Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsü Başkan Yardımcısı Trita Parsi, yayıncı Mario Nawfal'a verdiği mülakatta, ABD ile İran arasında yürütülen müzakerelerde değişen küresel güç dengelerini ve bölgedeki yeni jeopolitik gerçekliği değerlendirdi.
YDH - Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsü Başkan Yardımcısı ve "Düşman Kaybetmek" ile "Hain İttifak" kitaplarının yazarı Trita Parsi, yayıncı Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği mülakatta, ABD ile İran arasındaki müzakere süreçlerini, değişen küresel dinamikleri ve Washington'ın yeni dönem dış politika yaklaşımlarını analiz etti.
Parsi, küresel siyaset ve ekonomideki dönüşümün, Avrupa'nın müzakere süreçlerindeki rolünü tamamen sıfırladığını vurgulayarak dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu.
"Avrupalılar artık masada değil, lobide ya da otelde bile yoklar"
Trita Parsi, müzakerelerin yürütüldüğü diplomatik zeminde Avrupa ülkelerinin pozisyonunu ele aldı.
Sosyal medyada bu konuya dair yapılan mizahi paylaşımlara atıfta bulunan Parsi, şu ifadeleri kullandı:
"Bilirsiniz, Avrupalılar artık masada değil. Hatta internet ortamında yapılan şakaları gördüm; 'Masayı bir kenara bırakın, Avrupalılar lobide bile değiller, otelde bile değiller, hiçbir yerde yoklar' deniyordu. İran tarafında duyduğum kadarıyla, gelecekte İran ile kurulacak herhangi bir ekonomik ilişkide Avrupalıların sıranın en sonunda yer alacağı düşünülüyor. İranlılar artık bunu göze alabilecek durumdalar. Oysa 2015 yılında buna güçleri yetmezdi. O dönemde bir anlaşma yapıp Avrupalıları devre dışı bırakmaya çalışmak onlar adına son derece büyük bir hata olurdu. Bugün onları tamamen dışladıklarını söylemiyorum ancak öncelik sırasına koymadıkları kesin. Dünya son on yılda o kadar radikal bir biçimde değişti ki finansman, teknoloji ve benzeri alanlarda artık Avrupalılara ihtiyaç duyulmuyor."
Müzakere sürecinin geleceğine dair iyimserlik ve kötümserlik dengesini değerlendiren Parsi, ABD Başkanı Donald Trump'ın siyaset yapma tarzı nedeniyle bu anlaşmanın ABD iç siyasetinde ilk etapta güçlü bir siyasi temele oturmadığı yönünde kaygılar bulunduğunu belirtti.
Bununla birlikte, yeni sürecin geçmişteki Kapsamlı Ortak Eylem Planı olarak bilinen nükleer anlaşmadan çok daha sağlam bir zemine kavuşabileceğini ifade eden Parsi, şöyle konuştu:
"Diğer taraftan, eğer Trump birincil yaptırımları kaldırır ve Amerikan şirketleri İran pazarına girerse, bu durum anlaşma için geçmişteki nükleer anlaşmadan çok daha güçlü bir çıpa haline gelir. Çünkü Amerikan şirketleri işin içine girdiğinde, gelecekteki bir başkanın bu anlaşmayı kökünden söküp atması çok daha zor olacaktır. Zira bu durum, Amerikan şirketleri için doğrudan bir maliyet yaratacaktır; oysa Trump nükleer anlaşmadan çekildiğinde Amerikan şirketleri için böyle bir doğrudan maliyet söz konusu değildi."
"Bölge ülkeleri bu anlaşmanın güvence altına alınmasında yaratıcı çözümler sundular"
Trita Parsi, yürütülen yeni müzakere sürecinin bölgesel sahiplenme boyutuna da değindi. Bölge devletlerinin bu kez sürecin doğrudan içinde yer aldığını aktaran Parsi, şu tespitleri paylaştı:
"Bölge ülkeleri bu sürece çok daha fazla dahil olmuş durumdalar. Bu anlaşmada çok büyük bir çıkarları var. Müzakerelere arabuluculuk ettiler ve gerçekleşmesini sağladılar. Bu anlaşmayı güvence altına almak için en yaratıcı çözümlerden bazılarını onlar üretti. Dolayısıyla, bu sürece olan bağlılıkları ve destekleri, geçmişteki nükleer anlaşmaya kıyasla çok daha güçlü konumda bulunuyor."
Geçmişteki nükleer anlaşma döneminde savaş yanlısı çevrelerin sürekli olarak askeri seçeneği öne sürdüğünü hatırlatan Parsi, günümüzdeki durumu şu sözlerle özetledi:
"Ayrıca, nükleer anlaşma döneminde şahinlerin 'Bu anlaşma kötü, savaşa gitseydik daha iyi bir anlaşma elde edebilirdik' yönündeki iddiaları hiçbir zaman masadan kalkmamıştı. Şimdi bunu söyleyemezler çünkü maalesef savaşı denedik ve bu durum berbat sonuçlar doğurdu. Aslında düşündükleri gibi sonuçlanmadı ve daha iyi bir anlaşma da getirmedi. Artık bunu yaşayarak biliyoruz. Dolayısıyla, eğer bir anlaşma sağlanırsa, bundan vazgeçmenin maliyeti ve bunun alternatifi, kanaatimce zihinlerde çok daha net ve çok daha yüksek maliyetli olarak algılanıyor. Sonuç olarak bu durum, yaşananların son derece trajik olmasına rağmen, anlaşmanın çok daha uzun süre ayakta kalması lehine bir zemin hazırlayabilir."
"Bölgesel düzeyde bir ateşkesin tesis edilmesi gerekiyor"
Yayıncı Mario Nawfal'ın, uzlaşı belgesinin Lübnan cephesi ve yaptırımların kaldırılması gibi pek çok konuda belirsizlikler barındırdığına yönelik tespiti üzerine Parsi, müzakerelerin doğasını ve nükleer anlaşma döneminden farkını şu şekilde açıkladı:
"Belirsizlikler olduğuna dair pek çok eleştiri getirilebilir ve bu eleştiriler doğrudur. Ancak uzlaşı belgesinin anlaşmanın yarısını oluşturacağı, kalan yarısının ise önümüzdeki altmış günde tamamlanacağı yönünde bir beklenti vardı. Durumun hiçbir zaman tam olarak böyle olduğunu düşünmüyorum. Burada geçmişteki nükleer anlaşmadan farklı bir senaryo ile karşı karşıyayız. Nükleer anlaşma sürecinde ilk olarak Ortak Eylem Planı adı verilen geçici bir anlaşma yapılmış, ardından bu süreç Kapsamlı Ortak Eylem Planı'na dönüşmüştü. Nihai anlaşma o dönemde bu şekilde şekillenmişti. Bu yöntem, her iki tarafın da gerilimi tırmandırmasını durdurmuştu. ABD yeni yaptırım uygulamamış, İranlılar da nükleer faaliyetlerini tırmandırmayarak daha fazla santrifüj eklemekten veya zenginleştirme seviyesini yükseltmekten kaçınmıştı. Bu defa ise gerilim yaptırımlara karşı santrifüjler şeklinde değil, askeri eylemler şeklinde gerçekleşti. Bu yüzden öncelikle bu askeri gerilimin geri çekildiğinden emin olmaları gerekiyordu."
Sürecin temel parametrelerini aktaran Parsi, açıklamalarını şöyle sürdürdü:
"Ardından bu anlaşmanın neleri kapsayacağına dair ilkeleri belirlediler. Örneğin, sadece ikincil yaptırımların değil, birincil yaptırımların da dahil olmak üzere tüm yaptırımların masada olacağını ortaya koyuyorlar. Tüm bunların kaldırılıp kaldırılmayacağını zaman gösterecek. Belge, bölgesel düzeyde bir ateşkesin tesis edilmesi gerektiğini ortaya koyuyor. İsrail veya Hizbullah tarafından aralarında gerilimi tırmandıracak hiçbir şeyin yapılmamasını sağlamak için her iki tarafın da önlemler alması gerekecek. Nükleer konuların bazılarının ele alınacağını belirtiyor ancak bunları uzlaşı belgesinde açıkça detaylandırmıyorlar. Kendi aralarında bunları detaylandırdıklarını düşünüyorum fakat bu durum uzlaşı belgesine yansımış değil. Dolayısıyla bu belge esasen müzakerelerin çerçevesini ve parametrelerini belirledi. Şimdi asıl soru, müzakerelerin işe yarayıp yaramayacağı ve nihai bir anlaşmaya varıp varmayacaklarıdır. Bu hiçbir zaman anlaşmanın yarısı olacak şekilde tasarlanmadı. İnsanlar belgeye bakıp 'Burada çok az somut içerik var' diyorlar. Oysa elinizdeki şey sadece çerçeve, parametreler ve nihai anlaşmanın neye benzeyeceğine dair ipuçlarından ibarettir."
"Lübnan, bu sürecin en hassas ve en savunmasız noktası olacak"
Lübnan'daki durum ve İsrail'in askeri varlığı üzerine yöneltilen bir soruya yanıt veren Parsi, bölgedeki askeri işgalin direniş gerekçelerini canlı tuttuğunu belirterek şöyle konuştu:
"Eğer İsrail, Lübnan topraklarında kalmaya devam ederse, Hizbullah'ın direnme ve onları dışarı çıkarma yönündeki gerekçesi varlığını sürdürecektir. İsrail'in orada kalmasına izin veren herhangi bir ateşkes, temelde onların oradaki varlığını kalıcı hale getirmek olarak görülebilir. Bu nedenle Lübnan'ın, tüm bu sürecin en karmaşık ve en büyük zayıflık noktası olacağını düşünüyorum. Ancak Mario, Trump'ın bugünlerde söylediği bazı şeyler gerçekten şaşırtıcı."
Donald Trump'ın İsrail'e yönelik ezber bozan açıklamalarına dikkat çeken Parsi, Washington'daki geleneksel dış politika çizgisinin sınırlarının aşıldığını belirterek değerlendirmelerini tamamladı:
"Trump'ın bunu yapabileceğine dair şüphe duyan herkesin şüpheci yaklaşımı tamamen haklıydı. Şüphe duymakta haklıydılar çünkü özellikle son dönemde Amerikan başkanlarının İsrail'i eleştirdiğine şahit olmadık. Fakat burada yanlış olan şey, Trump söz konusu olduğunda hemen her şeyin mümkün olduğunu anlamamaktır. 'Bu asla gerçekleşmez' dememek gerekir. Trump, bugün hedef ülkelerin balistik füze programlarını dahi makul gerekçelere dayandırıyor. Son derece mantıklı bir argüman sunuyor çünkü bu doğru; diğer ülkelerin de füzeleri var. İran en büyük cephaneliğe sahip olabilir ancak diğer ülkeler aslında çok daha geniş menzilli füzelere sahip. Dolayısıyla, bir savaşta mağlubiyete uğramamış bir ülkenin kendi kabiliyetlerini sınırlandırmak zorunda kaldığı, ancak başka hiçbir ülkenin bunu yapmadığı bir anlaşma yapamazsınız. Bu durum bize, Washington'daki tartışmaların, İsrail yanlısı grupların bu tartışmayı tamamen akıl dışı bir alana itmesi nedeniyle ne kadar gerçek dışı olduğunu gösteriyor. Trump'ın G7 zirvesinde İranlıların rasyonel olduğunu, onlarla muhatap olmanın kolay olduğunu ve ülkelerini yeniden inşa etmek istediklerini söylemesi, bu değişimin en net göstergelerinden biridir."