Foreign Affairs: ABD Ortadoğu'dan elini çekmeli

img
Foreign Affairs: ABD Ortadoğu'dan elini çekmeli YDH

Foreign Affairs’teki analiz, İran savaşının ABD'nin Ortadoğu'dan çekilmesi için bir dönüm noktası olması gerektiğini savunurken, Washington'un politikalarının bölgeye istikrar yerine çatışma ve güvensizlik getirdiğini belirtiyor.




YDH- Foreign Affairs yazarı Michael Fuchs, ABD'nin İran'a karşı yürüttüğü savaşı "büyük bir felaket" olarak nitelendirirken, Washington'un son 35 yılda Ortadoğu'da izlediği politikaların, bölgeyi istikrara kavuşturmak yerine daha fazla çatışma, “yıkım ve güvensizlik” ürettiğini vurguluyor.

Analizde, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarının “uluslararası hukuku ihlal ettiği, binlerce sivilin ölümüne yol açtığı ve bölgesel krizi derinleştirdiği” belirtiliyor. Washington'un askeri müdahaleler ve kalıcı üs politikası üzerine kurduğu stratejinin artık yalnızca Ortadoğu'ya değil, ABD'nin “kendi güvenliğine” de zarar verdiği kaydediliyor.

ABD'nin Ortadoğu'daki temel yanılgısı, kalıcı askeri varlığın “bölgesel istikrar sağlayacağı” düşüncesi oldu. Onlarca yıl boyunca sürdürülen bu politika Washington'u sürekli yeni savaşlara sürükledi ve ABD'yi bölgedeki krizlerin “doğrudan tarafı” haline getirdi.

ABD'nin bölgedeki üsleri ve askerleri müttefiklerini korumaktan çok onları ve Washington'u saldırılara açık hale getirdi. İran ve İran destekli gruplar bu askeri varlığı doğrudan hedef alırken, her yeni saldırı ABD'nin daha fazla asker konuşlandırmasına ve yeni askeri müdahalelere yönelmesine gerekçe oluşturdu.

ABD'nin Ortadoğu'daki askeri ağı, 1990-91 Körfez Savaşı sonrasında kalıcı hale geldi. Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgaline karşı kurulan uluslararası koalisyon, Washington'un bölgedeki askeri varlığının dönüm noktası oldu.

Geçici olması beklenen bu konuşlanma zamanla kalıcı bir güvenlik mimarisine dönüştü. Günümüzde ABD'nin Irak, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Bahreyn, Katar ve Kuveyt'te on binlerce askeri bulunuyor.

Washington yönetimleri bu varlığı “enerji akışını korumak, İsrail'i desteklemek, İran'ı çevrelemek ve terör örgütleriyle mücadele etmek” için gerekli gördü. Ancak geçen yıllar, bu stratejinin “istikrar sağlamaktan çok yeni çatışmalar ürettiğini” ortaya koydu.

Yazara göre, 2003'teki Irak işgali Washington'u uzun ve maliyetli bir savaşa sürüklerken, İran destekli silahlı grupların güçlenmesine de zemin hazırladı. Irak'tan çekilmenin ardından IŞİD'in ortaya çıkmasıyla ABD, 2014'te yeniden bölgeye asker göndermek zorunda kaldı.

Afganistan savaşı da benzer şekilde bölgesel istikrarsızlığı büyüttü. ABD operasyonları Pakistan'a taşarken, insansız hava araçlarıyla düzenlenen saldırılar yeni güvenlik sorunları ve toplumsal tepkiler doğurdu.

Savaşların ağır bilançosu

ABD'nin 11 Eylül sonrasında yürüttüğü savaşların bilançosu yalnızca ekonomik kayıplarla sınırlı kalmadı.

Brown Üniversitesi verilerine göre Washington, Afganistan, Irak ve diğer operasyonlara yaklaşık 8 trilyon dolar harcadı. Yaklaşık 3 milyon Amerikalı bu savaşlarda görev yaptı, 15 binden fazla asker ve askeri yüklenici öldü, 1,8 milyon asker ise engelli hale geldi.

Ancak en ağır bedeli bölge halkları ödedi. Doğrudan savaşlarda yüz binlerce kişi yaşamını yitirirken, devlet yapılarının çökmesi nedeniyle milyonlarca insan açlık, hastalık ve zorunlu göçle karşı karşıya kaldı. Yaklaşık 38 milyon kişi yerinden edilirken, savaşların yarattığı toplumsal yıkımın etkileri nesiller boyunca sürecek bir tablo ortaya çıkardı.

Savaşların bilançosu yalnızca rakamlardan ibaret olmadı, anne ve babasını kaybeden çocuklar, evsiz kalan aileler ve normal bir yaşam kurma imkânını yitiren kuşaklar üzerinden çok daha derin insani sonuçlar doğurdu.

Buna karşın Washington, bu politikaların yol açtığı sonuçlar konusunda ciddi bir hesap verme mekanizmasıyla karşılaşmadı.

Otoriter ortaklıklar ve İsrail'e koşulsuz destek

ABD Ortadoğu'daki askeri varlığı yalnızca doğrudan müdahalelerle sınırlı kalmadı, aynı zamanda bölgedeki otoriter ejimlerle kurduğu güvenlik ilişkilerini de güçlendirdi.

Washington Mısır'daki otoriter rejimi destekledi, Suudi Arabistan'ın Yemen'deki savaşına askeri katkı sağladı ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin Sudan iç savaşındaki rolünü kolaylaştırdı.

Birleşmiş Milletler soruşturmaları Sudan'da soykırım niteliğinde eylemler tespit ederken, bu ortaklıklar hem bölge halklarında hem de ABD'ye yönelik tepkileri artırdı.

Bu yaklaşımın en belirgin örneği ise ABD-İsrail ilişkileri oldu.

1990'lı yıllarda İsrail ile Filistin arasındaki Oslo sürecinin çökmesinden sonra Washington'un İsrail'e verdiği destek giderek "koşulsuz bir güvenlik garantisine" dönüştü. Bu süreçte İsrail hükümetleri Batı Şeria'daki yerleşim politikalarını genişletti, fiili ilhak adımları attı ve Filistinlilere yönelik sistematik baskıyı artırdı.

ABD'nin sağladığı askeri ve siyasi destek son yıllarda İsrail'in Gazze'deki saldırılarını sürdürmesine de imkân tanıdı.

Şubat 2026'da ABD'nin İsrail'le birlikte İran'a karşı savaşa katılması ise Washington'un uzun yıllardır sürdürdüğü askeri merkezli Ortadoğu politikasının son halkası oldu.

"ABD bölgeden çekilmeli"

Ortadoğu'daki askeri varlığın hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat yönetimler döneminde sürdürüldüğü, bu nedenle ortaya çıkan tablonun yalnızca tek bir yönetime yüklenemeyeceği belirtiliyor.

Washington, uluslararası insancıl hukukun ağır ihlalleriyle anılan saldırıların tarafı haline geldi.

Yazar, bu politikanın değiştirilmesi ve İran'la kalıcı bir ateşkes sağlandıktan sonra ABD askerlerinin bölgeden çekilmeye başlaması gerektiğini vurguluyor.

ABD’nin önünde, İran savaşı sırasında zarar gören üslerin yeniden inşa edilmesi ve bölgedeki müttefiklere yeni silah satışları yapılması gibi önemli kararlar bulunuyor.

Pentagon içinde daha küçük bir askeri varlığın korunmasını savunan görüşler bulunsa da bunun sorunu çözmeyeceği değerlendiriliyor.

İran'ın son savaşta en az 15 ABD askeri tesisini hedef aldığı hatırlatılırken, askerler bir ya da iki büyük üsse toplansa bile bu üslerin İran ve müttefikleri açısından öncelikli hedef olmaya devam edeceği vurgulanıyor.

Bu nedenle kısmi bir geri çekilmenin Washington'u yine bölgesel krizlerin içine çekeceği, askerlerin korunması için ilave askeri harcamaları zorunlu kılacağı ve ABD'nin güvenlik yükünü azaltmayacağı belirtiliyor.

“Askeri yardım politikası değişmeli”

Yazar, ABD'nin Ortadoğu'dan çekilmesinin bölge ülkeleriyle tüm güvenlik ilişkilerinin sona ermesi anlamına gelmediğini belirtiyor.

Lübnan gibi ülkelerde devlet kurumlarını güçlendirmeye yönelik güvenlik işbirliklerinin sürdürülebileceği, ancak askeri yardım ve silah satışlarının ABD yasaları ile uluslararası hukuka uygun şekilde yürütülmesi gerektiği aktarılıyor.

Ağır insan hakları ihlalleri gerçekleştiren ülkelere silah ve askeri destek verilmesinin Washington'u bu ihlallerin dolaylı ortağı haline getirdiği değerlendirmesi yapılıyor.

Bu nedenle ABD'nin, özellikle İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelere sağladığı askeri yardımları insan hakları kriterlerine bağlaması ve uluslararası hukuku ihlal eden uygulamalara destek vermemesi gerektiği vurgulanıyor.

Washington'un askeri varlığını azaltırken diplomatik, ekonomik ve insani girişimlerini artırmasının “hem bölgesel istikrara hem de ABD'nin uzun vadeli çıkarlarına” daha fazla katkı sağlayacağı iddia ediliyor. Özellikle Filistinlilere yönelik insani yardımların genişletilmesi ve Hürmüz Boğazı'na bağımlılığı azaltacak enerji projelerinin desteklenmesi öneriliyor.

"ABD olmadan bölgesel güvenlik mümkün"

ABD'nin Ortadoğu'daki askeri varlığının sona ermesine karşı çıkanların temel gerekçelerinin enerji güvenliği, İran tehdidi ve İsrail'in korunması olduğu kaydediliyor. Ancak bu risklerin Washington'un mevcut askeri modeli sürdürmesini zorunlu kılmadığı savunuluyor.

ABD yıllardır bölgedeki askeri varlığını enerji akışının güvence altına alınmasıyla gerekçelendiriyor. Ancak İran savaşı sırasında Hürmüz Boğazı'nın kapanması, Washington'un bölgede konuşlandırdığı askeri güçlerin dahi enerji yollarını tamamen koruyamadığını ortaya koyuyor.

Bölge ülkeleri ile İran'ın enerji akışının devamında ortak çıkarlara sahip olduğu, uzun vadede güvenliğin dış güçlerin askeri garantilerine değil, bölgesel diplomasi ve yeni güvenlik mekanizmalarına dayanması gerektiğinin altı çiziliyor.

Körfez ülkelerinin kendi aralarında yeni güvenlik düzenlemeleri oluşturabileceği, Washington'un ise doğrudan askeri koruyucu rol yerine diplomatik ve ekonomik destek sağlayabileceği dile getiriliyor.

Mevcut ABD merkezli güvenlik düzeninin bölgesel istikrar üretmediği, aksine Washington'u sürekli krizlere dahil eden bir yapıya dönüştüğü belirtiliyor.

Bölgesel aktörlerin öncülük edeceği bir sistemin ise gerilimi azaltma ve İran'la diplomatik kanalları güçlendirme açısından daha kalıcı sonuçlar doğurabileceği ileri sürülüyor.

"Terörle mücadele" gerekçesi sorgulanıyor

ABD'nin Ortadoğu'daki kalıcı askeri varlığı, yıllardır "terörle mücadele" gerekçesiyle de savunuluyor. Ancak uzun süreli askeri operasyonların terör tehdidini azaltmak yerine yeni radikal hareketlerin ortaya çıkmasına zemin hazırladığı belirtiliyor.

11 Eylül saldırılarının ardından Washington ağırlıklı olarak askeri yöntemlere yönelirken, Irak ve Afganistan işgalleri ile insansız hava araçları saldırıları bölgedeki öfkeyi artırdı.

ABD'nin çekilmesinin “terör tehdidini” görmezden gelmek anlamına gelmeyeceği belirtilirken, istihbarat paylaşımı, bölgesel ortaklıklar ve gelişmiş gözetleme teknolojileriyle tehditlerin takip edilebileceği vurgulanıyor.

Washington'un yalnızca doğrudan ABD güvenliğini tehdit eden olağanüstü durumlarda, sınırlı hedeflere yönelik operasyonlara başvurması gerektiği savunuluyor.

“İsrail'in güvenliği Washington'a bağlı olmamalı”

İsrail'in güvenliğinin de ABD'nin kalıcı askeri varlığına bağlanmasının yanlış bir strateji olduğu değerlendiriliyor.

Bölgenin en gelişmiş ordularından birine ve nükleer silah kapasitesine sahip olan İsrail'in kendi güvenliğini sağlayabilecek askeri kapasiteye sahip olduğu iddia ediliyor.

ABD'nin koşulsuz desteğinin ise İsrail hükümetlerini daha saldırgan politikalar izlemeye teşvik ettiği, bunun da uzun vadede İsrail'in karşı karşıya olduğu tehditleri artırdığı söyleniyor.

Washington'un askeri yardımları, İsrail'in Filistin topraklarındaki işgal politikasını sona erdirmesi, Filistinlilerle siyasi çözüm arayışına yönelmesi ve İran, Lübnan ile Suriye'ye yönelik askeri saldırıları sınırlandırması gibi şartlara bağlaması gerektiği belirtiliyor.

Bu yaklaşımın yalnızca Filistin sorununun çözümüne katkı sağlamayacağı, aynı zamanda bölgesel gerilimi azaltarak “İsrail'in güvenliğini” de güçlendireceği savunuluyor.

Çin ve Rusya gerekçesi

ABD'nin Ortadoğu'dan çekilmesinin Çin ve Rusya karşısında zayıflık görüntüsü oluşturacağı yönündeki itirazlara da değiniliyor.

Washington'un asıl sorununun küresel ölçekte sınırsız askeri yük üstlenmesi olduğu, Ortadoğu'daki sürekli krizlerin ABD'nin dikkatini ve kaynaklarını daha öncelikli gördüğü alanlardan uzaklaştırdığı belirtiliyor.

ABD'nin Çin ve Rusya ile rekabet edebilmesi için askeri ve diplomatik kapasitesini Asya ve Avrupa'ya yönlendirmesi gerektiği savunuluyor. Ortadoğu'daki uzun süreli savaşların ise bu hedefi zorlaştırdığı ifade ediliyor.

Çin'in Ortadoğu'da ABD'nin yerini alacak kapsamlı bir askeri stratejiye sahip olmadığı, Pekin'in bölgedeki ekonomik ilişkilerini genişletse de doğrudan askeri hakimiyet kurma konusunda temkinli davrandığı aktarılıyor.

Rusya'nın bölgedeki etkisinin de son yıllarda gerilediği, özellikle Suriye'deki gelişmelerin ardından Moskova'nın Ortadoğu'daki askeri ve siyasi kapasitesinin zayıfladığı değerlendiriliyor.

Bu nedenle ABD'nin askeri varlığını azaltmasının otomatik olarak bir güç boşluğu oluşturacağı yönündeki iddiaların abartılı olduğu öne sürülüyor.

ABD kamuoyu ve savaşlar

ABD'nin Ortadoğu'daki uzun süreli savaşları Amerikan kamuoyunda da giderek daha fazla sorgulanıyor.

Searchlight Institute tarafından yapılan araştırmaya göre, Amerikalıların yüzde 62'si ülkenin mümkün olduğunca savaşlardan uzak durmasını isterken, yüzde 33'lük kesim yalnızca ulusal çıkarları doğrudan ilgilendiren durumlarda askeri güç kullanılmasını destekliyor.

Özellikle genç kuşaklar arasında İran savaşına yönelik muhalefetin dikkat çekici seviyeye ulaştığı görülüyor. 18-44 yaş arasındaki Cumhuriyetçilerin yarısından fazlası da 2026'daki İran savaşına karşı çıkıyor.

Bu durum, modern kamuoyu araştırmaları döneminde ABD'nin başlattığı büyük çaplı savaşlar arasında ilk kez bir çatışmanın başlangıç aşamasından itibaren halk desteğinden yoksun kaldığını gösteriyor.

Trump rejimine eleştiri

Donald Trump seçim kampanyalarında Ortadoğu'daki "sonsuz savaşları" eleştirirken, iktidara geldikten sonra İran'a karşı yeni bir savaş başlatması bu söylemle çelişiyor.

Trump rejimi İsrail politikalarını eleştiren kişi ve kurumlara yönelik baskı uyguladı. Üniversitelere yönelik mali yaptırımlar, protestoculara karşı soruşturmalar ve sınır dışı uygulamalar bu politikanın parçası oldu.

Amerikan halkının temel ekonomik sorunlar, özellikle yaşam maliyetiyle mücadele ettiği bir dönemde Pentagon bütçesi 2026 yılında yaklaşık 1 trilyon dolara ulaştı.

Trump rejiminin ise 2027 yılı için bu bütçeyi yaklaşık yüzde 50 artırmayı planladığı, bunun ABD'nin iç sorunları yerine askeri harcamalara öncelik veren bir yaklaşımı yansıttığı belirtiliyor.

"Artık ayrılma zamanı"

ABD'nin “küresel güvenlikte” rol oynamaya devam edebileceği, ancak Ortadoğu'daki mevcut askeri yaklaşımın Washington'un çıkarlarına hizmet etmediği savunuluyor.

On yıllardır süren savaşlar trilyonlarca dolarlık maliyet oluşturdu, milyonlarca insanın hayatını etkiledi ve bölgesel istikrarsızlığı artırdı.

Buna rağmen ABD'nin güvenliği belirgin biçimde güçlenmedi, aksine Washington sürekli krizlere müdahil olan ve yeni çatışma riskleriyle karşı karşıya kalan bir aktöre dönüştü.

Analiz, ABD'nin Ortadoğu'daki askeri varlığını sona erdirmesi, bölgesel sorunlarda askeri müdahale yerine diplomasiye öncelik vermesi ve uluslararası hukukla daha uyumlu bir dış politika izlemesi çağrısıyla sona eriyor.

Washington'un onlarca yıllık askeri angajmanının hem bölge halklarına hem de Amerikan toplumuna ağır maliyetler yüklediği belirtilirken, bölgedeki güvenliğin dış güçlerin sürekli askeri varlığıyla değil, bölgesel aktörlerin diplomasi ve işbirliği yoluyla oluşturacağı yeni bir düzenle sağlanabileceği ifade ediliyor.