Suriye adına savaşa kim karar veriyor?

img
Suriye adına savaşa kim karar veriyor? YDH

❝Suriye'nin bu kanlı savaşa sürüklenip sürüklenmeyeceğine gerçekte kim karar veriyor, bu maceranın ülkeye faturası ne olacak ve bu karanlık kararı imzalama yetkisi kime aittir?❞




Halil el-Kadi

YDH ― El-Khanadeq gazetesinde yer alan makale, Suriye'de güvenlik kurumlarının yeniden yapılandırılması ile Lübnan'a yönelik olası askerî senaryoların birbirinden bağımsız süreçler olmadığını, aksine dış politikada kullanılacak bir müdahalenin hazırlık aşamaları olabileceğini vurguluyor.

✱✱✱


Bugünkü Suriye tablosunun en tehlikeli yönü, Lübnan'a olası bir Suriye müdahalesinin tartışılması değil, aksine bu müdahaleye zemin hazırlayan süreçtir: Böyle bir adım atıldığında, bunun zorunluluktan doğan millî bir karar gibi görünmesini sağlayacak siyasi ve güvenlik ortamının bilinçli olarak örülmesidir.

Ordunun yeniden yapılandırılması, güvenlik aygıtının baştan aşağı düzenlenmesi ve Lübnan'dan yönelen tehditlere dair dozajı artan söylemler, iç iktidar çekişmelerini fersah fersah aşan çok daha büyük bir soruyu önümüze koyuyor:

Kendi kararlarını hür iradesiyle alabilen bir Suriye devleti mi inşa ediliyor, yoksa belirli bölgesel rolleri gözü kapalı yerine getirecek biçimsiz bir otorite mi yaratılıyor?

Son dönemde dolaşıma sokulan bilgileri tekil olaylar olarak değil, birbirini tamamlayan bir bütünün parçaları olarak okumak zorundayız.

Hizbullah'ın Suriye topraklarındaki faaliyetleri, silah ve para kaçakçılığı iddiaları ile bu yapıya bağlı hücrelerin varlığına dair tırmanan suçlamalar, aynı partiyi Suriye yönetiminin doğrudan "düşmanı" ve "tehdidi" ilan eden Amerikan siyasi söylemiyle birebir örtüşüyor.

Bu suçlamaların bir kısmı haklı payı taşıyabilir veya ortaya atılan iddialar fazlasıyla abartılmış olabilir; ancak stratejik meselenin özü her detayı ispatlamaktan ibaret değildir.

Siyasette bir tehdit, sırf gerçek olduğu için değil, siyasi olarak manipüle edilebilir hâle geldiği ölçüde etkisini gösterir.

Senaryonun asıl tehlikeli yüzü de tam bu noktada gün yüzüne çıkıyor.

Lübnan'dan kaynaklandığı varsayılan bir tehdit etrafında bütünlüklü bir güvenlik anlatısı örüldüğünde, suçlama aşamasından eylem safhasına geçmek son derece kolaylaşır: Sınırları güvenceye almak, silahlı şebekeleri takibe koyulmak, silah kaçakçılığının önüne geçmek veya Lübnan topraklarında sınırlı çaplı bir operasyon yürütmek bunlardan sadece birkaçıdır. Bu eylemlerin her biri kamuoyuna bir savaş ilanı olarak değil, kaçınılmaz birer savunma tedbiri şeklinde sunulabilir.

Ne var ki Suriye'nin Lübnan'a adım atması, yalnızca Suriye'nin iç dinamikleriyle sınırlı kalacak yalıtılmış bir olay olmayacaktır.

Lübnan, son derece karmaşık ve hassas bir bölgesel ağın tam kalbinde yer alıyor: Bir tarafta Hizbullah ve İran, diğer tarafta İsrail, üçüncü tarafta ise Amerika Birleşik Devletleri ile çeşitli Arap ve bölgesel aktörler bulunuyor. Dolayısıyla Suriye'nin atacağı sınırlı bir adım bile Şam'ın kontrol sınırlarını fersah fersah aşan topyekûn bir çatışmaya zemin hazırlayabilir. Şam giriş kapısını belki doğru hesaplayabilir, ancak son noktanın nereye varacağını asla garanti edemez.

İşte tam da bu yüzden, Suriye ordusunun yeniden yapılandırılması meselesi, kimin atanıp kimin görevden alındığına dair magazinel haberlerin çok ötesinde bir hayatiyet taşıyor.

Askeri birliklerin yer değiştirmesi, tugayların birleştirilmesi, konuşlanma alanlarının baştan çizilmesi ve kimi birliklerin geleneksel mevzilerinden geri çekilmesiyle ilgili veriler doğruysa, asıl sormamız gereken soru "Askeri hiyerarşi içinde savaşı kim kazandı?" olmamalıdır. Aksine sorulması gereken soru şudur:

Nasıl bir ordu inşa ediliyor?

Yıllar süren yıkıcı bir savaşın ardından ulusal bir orduyu yeniden ayağa kaldırmak anlaşılabilir, hatta zaruri bir durumdur.

Ancak bu yeniden yapılanma süreci, Lübnan ve Irak sınırlarında çatışma rüzgârlarının esmeye başladığı, ülkenin diğer coğrafyalarının ise silahlı çetelere ve güvenlik açıklarına karşı savunmasız bırakıldığı bir dönemde gerçekleşirse, ortada bambaşka bir stratejik hesap var demektir.

Bir ordu, harita üzerinde dilediğiniz gibi kaydırabileceğiniz sayı yığınlarından ve taburlardan ibaret değildir.

Uzmanlık, doğru konuşlanma, saha dinamikleri ve anlık refleks gösterme kabiliyetinden örülü organik bir ağdır. Eğer bu ağ kasıtlı olarak parçalanır veya askeri-güvenlik aygıtının ağırlık merkezi tek bir siyasi odağın mutlak kontrolüne verilecek şekilde bozulursa, biz artık ulusal bir kurumun inşasından çok farklı bir manzarayla, yani ordunun asli işlevinin kökten değiştirilmesiyle karşı karşıyayız demektir.

Suriye'deki iç durumu Lübnan'daki girdaba bağlayan gizli köprü işte tam olarak budur.

Kendi sınırlarının ötesindeki bir maceraya atılmak niyetindeki bir gücün; mutlak surette kontrolü altında tuttuğu bir orduya, her dediğini sorgulamadan uygulayan itaatkâr güvenlik aygıtlarına ve kendi karar mekanizmalarını engelleyebilecek ya da dengeleyebilecek her türlü alternatif güç merkezinin budanmasına ihtiyacı vardır. Bu açıdan bakıldığında, ordunun yeniden yapılandırılması süreci, iç siyasetin bölgesel gelişmelerden yalıtılmış sıradan bir iç meselesi değildir; aksine, atılacak her türlü dış politika adımının önünü açmak için kurgulanmış zorunlu bir hazırlık safhasıdır.

Ancak mesele yalnızca ordunun yapısıyla da sınırlı kalmıyor.

Suriye'nin güvenlik bürokrasisi içinde cereyan eden çatışmalar, çok başlı güç odakları, sınırları birbirine giren yetki alanları ve dış aktörlerle kurulan karmaşık temas hatları hakkındaki fısıltılar, somut kanıtlarla doğrulanmadığı sürece elbette ihtiyatla karşılanmalıdır. Ne var ki bu tür iddiaların bu denli yoğun biçimde piyasaya sürülmesi, en hafif tabirle göz ardı edilemeyecek temel bir siyasi sorunu gözler önüne seriyor: Suriye'de en üst düzey güvenlik iradesi kimin elindedir?

Bu hayati soru, koltuğuna veda eden ya da yeni getirilen kişilerin isimlerinden kıyaslanamayacak kadar önemlidir.

Bir devlet, egemenliğini yalnızca yabancı postalların topraklarını çiğnemesiyle kaybetmez. Egemenliğin sessizce buharlaşması; para, silah, istihbarat ve siyasi desteğin dış odaklar arasında paylaştırılmasıyla, içteki odaklardan birinin tüm yetkiyi tekeline alıp bunu bütün ülkenin ortak iradesiymiş gibi yutturmasıyla başlar.

İşte o an geldiğinde kurumlar birer devlet organı olmaktan çıkar, çıkarların çatıştığı birer aparat hâline gelir.

İşin daha da korkunç yanı, içeriden bakıldığında kaskatı ve yenilmez görünen bu sistemin, dışarıdan bakıldığında son derece kırılgan ve dayanıksız olmasıdır; çünkü bu yapı, kendi iradesiyle kontrol edemediği dış anahtarlara bağımlı kırılgan bir dengeler zinciri üzerine kurulmuştur.

İsrail ise tamamen kendine has farklı bir akılla hareket ediyor, ancak bu hamleler büyük tablonun eksik parçasını mükemmelen tamamlıyor: Güvenlik kavramını komşu coğrafyalara doğru genişletmek ve şartlar olgunlaştığında kalıcı etki alanları veya tampon bölgeler tesis etmek. Suriye ve Lübnan ne ölçüde ufalanıp parçalanırsa, İsrail'in sahadaki geçici fiilî durumları kalıcı gerçekliklere dönüştürme becerisi de o oranda artacaktır.

İşte en can alıcı ve tehlikeli çelişki tam da burada yatıyor.

Suriye, kendi güvenliğini sağlama bahanesinin arkasına saklanarak Lübnan'a müdahale edebilir; ancak günün sonunda bunun kaçınılmaz bedeli Suriye devletinin daha da ufalanması, ülkenin başına yeni ve kanlı bir cephenin belirmesi ve İsrail'e çevresindeki güvenlik mimarisini kendi çıkarlarına göre yeniden tasarlaması için altın değerinde yeni alanlar sunulması olacaktır.

Bu yüzden asıl sorulması gereken soru asla "Suriye ordusu Lübnan'a girecek mi?" değildir.

Asıl sormamız gereken soru şudur:

Bu harekete geçiş kararı tamamen özgür bir Suriye iradesinin eseri mi olacak, yoksa başka başkentlerin dehlizlerinde önceden yazılmış bir senaryonun acı sonu mu?

Eğer bu karar başından sonuna kadar Suriye'ye aitse, o hâlde Suriye halkının bu kararın gizli amaçlarını, sınırlarını ve tetiklenme mekanizmalarını bilmeye hakkı vardır.

Ancak bir devlet para, silah ve dış mihrakların acımasız baskısıyla bir savaşa zorlanıyorsa, bu durum sıradan ve sınırlı bir askerî harekâtın çok ötesine geçer. Bu, o devletin egemenliğinin katıksız bir sınavına dönüşür.

Gerçekten güçlü bir devlet, yalnızca ordusunu sınır ötesine salabilen devlet değildir; aynı zamanda savaş kendi ulusal çıkarlarıyla uyuşmadığında "Hayır" diyebilen, karar yalnızca kendi iradesinden süzülüp geldiğinde ise "Evet" diyebilen devlettir.

Suriye krizinin özünde kaynaması gereken tartışma noktası tam burada noktalanmalıdır: Hangi liderin tahtında kalacağı, kimin haritadan silineceği veya hükümet içindeki hangi hiziplerin bayrağı devralacağı meselesi değildir.

Asıl mesele şudur: Suriye adına karar verme yetkisi kime aittir?

Çünkü herhangi bir ülke için tarih boyunca en tehlikeli an, silahların patladığı an değil; savaş kararının halka millî bir zorunluluk gibi sunulduğu, oysa bu kararın köklerinin, hedeflerinin ve sınırlarının bambaşka odaklar tarafından çizildiği andır.

Bu acı gerçek karşısında artık şu soru geçerliliğini yitirmiştir: Lübnan'a kim giriyor?

Onun yerine şu hayati soru masadadır:

Suriye'nin bu kanlı savaşa sürüklenip sürüklenmeyeceğine gerçekte kim karar veriyor, bu maceranın ülkeye faturası ne olacak ve bu karanlık kararı imzalama yetkisi kime aittir?


Çeviri: YDH