Suudi Arabistan, Lübnan'ı yıkma konusunda ısrarcı

img
Suudi Arabistan, Lübnan'ı yıkma konusunda ısrarcı YDH

"Bugün Suudi Arabistan’ın önceliği yaşananların muhasebesini yapmak değil, İsrail’in izinden giderek Lübnan halkına şantaj uygulamaktır."




İbrahim Emin

YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Emin, Suudi Arabistan’ın Lübnan üzerindeki nüfuzunu korumak ve Hizbullah’ı tasfiye etmek amacıyla izlediği baskıcı politikaları ve istihbarat subayı Yezid bin Ferhan eliyle yürüttüğü yeni vesayet stratejisini ele alıyor. Riyad yönetiminin Cumhurbaşkanı Jozef Aun ve Başbakan Nevaf Selam gibi isimler üzerinden direnişi yalnızlaştırmaya çalıştığını, ancak sahada ve seçim tahminlerinde hedeflenen başarıya ulaşamadığını kaydeden Emin, ayrıca Suudi Arabistan'ın Suriye'deki yeni rejime de Hizbullah karşıtı cepheye katılması için ekonomik baskı uyguladığını, Lübnanlı müttefiklerini ise ekonomik imtiyazları ve ihracat izinlerini birer şantaj unsuru olarak kullanarak yönlendirdiğini belirtiyor.

Lübnan siyasi sınıfının azımsanmayacak bir kesiminde kök salmış olan aşağılık kompleksi, onların bir vasi ile diğeri arasındaki farkı ayırt etmesini engelliyor.

2005 yılından önce, bugün hâlâ büyük bir kısmı siyaset sahnesinin merkezinde yer alan birçok isim, Suriye'nin rızasını kazanabilmek için her gün Ancar veya Şam yollarına düşer, adeta oraları tavaf ederdi.

Bu isimlerin bazıları zamanla gemiyi terk etmiş olsa da çoğunluğu siyaseti hiçbir zaman dış bir vasinin gölgesine sığınmaktan başka bir pencereden göremedi.

Bugün artık o tavaf seferleri ne Ancar’a veya Şam’a ne de Avkar’a (Amerikan Büyükelçiliği) yahut Yarze’ye (Suudi Büyükelçisi'nin konutu) yapılıyor.

Şimdilerde bu güruh, Allah'ın Lübnan'ı kendisinden kurtarmak için beklenmedik bir hediye olarak gönderdiği "melek", yani "kutsal aziz" Yezid bin Ferhan'ın gelişini gözlüyor.

Saad Hariri’nin kaçırılması, alıkonulması ve ardından Lübnan’dan sürgün edilmesinin, akabinde de devlet kurumları ile siyasi hayattan "Haririciliğin kökünü kazıma" planının devreye sokulmasının ardından, Arap liderlerden biri bu sorunu çözmek adına Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman nezdinde arabuluculuğa soyundu.

Ancak bin Selman tüm girişimleri geri çevirdi. En nihayetinde konuya değinmek zorunda kaldığında ise şunları söyledi:

"Lübnan’da on milyarlarca dolar harcadık, Lübnan siyaset sınıfının neredeyse tamamına doğrudan destek sunduk; aslan payı da önce baba Hariri’ye, sonra da oğul Hariri’ye gitti. Fakat Hizbullah ile karşı karşıya geldiğimiz o kırılma anında onlardan somut bir adım atmalarını istediğimizde bunu yapmaya yanaşmadılar. Bu yüzden Lübnan bizim için artık eskisi gibi değil. Bundan böyle çıkarlarımızı elimizdeki araçlarla ve Amerikalılarla iş birliği içinde koruyacağız."

O günden bu yana Suudi Arabistan, Lübnan’a karşı bambaşka bir yaklaşım benimsedi. Riyad, fiilen her konuda veto hakkına sahip olduğunu ilan ederken Körfez ülkelerinde çalışan Lübnanlıları abluka altına alabileceğini ve Washington ile olan ilişkileri sayesinde Lübnan üzerinde ciddi bir nüfuz kurabileceğini açıkça hissettirdi.

Aynı zamanda siyasi fonlamada yeni bir stratejiye geçildi; bu strateji, siyasetçilere "fiyat biçme" ve ödemeleri "damlalıkla" yapma esasına dayanıyordu.

Siyasi finansman bütçelerinin ciddi oranda kesilmesi, bu desteklerden nemalanmaya alışmış çok sayıda siyasetçi, gazeteci ve kanaat önderinin tavrına anında yansıdı; gerçi birçoğu sunulan kırıntılara razı gelmeye devam etti. Riyad, Lübnanlı iş insanlarına yönelik muamelesini de değiştirdi.

Lübnanlıları diğer Arap ve yabancılardan ayıran o eski "ayrıcalıklı konum" tarihe karıştı; artık Lübnanlılerin Suudi Arabistan için sadece bir yük değil, gerçek bir katma değer ve somut bir fayda sağladıklarını kanıtlamaları gerekiyordu.

Bin Selman'ın asul sorunu hasımlarının gücünden ziyade, müttefiklerinin zayıflığı ve kendisinden beklenen görevleri yerine getirecek dirayetten yoksun oluşuydu.

Gelgelelim, günün birinde beklenmedik bir lütufla uyanıverdi. Bir hafta içinde akla hayale gelmeyecek gelişmeler yaşandı; sanki aynı anda hem sayısal lotoyu hem de milli piyangoyu kazanmıştı: Hizbullah, 2024 yılındaki savaşta ağır bir darbe almış, Şam’daki Esed rejimi ise çökmüştü.

Bu durum bin Selman'ın kolayca hazmedebileceğinden çok daha büyüktü. Bu yüzden Suriye’de farklı bir eylem planını devreye sokarken eş zamanlı olarak Lübnan’daki faaliyet tarzını da gözden geçirdi. Bu değişim, Kasım 2024'te savaş sona ermeden önce bile dayatmaya çalıştığı bir kuralın kesinleşmesi olarak somutlaştı.

Bin Selman, Lübnan'daki tüm muhataplarına (makamı ne olursa olsun bunu inkâr eden yalan söylüyordur) cumhurbaşkanı koltuğunda Jozef Aun'u, başbakanlık koltuğunda ise Nevaf Selam'ı görmek istediğini açıkça iletti.

Yaşanan tüm manevralara ve uzlaşılara rağmen, bu yeni denklemi en hızlı kavrayan ve en ferasetli davranan siyasetçinin Velid Canbolat olduğu görüldü.

Canbolat, Suudi Arabistan'ın Lübnan'daki performansına dair kendi özel çekinceleri bulunsa da bu yeni dalgaya hemen ayak uydurdu.

Bin Selman, Lübnan dosyasının yönetim şemasını fiilen değiştirdi. Suudi istihbarat subayı Yezid bin Ferhan’ı Kraliyet Divanı’na çağırarak dosyayı divan, dışişleri bakanlığı ve istihbarat teşkilatı arasındaki ortak koordinasyon mekanizması çerçevesinde ona teslim etti.

Bin Ferhan'ın ilk görevi, Suudi Savunma Bakanı Halid bin Selman'ın el-Ula kentinde ev sahipliği yaptığı bir toplantıda Jozef Aun'un "yeterlilik sınavına" katılmak oldu.

Aun o gün Yezid ile tanıştı ve onun, kendisi ile ordudaki yönetim tarzına dair son derece detaylı ve hassas bilgilere vakıf olduğu izlenimiyle toplantıdan ayrıldı.

Bin Ferhan’ı yakından tanıyanlar, onun hakkında geçmişte Gazi Kenan ve Rüstem Gazali için söylenenlerin aynını dile getiriyor.

Onunla on yılı aşkın bir süre önce Mısır’daki görevi esnasında tanışmış olan bazı isimler ise Lübnan dosyasını üstlendikten sonra büründüğü portreden çok daha farklı bir profil çiziyor.

Her sabah uyanır uyanmaz kendisinden bir mesaj gelip gelmediğini görmek için telefonlarını kontrol eden Lübnanlı siyasetçilerin özel meclislerindeki sohbetleri, kamuoyu önündeki beyanlarından pek farklı değil.

Zira bu subay, bir anda "Arap dünyasının en parlak elçilerinden biri" olup çıkıverdi; kendisinden "alçakgönüllü, cana yakın" ve "Lübnan'ın tüm detaylarına hakim, onun iyiliğini isteyen biri" olarak bahsedilir oldu.

Ne var ki aynı isimler, onun bir konuda karar kıldığında son derece "keskin ve buyurgan" davrandığı hususunda da hemfikir.

Kendisinin Lübnan siyaset sınıfına yönelik bakış açısını tam olarak resmetmek kolay değil. Ancak kesin olan şu ki, Lübnan dosyası üzerinde çalıştığı bir buçuk yılın ardından siyasetçilerin büyük bir kısmından tiksinir hale geldi ve artık sapla samanı birbirinden çok daha iyi ayırt edebiliyor.

Suudi Arabistan'ın Lübnan politikasının ülke yararına hiçbir somut netice vermediği açıkça görülürken, bin Ferhan da bir yıl içinde planının büyük hedeflerine ulaşamadığını fark etti.

Ne Hariri hanedanının kapısına kilit vurulabildi ne de oluşan boşluğu dolduracak alternatif bir Sünni liderlik inşa edilebildi.

Diğer taraftan, Aun'un Özgür Vatanseverler Hareketi'nin tabanını devralabilecek bir figür olmadığı da anlaşıldı.

Zaman geçtikçe Selam tercihinden ötürü pişmanlık duymaya başlayan bin Ferhan, cumhurbaşkanının çevresindeki halkaya dair pek çok çekincesi bulunmasına rağmen Aun'u hâlâ sırtını yaslayabileceği yegâne isim olarak görüyor.

Lübnan dosyasından sorumlu Suudi yetkili sıfatıyla bin Ferhan’ın çalışma yönteminde bazı değişikliklere gittiği doğrudur.

Örneğin, "gösteriş meraklısı" Büyükelçi Velid el-Buhari’yi bir yılı aşkın süre fiilen kızağa çektikten sonra nihayet görevden alıp yerine "benim uzantım" diyerek sunduğu yeni Büyükelçi Fahd ed-Devseri’yi getirdi.

Fakat yine de ilişki ağını sil baştan örmek zorunda kaldı. Meclis Başkanı Nebih Berri ile farklı bir diyalog zeminine yöneldi; öyle ki onu dinleyenler, Berri’nin artık Suudi Arabistan’ın Lübnan’daki birinci adamı haline geldiği izlenimine kapılıyor.

Ayrıca Cibran Basil’in "akıllı, net ve son derece saygın bir siyasetçi" olduğunu keşfederek onunla da bağlarını güçlendirme yoluna gitti.

Bu değişimlerin fısıltısı yayıldıkça bazı safdiller Suudi Arabistan’ın strateji değişikliğine gittiğini savunmakta gecikmedi; oysa hakikat bambaşka bir noktadaydı.

Nitekim Suudi Arabistan ve ABD, hükümetin kurulmasını takip eden yüz gün içinde yerine getirilmesi gereken bir dizi şart ve yükümlülüğü Aun ile Selam’ın önüne koymuştu.

İlk adımların sekteye uğraması, bilhassa da Hizbullah’ı kabineden uzaklaştırma projesinin fiyaskoyla sonuçlanması üzerine bu süreye yüz gün daha eklendi.

Sonrasında iki vasilik odağı (Washington ve Riyad), Lübnan yönetiminin daha hızlı hareket etmesi gerektiğine karar verdi.

Bu baskı Aun’u tüm siyasi maskelerini indirmek zorunda bırakırken, Selam ise direnişe karşı içinde biriktirdiği tüm öfkeyi kusmak için nihayet uygun zemini bulduğunu düşündü.

İki isim, çeşitli yerel güçlerin de desteğini arkasına alarak direnişin meşruiyetini elinden alma kavgasına girişti. Bu çaba ilk olarak 5 Ağustos kararlarına yansıdı; eş zamanlı olarak da Hizbullah’a para akışını kesmek bahanesiyle Irak ve İran ile olan temas kanalları üzerinden baskılar yoğunlaştırıldı.

Aynı esnada, Lübnan ordusunun direnişle doğrudan bir çatışmaya girmesi için yerli yabancı tüm karanlık odakların desteğiyle askeriye üzerindeki tazyik artırıldı.

Devletin mali, emniyet, askeri ve idari kurumlarında peş peşe atılan adımlarla süreç ilerletilirken, bir yandan da medya üzerinden kışkırtma kampanyaları körüklendi ve direnişi "şeytanlaştırmayı" amaçlayan sistematik bir program yürürlüğe kondu. Tüm bunlar, bin Ferhan’ın bizzat yönettiği asıl ajandanın başlığı olan "tecrit" aşamasına zemin hazırlıyordu.

Parlamento seçimlerinde karar anı yaklaşırken bin Ferhan, hedeflediği üç temel amacın da gerçekleşmeyeceğini idrak etti.

Yapılan tüm çalışmalar ve analizler, Hizbullah’ın meclisteki varlığını daha da pekiştireceğini, milletvekillerinin alacağı oy oranlarının ise muhalifleri için tam bir hezimete dönüşeceğini gösteriyordu.

Öte yandan Hariri ailesi, parlamentoya girebilecek isimleri destekleme gücünü hâlâ korurken, rakipleri birçok seçim bölgesinde ciddi engellerle karşı karşıyaydı.

En can alıcı nokta ise "Lübnan Güçleri"nin gücünü artırmakta zorlanacak olması ve Velid Canbolat'ın kendi siyasi tabanı içinde İsrail yanlısı bir Dürzi akımla yüzleşmek durumunda kalmasıydı.

Böylelikle Yezid, elindeki en güçlü kozu; yani siyasi grupları ve yerel aktörleri Hizbullah ile iş birliği yapmaktan veya ortak paydada buluşmaktan korkutarak alıkoyma stratejisini kaybetmiş oldu.

Kaldı ki, "Suudi dehası" daha önce Berri ile direniş arasındaki ittifakı bozma fikrini ortaya atmış, Yezid ise Basil’i Hizbullah’la olan bağlarını tamamen koparmaya ikna etmek için çabalamayı sürdürmüştü.

İran’a karşı savaş başladığında Suudi Arabistan, Tahran rejiminin birkaç gün içinde yıkılacağından ve ardından Lübnan’da Hizbullah’ın tamamen çökeceğinden emindi.

Hizbullah’ın da savaşa dahil olmasıyla birlikte, Riyad ve Lübnan’daki yandaşlarının İsrail’in bu işi herkes adına bitireceğine dair umutları iyice yeşerdi.

Emel Hareketi bakanlarının, hükümetin direnişi suç sayan kararına destek vermesi ise Suudi Arabistan’da, Berri’nin Hizbullah ile siyasi yollarını ayırmak üzere olduğu ve bunun da Şii temsilinde köklü bir değişimin önünü açacağı izlenimini uyandırdı.

Bu okuma doğrultusunda Suudi Arabistan; Aun, Selam ve diğerlerinden, Hizbullah’ın tüm Lübnan’da silahlarından tamamen arındırılması esasına dayalı bir uzlaşı seçeneğine bağlı kalmalarını talep etti.

Bununla eş zamanlı olarak örgütün sosyal, kalkınma, sağlık ve finans kurumlarını tasfiye etmeyi amaçlayan bir süreci devreye soktular.

İş, direnişi destekleyen tüm medya organlarının kapatılması planına kadar uzandı (cumhurbaşkanının çevresindeki bazı "üstün zekalılar" ile hükümetteki yardımcısı Selam’ın himayesinde, el-Ahbar gazetesini kapatmaya yönelik kesintisiz bir çalışma yürütülüyordu).

Savaşın üzerinden kırk gün geçip de Amerikan projesinin büyük bir hüsranla sonuçlandığı netleşince Suudi Arabistan kayıp yönetimi safhasına geçti.

Ancak Lübnan dosyasına yaklaşımında köklü hiçbir değişikliğe gitmedi; bin Ferhan’ın üslubunu yumuşattığı, projesini gözden geçirdiği yahut hedeflerinden saptığı iddiaları kesinlikle asılsızdır.

Ciddi toplantılarda masaya getirdiği tek bir mesele vardı: Lübnan yönetiminin İsrail ile müzakere sürecini sürdürmesini sağlamak ve böylece direnişin silahsızlandırılmasını kolaylaştıracak bir güvenlik anlaşmasına varmak.

Bu sırada ABD ve İsrail’deki bazı çevreler, Suudi Arabistan’a Lübnan’daki savaşın neticelenmesi için sadece biraz daha zamana ihtiyaç olduğunu fısıldıyordu.

Bu nedenle, geçtiğimiz 7 Nisan’da Aun ve Selam’ın Lübnan’ın da ateşkes kararına dahil edilmesini reddetmesi; akrepleri hâlâ 1860 yılına ayarlı Lübnanlı kin dolu odakların desteğiyle bizzat bin Ferhan tarafından tezgahlanan ve yönetilen büyük bir suç ortaklığına dönüştü.

Bugün gelinen noktada Suudi Arabistan'ın Lübnan politikasına dair tutumunda hiçbir yapısal değişiklik görünmüyor. Bu arada, Suriye’yi direnişe karşı yürütülen savaşa bir taraf olarak dahil etmeyi öngören Amerikan teklifinden bahsetmek pek çok kesimin hoşuna gitmeyebilir; fakat veriler, bizzat Suudi Arabistan’ın ve özellikle de doğrudan bin Ferhan’ın, Ahmed el-Şaraa hükümetine Hizbullah’a karşı savaşa girmesi yönünde en yoğun baskıyı kuran aktör olduğunu ortaya koyuyor.

fHatta Suriye’de tek bir evin bile yeniden inşasına bugüne dek en ufak bir katkı sunmamış olan Suudi Arabistan, bu talebe rıza gösterilmemesi halinde yardım, imar ve kalkınma programlarını askıya alma tehdidinde bulunarak Şaraa’yı ekonomik destek kartıyla açıkça tehdit etti.

Bunun yanı sıra Riyad, yine bin Ferhan aracılığıyla, İran’a karşı savaşa karşı çıkan ve Suriye’nin Lübnan krizine müdahil olmasına şiddetle muhalefet eden Mısır ile Türkiye’nin duruşuna karşı duyduğu derin rahatsızlığı ve öfkeyi gizlemedi.

Ne var ki Suudi Arabistan’ın İran ve direniş karşısındaki bahtsızlığı, Lübnan’daki yandaşlarının sergilediği uysallıkla dengeleniyor.

Bu yandaşlar, "özgür dünyanın ordularının" bir avuç akıl yoksunu ve işe yaramazı kurtarmaya geleceği hayaliyle, ülkeyi iç savaşa sürüklemekten zerre imtina etmeden (hatta bunu canıgönülden arzulayarak) aynı fahiş hataları tekrarlamaktan geri durmuyorlar.

Bugün Suudi Arabistan’ın önceliği yaşananların muhasebesini yapmak değil, İsrail’in izinden giderek Lübnan halkına şantaj uygulamaktır.

Bu durum son olarak, Riyad’ın Lübnan ihracat ürünlerinin kendi pazarlarına girişine yeniden izin verdiğini açıklamasıyla ortaya çıkan trajikomik sahnede kendini gösterdi. Malum siyasi güruh, "kutsal azizlerinin" sultanların sofralarına birkaç sandık kiraz ve şeftali gönderilmesine lütfedip izin vermesi şerefine hemen halaylar çekip kutlamalar yapmaya girişti.

Her ne kadar odaklanmamız gereken husus, içerideki bu "gafilleri" zihniyetlerini gözden geçirmeye nasıl ikna edeceğimiz gibi görünse de, asıl büyük meydan okuma sorunun kaynağında, yani bugün Lübnan'ın geleceği, birliği, toprak bütünlüğü ve halkının selameti için en büyük tehdit odağı haline gelen Suudi Arabistan’da yatıyor.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel