Foreign Affairs, İran savaşının ABD'nin 1991 sonrası kurduğu tek kutuplu düzeni sona erdirirken, küresel güç dengelerini de yeni bir döneme taşıdığını belirtti.
YDH- Foreign Affairs dergisinde yayımlanan analizde, 1991 Körfez Savaşı'nın yalnızca Kuveyt'in kurtarılmasıyla sonuçlanan bir askeri operasyon olmadığı, aynı zamanda ABD'nin rakipsiz askeri üstünlüğüne dayanan Soğuk Savaş sonrası uluslararası düzenin temelini attığı belirtildi.
Analizde, bugün İran'la yaşanan savaşın ise bu düzenin sona erdiğini ortaya koyduğu, hassas güdümlü silah teknolojilerinin küreselleşmeyle yaygınlaşmasının büyük güçlerin askeri üstünlüğünü aşındırdığı ve Washington'ın artık askeri gücüyle düşük maliyetli siyasi sonuçlar dayatamadığı değerlendirildi.
1991'de Irak'ın kısa sürede yenilgiye uğratılması, yalnızca ABD'nin askeri kapasitesini değil, uluslararası sistemin işleyişini de değiştirdi. Washington'ın askeri üstünlüğüne duyulan güven; küreselleşmeyi, uluslararası ticareti, tedarik zincirlerini ve görece istikrarlı uluslararası düzeni mümkün kılan temel unsur haline gelirken, İran savaşı bu güvenin artık geçerli olmadığını gösterdi.
Körfez Savaşı tek kutuplu dönemi başlattı
17 Ocak 1991 gecesi başlayan Körfez Savaşı, televizyonlardan canlı yayınlanan ilk yüksek teknoloji savaşı olarak tarihe geçti. Bağdat semalarında yükselen uçaksavar ateşleri ve hedeflerini nokta atışıyla vuran Amerikan mühimmatları, yalnızca yeni bir savaş yöntemini değil, yeni bir uluslararası düzeni de simgeliyordu.
O dönemde Irak, yaklaşık bir milyon askeri, büyük zırhlı birlikleri ve İran-Irak Savaşı'ndan kazandığı tecrübeyle dünyanın en güçlü ordularından biri olarak görülüyordu.
Kuveyt'in işgali ise Saddam Hüseyin'in sıradaki hedefinin Suudi Arabistan olabileceği ve Basra Körfezi petrolünün önemli bölümünü kontrol edebileceği endişesini doğurdu.
Washington'da beklenti hızlı bir zafer değildi. Vietnam Savaşı'nın yarattığı travma hâlâ canlıydı. ABD Senatosu askeri müdahaleye çok az farkla onay verirken, Pentagon ağır kayıplara hazırlık amacıyla bölgeye binlerce ceset torbası gönderdi.
Ancak savaş beklentilerin tam tersine gelişti. Beş haftalık hava harekâtının ardından koalisyon kara birlikleri yaklaşık yüz saat içinde Kuveyt'i geri aldı. Irak ordusu kısa sürede dağıldı; yüz binlerce asker öldürüldü, esir düştü ya da geri çekildi. ABD'nin muharebe kaybı ise yalnızca 147 asker oldu.
Dünyanın en güçlü ordularından biri kabul edilen Irak'ın birkaç hafta içinde çökmesi, ABD'nin askeri üstünlüğünü tartışılmaz hale getirdi. Körfez Savaşı böylece yalnızca Kuveyt'in kurtarılmasıyla sonuçlanan bir operasyon değil, Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu dönemin başlangıcı oldu.
Amerikan üstünlüğü küresel sistemi şekillendirdi
Sovyetler Birliği'nin çözülmesiyle birlikte ABD'nin karşısında askeri, ekonomik ve teknolojik açıdan denk bir rakip kalmadı. Washington aynı anda küresel finansın, ileri teknolojinin ve ittifak sisteminin merkezi haline geldi.
Bu üstünlük yalnızca güvenlik alanını değil, uluslararası ekonomiyi de şekillendirdi. Hükümetler savunma harcamalarını azaltırken yatırımcılar jeopolitik riskleri daha düşük fiyatladı. Şirketler güvenli deniz yollarına güvenerek kıtalar arasında uzanan üretim zincirleri kurdu, stoklarını azalttı ve "tam zamanında üretim" modelini benimsedi.
Soğuk Savaş sonrası düzen dört temel varsayım üzerine inşa edildi. ABD askeri sonuçları kolaylıkla dayatabiliyor, tırmanma üstünlüğünü elinde tutuyor, küresel ticaret yollarının güvenliğini sağlıyor ve Washington'a direnmenin sonuç vermeyeceği kabul ediliyordu.
Uluslararası sistem büyük ölçüde Amerikan askeri gücünün kullanılmasından değil, bu güce duyulan güvenden beslendi. Devletlerin ABD ile savaşmasına gerek kalmadan onun üstünlüğünü kabul etmeleri bile mevcut düzenin sürmesini sağladı.
Avrupa küçülürken Çin yeniden silahlandı
Bu güven ortamı Avrupa'da savunma bütçelerinin küçülmesine ve ekonomik bütünleşmenin hızlanmasına zemin hazırladı. Maastricht Antlaşması'yla Avrupa Birliği'nin temelleri güçlenirken, eski Varşova Paktı ülkeleri de NATO'ya katılarak ABD öncülüğündeki güvenlik mimarisine dahil oldu.
Çin ise aynı savaştan tamamen farklı sonuçlar çıkardı. Pekin yönetimi, Irak ordusunun kısa sürede çökmesini ayrıntılı biçimde inceleyerek büyük kitle ordularının hassas güdümlü silahlar karşısında ayakta kalamayacağı sonucuna ulaştı.
Halk Kurtuluş Ordusu küçültüldü, füze kuvvetleri genişletildi, komuta-kontrol altyapısı yenilendi ve elektronik harp ile bilgi teknolojilerine büyük yatırımlar yapıldı. Bugün ABD'nin Doğu Asya'daki askeri üstünlüğünü zorlayan birçok Çin kabiliyetinin temelinde bu dönüşüm bulunuyor.
Küreselleşme üstünlüğü güçlendirdi, sonra aşındırdı
1990'lı yıllardan itibaren küresel ticaret tarihin en hızlı büyüme dönemlerinden birine girdi. Sermaye, enerji, bilgi ve üretim zincirleri kıtalar arasında serbestçe hareket etmeye başladı.
Ancak aynı süreç, ABD'nin üstünlüğünü uzun vadede aşındıracak teknolojik dönüşümün de önünü açtı.
Bir zamanlar yalnızca gelişmiş orduların erişebildiği yarı iletkenler, hassas sensörler, uydu navigasyon sistemleri, yüksek çözünürlüklü kameralar ve güçlü işlemciler ticari ürünlere dönüştü. Yapay zekâ ve tüketici elektroniğine yapılan yatırımlar, askeri sistemlerin temel bileşenlerini de ucuz ve erişilebilir hale getirdi.
Bugün sıradan bir akıllı telefonun işlem gücü bile 1991 Körfez Savaşı'nda kullanılan birçok askeri sistemden daha yüksek seviyeye ulaştı. Ticari uydular, navigasyon sistemleri ve açık kaynaklı yazılımlar geçmişte yalnızca büyük devletlerin sahip olduğu kabiliyetleri geniş ölçekte erişilebilir hale getirdi.
Bu dönüşümün en dikkat çekici örneklerinden biri İran'ın Şahid-136 insansız hava aracı oldu. Büyük ölçüde ticari elektronik parçalar kullanılarak geliştirilen sistem, düşük maliyetle hassas vuruş yapabilen yeni nesil silahların sembolüne dönüştü.
Akıllı telefonları geliştiren, bataryaları ucuzlatan ve yapay zekâyı büyüten aynı küresel teknoloji ekosistemi, daha zayıf devletlerin ve devlet dışı aktörlerin askeri kapasitesini de önemli ölçüde artırdı.
Küreselleşme büyük güçleri daha kırılgan hale getirdi
Küreselleşme yalnızca hassas savaş teknolojilerini yaygınlaştırmadı. Aynı zamanda büyük ekonomileri birbirine daha bağımlı ve güvenlik krizlerine karşı daha hassas hale getirdi.
Üretim zincirlerinin farklı kıtalara yayılması ve "tam zamanında üretim" modeli maliyetleri düşürdü; ancak tek bir bölgede yaşanacak aksamanın dünyanın öbür ucundaki ekonomileri etkileyebileceği kırılgan bir yapı da ortaya çıktı.
COVID-19 salgını sırasında yarı iletken üretiminde yaşanan aksaklıkların otomotivden elektroniğe kadar birçok sektörü durma noktasına getirmesi bu bağımlılığı gözler önüne serdi.
2024 ve 2025 yıllarında Yemen'deki Ensarullah hareketinin Kızıldeniz'deki ticaret yollarına yönelik saldırıları ise askeri açıdan daha zayıf görülen aktörlerin bile küresel ekonomiye milyarlarca dolarlık maliyet yükleyebileceğini gösterdi.
Büyük denizcilik şirketleri gemilerini Ümit Burnu üzerinden dolaştırmak zorunda kaldı. Sefer süreleri uzadı, sigorta primleri yükseldi ve taşımacılık maliyetleri arttı.
Küreselleşme böylece önce ABD öncülüğündeki uluslararası düzeni güçlendirdi, ardından aynı teknolojileri ve üretim kapasitesini dünyanın geri kalanına yayarak bu düzenin sürdürülmesini çok daha maliyetli hale getirdi.
İran savaşı yeni dönemin simgesi oldu
Bu dönüşümün en somut örneği İran savaşı oldu.
1991 Körfez Savaşı, hassas güdümlü silahların büyük güçlere düşük maliyetle kesin sonuç alma imkânı sunduğunu göstermişti. Uzun yıllar boyunca hava gücü sayesinde geniş kara işgallerine gerek kalmadan siyasi hedeflere ulaşılabileceği düşünüldü.
İran savaşı ise bu varsayımın artık geçerli olmadığını ortaya koydu.
1991'in sembolü lazer güdümlü bombalardı. Bugünün sembolü ise ticari elektronik parçalarla üretilen düşük maliyetli tek yönlü insansız hava araçları, mobil füze sistemleri ve yapay zekâ destekli hedefleme ağları haline geldi.
Foreign Affairs, İran savaşının Soğuk Savaş sonrasında oluşan bu varsayımları tersine çevirdiğini savunuyor.
İran'ın hedefi ABD donanmasını doğrudan yenmek değildi. Asıl amaç, Amerikan deniz gücünün artık ticaret yollarını eskisi kadar güvenli hale getiremediğini göstermekti.
Bunun için Hürmüz Boğazı'nın tamamen kapatılmasına da gerek kalmadı.
Petrol tankerleri geçişlerini sürdürmesine rağmen savaş risk sigortaları hızla yükseldi, enerji piyasalarında belirsizlik arttı ve deniz taşımacılığı daha pahalı hale geldi.
Modern ekonomilerin yalnızca petrol akışına değil, bu akışın kesintisiz ve öngörülebilir olmasına ihtiyaç duyduğu bir kez daha ortaya çıktı. Güven ortadan kalktığında boğazlar açık kalsa bile ekonomik işlevlerini büyük ölçüde kaybedebiliyor.
Binlerce hedef vuruldu, sonuç değişmedi
ABD ve İsrail savaş boyunca İran'ın radar tesislerini, füze bataryalarını, insansız hava aracı üslerini ve fırlatma noktalarını yoğun biçimde hedef aldı.
Buna rağmen İran mobil sistemlerini dağıtarak, gizleyerek ve yeniden konuşlandırarak saldırı kapasitesini korudu.
Sorun tek tek hedeflerin vurulması değil, geniş bir coğrafyaya yayılan mobil ağların tamamen ortadan kaldırılamamasıydı.
Düşük maliyetli sistemler, yüksek maliyetli platformlara karşı etkili olmaya başladı.
Haziran ayında İran'ın düşük maliyetli bir Şahid insansız hava aracıyla milyonlarca dolar değerindeki bir ABD Apache taarruz helikopterini düşürmesi, bu yeni dönemin en dikkat çekici örneklerinden biri oldu.
Dünyanın en güçlü ordusu bile düşük maliyetli insansız sistemlerden kaynaklanan tehdidi tamamen ortadan kaldıramadı.
İran'ın askeri stratejisi de doğrudan zafer kazanmaktan çok sürekli maliyet üretmeye dayanıyor.
Hizbullah, Irak'taki müttefik gruplar ve Ensarullah gibi ortaklarıyla farklı cephelerde baskı oluşturan Tahran, rakiplerini askeri olarak yenmekten çok ekonomik ve siyasi baskı altında tutmayı hedefliyor.
Körfez ülkeleri, enerji şirketleri, sigorta kuruluşları ve uluslararası yatırımcıların kararlarında İran'ın oluşturduğu risk faktörünü dikkate almak zorunda kalmaları halinde, askeri baskının zamanla siyasi etkiye dönüşebileceği belirtiliyor.
1991 Körfez Savaşı büyük güçlerin hassas silahlarla tartışmalı bölgeleri kolaylıkla kontrol edebileceğini göstermişti.
İran savaşı ise aynı teknolojilerin bu kez büyük güçlerin hareket alanını daralttığını ve tartışmalı bölgelerin kontrolünü çok daha zor hale getirdiğini ortaya koydu.
Yeni büyük rekabetin merkezi Tayvan olabilir
Dergiye göre İran savaşının ortaya çıkardığı tablo Ortadoğu'yla sınırlı kalmayabilir. Aynı dinamiklerin gelecekte Doğu Asya'da, özellikle Tayvan Boğazı'nda da görülmesi mümkün.
Bugüne kadar Tayvan senaryolarında ağırlıklı olarak Çin'in adayı abluka altına alacağı ve Tayvan ekonomisini baskı altına alacağı varsayılıyordu. Ancak son savaş deneyimleri bunun tersinin de mümkün olabileceğini gösteriyor.
Küresel deniz ticaretinin yaklaşık beşte biri Tayvan Boğazı'ndan geçiyor. Çin ekonomisi de dış ticarete ve deniz taşımacılığına büyük ölçüde bağımlı durumda.
Bu nedenle Tayvan'ın, insansız hava araçları, mobil füze sistemleri, ticari sensörler ve yapay zekâ destekli hedefleme ağlarıyla Çin'in deniz ticaretini sürekli baskı altında tutabilecek kapasiteye ulaşabileceği değerlendiriliyor.
Yaklaşık 1.200 kilometre menzile sahip binlerce düşük maliyetli insansız hava aracının konuşlandırılması halinde Şanghay, Ningbo-Zhoushan ve Shenzhen gibi Çin'in en önemli limanları baskı altına girebilir.
Böyle bir senaryoda amaç Çin'in ticaretini tamamen durdurmak değil, deniz taşımacılığına duyulan güveni zayıflatmak olacak.
Kızıldeniz krizinde olduğu gibi birkaç başarılı saldırı ya da sürekli tehdit algısı bile sigorta primlerini yükseltebilir, gemileri alternatif rotalara yönlendirebilir ve küresel ticaret maliyetlerini ciddi biçimde artırabilir.
Çin'in üretim ve ihracata dayalı ekonomik yapısı dikkate alındığında bunun etkileri yalnızca Pekin'le sınırlı kalmayacak, küresel tedarik zincirlerini ve dünya ekonomisini de doğrudan etkileyecektir.
Ticaret yolları yeni jeopolitik mücadelenin merkezine yerleşiyor
Büyük güç rekabetinin giderek stratejik boğazlar ve deniz ticaret yolları etrafında yoğunlaşacağı öngörülüyor.
Tayvan Boğazı, Güney Çin Denizi, Malakka Boğazı, Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı önümüzdeki dönemin en kritik jeopolitik rekabet alanları haline geliyor.
Bu durum küresel ticaretin maliyetini kalıcı biçimde artırabilir.
Savaş risk sigortalarının yükselmesi, deniz taşımacılığının pahalanması, şirketlerin daha fazla stok tutmaya başlaması ve üretim zincirlerini yeniden yapılandırması bekleniyor.
Son otuz yılda verimlilik üzerine kurulan küreselleşme modeli yerini güvenlik kaygılarının belirlediği daha maliyetli bir ekonomik düzene bırakabilir.
Amerikan üstünlüğü artık tek başına yeterli değil
ABD dünyanın en büyük askeri gücü olmayı sürdürüyor. Ancak bu üstünlük artık siyasi sonuçları otomatik olarak garanti etmiyor.
Washington rakiplerini vurabiliyor ve ağır zarar verebiliyor. Buna karşın onları istediği davranışa zorlamak her geçen gün daha güç hale geliyor.
Düşük maliyetli hassas silahlar, insansız hava araçları ve dağınık operasyon ağları, daha zayıf aktörlerin büyük güçlere uzun süreli ekonomik ve siyasi maliyetler yükleyebilmesini mümkün kılıyor.
Bu nedenle yeni dönemin savaşlarında belirleyici unsur rakibi tamamen yenmek değil, onun hareket alanını daraltmak, maliyetlerini yükseltmek ve caydırıcılığını aşındırmak oluyor.
Daha zayıf aktörler açısından da başarı artık büyük güçleri askeri olarak yenmekten değil, onların hedeflerine ulaşmasını engellemekten geçiyor.
Yeni düzenin belirleyicisi maliyet olacak
Modern tarihte büyük güçler ekonomik üstünlüklerini askeri güce, askeri üstünlüklerini de siyasi nüfuza dönüştürerek uluslararası sistemi şekillendirdi.
İkinci hassas savaş devrimi ise bu ilişkiyi tersine çevirmeye başladı.
Küreselleşmenin yaydığı teknolojiler, büyük güçlerin rakiplerine karşı sahip olduğu askeri avantajı azaltırken, daha küçük aktörlerin kritik ticaret yolları üzerinden küresel ekonomiye zarar verebilmesini mümkün hale getirdi.
Böylece uluslararası sistemin geleceği, büyük orduların ne kadar güçlü olduğundan çok, küresel ticaret ağlarının ne ölçüde güven içinde çalışabileceğine bağlı hale geliyor.
Foreign Affairs, 1991 Körfez Savaşı'nın ABD öncülüğündeki tek kutuplu düzeni başlattığını, İran savaşının ise bu düzenin sınırlarını ortaya koyduğunu vurguluıyor. Buna göre, önümüzdeki dönemin temel meselesi büyük güçlerin askeri üstünlüğünü korumasından çok, küresel ekonomiyi ayakta tutan ticaret yollarını giderek artan maliyetlere rağmen güvence altında tutup tutamayacağı olacak.