Muzip prens

img
Muzip prens YDH

"İsrail meselesinde onu yakından tanıyanlar, Hamad’ın Amerikalılardan bile gizlemediği 'ilkesel duruşu' ile 'pratik siyaseti' arasında ayrım yapmaya çalıştığını belirtir."




İbrahim Emin

YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Emin, 1995 yılında babasını devirerek Katar'ın başına geçen Hamad bin Halife'nin, ülkesini uluslararası alanda görünür kılmak adına izlediği sıra dışı ve pragmatik siyaseti ele alıyor. Hamad bin Halife, geçen hafta cumartesiyi pazara bağlayan gece öldü. İktidarını korumak için bir yandan ABD askeri varlığına kapı açıp İsrail ile temas kuran, diğer yandan El Cezire gibi medya araçlarıyla bölgede nüfuz alanı yaratan eski Emir'in çok kutuplu denge politikasını anlatan Emin, "Arap Baharı" sürecindeki doğrudan müdahaleleriyle vekalet savaşlarının parçası haline gelen Katar'ın bu rolünün analizini yaparken, ülkenin Batı kapitalizmine entegre modernleşme anlayışını detaylandırıyor.

Genç adam, dostlarının arasında "Uçak kaçırmayı düşünüyorum," diye haykırdı. Bu sözler, orada bulunan Arap ve yabancı konuklar için hiç de alışıldık değildi; zira yönetici aileye mensup, emirlik unvanı taşıyan gencin neden böyle konuştuğunu anlamlandırmaya çalışıyorlardı. Fakat o, muhataplarını sarsacak kadar açık sözlüydü: "Dünyanın Katar'ın adını duymasını istiyorum!" dedi.

Aynı hikaye, farklı çehreyle, Mısır’ın merhum Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in Doha ziyareti sırasında Katar Emirinden El Cezire televizyonunun merkezini görmeyi talep etmesiyle tekerrür etti.

Kanalın ilk yıllarında faaliyet gösterdiği binaya vardığında, şaşkınlıkla Enformasyon Bakanı Safvet el-Şerif’e dönüp şöyle demişti: "Bütün bu gürültünün şu kibrit kutusundan çıktığını mı söylüyorsun bana?"

Başka vesileyle, Lübnanlı bir siyasetçinin "Katar'ın gerçekçi olmayan hırsları" hakkındaki sözlerinden rahatsız olan aynı isim, cevaben şunu sordu:

"Siz küçük devletsiz; ciddi kaynaklarınız yok, nüfusunuz sınırlı. Dolayısıyla bu denli ön planda olmanızın makul gerekçesi bulunmuyor. Peki, bize rol biçilmesini neden çok görüyorsunuz?"

Birlikte ele alındığında tüm bu hadiseler, başka etkenlerle birleşerek muzipliğin isyana dönüşme sürecini yansıtan kişisel zemin oluşturuyordu.

Nihayetinde bu isyan, Hamad bin Halife’yi 1995 yılının ortalarında babasını devirerek iktidara taşıdı. Bu hamle, babasının tedavi amacıyla Avrupa’ya gittiği anın sunduğu tesadüfi fırsat değildi; bilakis Muhammed Hasaneyn Heykel’in "Muzip Prens" lakabını taktığı bu genç adamın uzun soluklu ve titiz hazırlıklarının sonucuydu.

Heykel, unsurları bakımından tamamen örtüşmese de biçimsel olarak oturduğunu belirttiği kıyaslama yaparak şu hikayeyi aktarırdı: Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır, 1 Eylül Devrimi'nin ardından iktidara gelen Albay Muammer Kaddafi'yi tanıması için kendisini Libya'ya göndermişti.

Döndüğünde Abdünnasır’a, "O, senin Libya'daki adamındır," demişti. Hamad, Heykel’i Doha’ya davet edip ona vizyonunu ve yaptıklarının arka planını anlatarak bazı dosyalarda tavsiyesini istediğinde ise Heykel, yakın çevresine şu değerlendirmeyi yapmıştı:

"O, muzip prens. Büyük hırsları var; kuşağının gençlerine yabancı olmayan seziş gücüne sahip. Ancak neyi ne ölçüde başarabileceğini yalnızca zaman gösterecek."

Hamad, doksanlı yılların ortalarında babasını devirmeye karar verdiğinde, ülke içinde karmaşık tertiplere ihtiyaç duymadı.

Askeri ve güvenlik teşkilatlarında geniş nüfuza, bu kurumların üst düzey yöneticileriyle de sarsılmaz şahsi ilişkilere sahipti; üstelik ilk aşamada nüfuzlu ve zengin bazı ailelerin desteğini de arkasına almıştı. Fakat daha ilk andan itibaren asıl zorluğun tahta oturmakla sınırlı kalmayacağını biliyordu.

Gerçek sınama; yeni rejimi komşu ülkelere, bölgeye ve dünyaya kabul ettirmek, daha da önemlisi onun için sağlam koruma kalkanı sağlamaktı.

Babasının yönetimine yönelik eleştirel bakışı, aslında Arap Yarımadası’ndaki hanedan üyesi yeni kuşağın genelinde gözlenen muhalif havanın uzantısıydı. Yine de bertaraf edilmesi gereken acil tehlike olduğunun farkındaydı: Suudi Arabistan yönetiminin takınacağı tavır.

Zira Katar, Körfez ülkeleri arasında Hanbeli mezhebine dayalı Vahhabiliği hukukun kaynağı kabul eden tek emirlikti; kendi ailesinin kökleri Necid kabilelerine uzanıyordu, çevresindeki güçlü ailelerden (örneğin el-Atiyye gibi) bazılarının Suud hanedanıyla akrabalık bağları vardı ve sınırların çizilmesinden sonra bile kabilenin bazı kolları Suudi Arabistan sınırlarında yaşamayı sürdürüyordu.

Bu yüzden vakit kaybetmeden Suudi Arabistan’ın rızasını alması gerekiyordu. Darbeden iki ay sonra Fahd bin Abdülaziz tarafından krallara layık törenle ağırlanmak için elinden geleni yaptı.

Oysa babasının, iktidarı geri almak amacıyla Riyad'ın, diğer Körfez başkentlerinin ve hatta Katar içindeki bazı çevrelerin kapısını çalacağını çok iyi biliyordu. Nitekim bu endişe, Şubat 1996'da Katar'ın sahne olduğu karşı darbe girişimiyle gerçeğe dönüştü.

Ne var ki Hamad için bölgesel himaye yeterli değildi. İktidarının ancak dünyanın en büyük gücü olan Amerika Birleşik Devletleri’nin desteğiyle sarsılmaz istikrara kavuşacağına inanıyordu.

Nitekim darbeden yalnızca bir gün önce, Hamad’ın sağ kolu Hamad bin Casim; ABD, Fransa ve İngiltere büyükelçilerini çağırarak ertesi gün Hamad bin Halife’nin yönetime el koyacağını bizzat bildirdi.

Ancak "İki Hamad" işin bununla bitmeyeceğini, daha büyük adım atılması gerektiğini biliyordu. Tüm ilişkilerini ve fikirlerini seferber ederek Bill Clinton yönetimine yöneldiler. Clinton yönetimi ise önlerine oldukça net ve katı taleplerden oluşan liste koydu:

Emirliğin petrol ve doğalgaz sahalarındaki yatırımları ile mali ve parasal işlemlerinin doğrudan denetlenmesi.

Bölgedeki en büyük Amerikan askeri üssünün kurulmasına varacak ölçüde, gerekli tüm önlemleri içeren kapsamlı askeri işbirliği.

İsrail’in tanınması ve kendisiyle doğrudan, açık temas kurulması. Nitekim bu temaslar aynı yıl başladı; ABD Başkan Yardımcısı Al Gore, Katarlılara ertesi gün için randevu vermeden önce Washington'da Şimon Peres ile görüşme şartı koştu.

Yeni yönetimin kök salması yıllar aldı. Bu süreçte Hamad bin Halife, içerideki dengeleri yeniden kurdu; eski dönemin adamlarını saraydan ve devlet kademelerinden uzaklaştırarak nüfuzlu ailelerin genç kuşaklarını vitrine çıkardı.

Arap Yarımadası’nda kendini "muzip oyuncu" olarak kabul ettiren yeni Emir, zamanla Mısır, Irak ve Suriye gibi köklü ve büyük devletler için ciddi huzursuzluk kaynağına dönüştü.

Bu esnada başta Washington olmak üzere Batılı başkentlerin kapıları da kendisine sonuna kadar açılıyordu.

Bugün bile pek çok çevre, onun iktidara gelişinin arkasında ABD güdümlü komplo olduğunu, Batı’nın bölgeyi yöneten akıllarının artık yeni idare tarzını zorunlu gördüğünü ve yeni roller üstlenebilecek, finansal gücü yüksek ve geniş hareket alanı sunan büyük üsse ihtiyaç duyduklarını savunur.

Bu sorular hiçbir zaman kesin cevap bulamayacak olsa da onun siyasetindeki çelişkileri anlamlandırmak pek çok kişi için hep zor oldu. Zira bir yandan Washington'ın taleplerine boyun eğiyor, diğer yandan ABD karşıtı akımlarla yakınlık kuruyordu.

El Cezire televizyonunu kurma kararı da sıradan hamle değildi; yayın politikasındaki tüm kontrollü duruşa rağmen Arap dünyasında adeta medya ihtilaline kapı araladı.

Petrol ve doğalgaz zengini ülkelerin finansman gücünün daha yüksek olduğu gerçekti, ancak diğer devletlerin rekabetçi alternatif sunacak imkanlardan yoksun olduğu iddiası da tamamen asılsızdı. Bu başarısızlık, diğer Körfez ülkelerini; Mısır, Suriye, Irak ve Cezayir gibi ulus devletleri ve hatta İran gibi büyük gücü de içine alıyordu.

Nitekim bu ülkelerin medya harcamaları incelendiğinde, El Cezire’den çok daha etkili mecralar var edebilecek mali güce sahip oldukları açıkça görülür.

Katar’ın medya alanındaki bu hamlesi, her ne kadar Hamad'ın Suudi medyasına karşı giriştiği rekabetle başlasa da ülkenin Amerikan himayesi altında üstlenmeyi seçtiği rolden bağımsız değildi. Batı da hasımları ve düşmanlarıyla diyalog kurabilmek adına tam olarak böyle role ihtiyaç duyuyordu.

Böylece Hamad idaresindeki Katar; Kandahar'dan Washington'a uzanan geniş coğrafyada mekik dokuyabiliyor; Şam, Bağdat, Sana ve Hartum ile temas kurarken Lübnan ve Filistin'deki direniş hareketleriyle ve hatta bizzat İsrail’le doğrudan kanallar açabiliyordu.

İsrail meselesinde onu yakından tanıyanlar, Hamad’ın Amerikalılardan bile gizlemediği "ilkesel duruşu" ile "pratik siyaseti" arasında ayrım yapmaya çalıştığını belirtir.

Bu denge siyasetini Lübnan ve Filistin’deki direniş hareketleriyle ilişkilerinde de denedi. Merhum Şehit Seyyid Hasan Nasrallah'a gönderdiği elçiler, Katar'ın temel pozisyonunun direniş hakkını desteklemek ve işgale karşı çıkmak üzerine kurulduğunu anlatmaya çalışıyordu.

Hayatta olan veya şehit düşen Hamas liderleri de kendilerine geniş imkanlar sunan ancak silahlı direnişlerini doğrudan sahiplenmeyen bu özgün yaklaşıma aşinaydı. İran konusunda ise Hamad ikili siyaset izledi: İlki, Tahran’daki yönetimin kimliğinden bağımsız olarak Körfez ülkelerinin ortak mesafeli tutumuna dayanıyordu ki bu yaklaşım ilişkileri ihtiyat ve endişe sarmalında tutan yapısal aksaklık barındırıyordu.

Zamanla, ilişkileri salt zorunluluk sınırından çıkarıp tüm bölgeyi ilgilendiren birçok meselede ortak paydada buluşturan yakınlaşma zemin buldu. Bu durum, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin Katar'ı kuşattığı dönemde İran’ın Doha’nın yanında durmasıyla somutlaştı.

Oysa Arapların sonradan "Bahar" diye adlandıracağı süreçte Katar kendi boyunu aşan oyuna dahil olmaya karar verdiğinde, manzara hiç de böyle değildi.

Katar'ın gerçek niyetini ve hırslarını Arap dünyasını sarsan halk hareketleri kadar açıkça ortaya koyan başka an olmamıştır.

Devrilen hükümetlerin neredeyse tamamının Doha ile iyi, hatta kusursuz ilişkileri vardı; fakat "halkların yanında durma" şiarı, yakın geçmişi unutturmak isteyenler için elverişli paravana dönüştü.

Bu durum Katar’ı; Suriye, Irak, Yemen ve Libya gibi ülkeleri kasıp kavuran yıkıcı iç savaşların doğrudan parçası haline getirdi. Üstelik Doha, bugüne dek bu rolün kapsamlı muhasebesini de yapmadı.

Oysa böyle yüzleşme, Katar'ın sadece bölgedeki yöneticilerin değil, geniş Arap kitlelerinin güvenini yeniden kazanabilmesi için kaçınılmazdır. Bu muhasebe, yalnızca siyasal İslam’a yönelik tutumla ya da başta Selefilik olmak üzere yükselen yeni İslami akımların konumunu takdir etmekle sınırlı kalmamalıdır.

Son husus olarak, "Arap olana" yönelik sempatisini gizlemeyen Hamad, modernleşmeyi Batı tipi üretim ve tüketim araçlarının dışında göremedi.

Batı merkezli kapitalist dünyada etkin aktör olabilmek uğruna milyarlarca doların harcandığı projelere girişti. Bu çelişki her tartışmaya açıldığında ise verilen yanıtlar hep kaçamak oldu.

Nitekim Arap misafirinin, "Katar halkının her yıl üretilen bu muazzam miktardaki doğalgaza gerçekten ihtiyacı var mı?" sorusuna Hamad şu cevabı vermişti:

"Üretimin hacmini biz değil, piyasa belirliyor. Bizi diğerlerinden ayıran yönümüz, elde ettiğimiz gelirleri öylece Batı fonlarına yatırmak yerine, ABD liderliğindeki bu dünyanın kuralları çerçevesinde de olsa kontrol altında tutmayı becermemizdir. Günün birinde ekonomide ve güvenlikte Amerika'dan daha güçlü devlet bulursanız, gelin ve bizden yönümüzü değiştirmemizi isteyin!"

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel