yapılanmaya harcanıyordu" dedi.

Muhtıradaki bazı maddelerin, barındırdığı hukuki hassasiyetler sebebiyle masada saatlerce tartışıldığını belirten Meclis Başkanı şu bilgiyi paylaştı:

"Masadaki bazı arkadaşlarımız, deniz ablukasının 30 gün içinde gerçekten kaldırılıp kaldırılmayacağı konusunda ciddi endişeler taşıyordu. Ancak Yüce Allah'ın lütfuyla, o abluka sadece üç gün içinde darmadağın edildi."

Tescilli hezimet ve mütekabiliyet ilkesi 

Galibaf şu hususun bilhassa altını çizdi:

"Bu mutabakat zaptı, Amerika'nın tescilli hezimet belgesi niteliği taşıyordu. İnsanımız bu gerçeği bizzat görüyor ve hükmünü de ona göre veriyordu." İslam Danışma Meclisi Başkanı, sözlerini şöyle sürdürdü: "Mutabakat zaptında altına imza attığımız her taahhüt, mutlak 'mütekabiliyet' (karşılıklılık) ilkesine dayanıyordu. 13. madde de tam olarak bu temel üzerine inşa edildi; yani Amerika kendi taahhütlerini yerine getirmezse, biz de hiçbir adım atmıyorduk. Düşman, ülkemizde kaos ve tahribat yaratmak için elinden geleni ardına koymadı. Bize dayatılan son savaşın daha ilk 12-20 gününde, kimi dost ülkeler dahi İslam Cumhuriyeti'nin artık sonunun geldiğini düşünmüştü. Ancak bugün tablo öyle bir tersine döndü ki, tüm dünya devletleri ve milletleri İran İslam Cumhuriyeti'nin sarsılmaz gücüne ve otoritesine şahit oldu."

Duruşlarını şu sözlerle özetledi:

"Tavrımız gayet netti; Amerika Birleşik Devletleri'nin kendi yükümlülüklerini çiğnediği hiçbir denklemde, İran İslam Cumhuriyeti'nin taahhütlerini yerine getirmesi ihtimal dahi edilemiyordu."

Meclis Başkanı minnettar bir üslupla sözlerine şöyle devam etti:

"Bizleri bu çetin yolda irşad eden ve önderlik eden Devrim Rehberi'ne sonsuz şükranlarımı sunuyorum; zira o, gerektiğinde hayati ikazlarıyla bizi yönlendirdi ve ihtiyaç duyduğumuz her an o yüce desteğini bizden esirgemedi." Son olarak doğrudan halka seslenerek şunları ekledi: "İran'ın onurlu halkına da o eşsiz samimiyetleri, alicenaplıkları, dayanışmaları, kardeşlikleri; hatta yeri geldiğinde haklı, yeri geldiğinde ise yersiz olan tüm eleştirileri için yürekten teşekkür ediyorum. Bütün bunlar, milletimizin bu ülkenin kaderine ne denli duyarlı ve ilgili olduğunun en büyük ispatıydı. Bu çetin süreçte, birçoğunuz beni şahsen tanımıyor olsanız da, ben daima siz aziz halkımın arasında bulundum ve omuz omuza yanınızda durdum. Sizlerin sözlerini, feryatlarını hem bizzat kendi kulaklarımla duydum hem de bana ulaşan raporlar ve sahadaki dostlarımız aracılığıyla işittim; tüm endişelerinizi, kaygılarınızı ve taleplerinizi en ince ayrıntısına kadar yakinen biliyorum."

Galibaf, konuşmasını şu güçlü vurguyla noktaladı:

"Şunu tüm samimiyetimle ifade ediyordum ki; bugün burada iftiharla bahsettiğimiz tüm bu başarılar ve masadaki o güç mantığı, tamamen İran İslam Cumhuriyeti silahlı kuvvetlerinin destansı mücadelelerinin ve emsalsiz fedakârlıklarının bir meyvesiydi. Tüm komutanlarımıza, kahraman savaşçılarımıza ve silahlı kuvvetlerimizin her bir ferdine Yüce Allah'tan güç ve kuvvet niyaz ediyor; gösterdikleri o muazzam çabayı ve çelikten iradeyi en içten duygularımla selamlıyor ve takdir ediyorum."

İlgili Haberler


Makaleler

Güncel