❝Böylece tartışmanın ekseni, ‘Bu anlaşma İran’a karşı mı yapıldı?’ sorusundan çıkarak ‘Bölgeyi hangi güvenlik modeli yönetmeli veya bölgenin güvenliği için en uygun model hangisi?’ sorusuna kayıyor.❞
Fatıma es-Samedi
İran, Mekke Savunma Anlaşması üzerinden kendisine karşı geliştirilen "sıfır toplamlı" yorumları boşa çıkarmaya çabalıyor. Zira Tahran yönetimi, bir yandan Suudi Arabistan'ın güvenlik hesaplarında yer aldığını kabul ederken, diğer yandan bu anlaşmanın yalnızca kendisine karşı atılmış bir adım olarak sunulmasına karşı çıkıyor. Bu nedenle konuyu; Yemen savaşı deneyimine, füze ve insansız hava aracı saldırılarına, bölgedeki çalkantılara ve Suudi Arabistan'ın güvenlik ortaklarını çeşitlendirme konusundaki artan ihtiyacına bağlıyor. Böylece bu anlaşma, İran'ın bölgedeki nüfuzuna verilmiş doğrudan bir yanıttan çok, Suudi Arabistan'ın güvenlik anlayışında yaşadığı stratejik dönüşümün bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor.
Tahran merkezli açıklamalar, Mekke Savunma Anlaşması'na yönelik oldukça berrak bir siyasi değerlendirme ortaya koyuyor. Bu değerlendirme, anlaşmanın basitçe "İran karşıtı bir ittifaka" indirgenmesini reddediyor ve meseleyi bölgesel güvenlik mimarisindeki daha geniş çaplı bir dönüşümün parçası olarak ele alıyor. İranlı yetkililerin yaptığı az sayıdaki temkinli açıklamaya göre mesele, yalnızca Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasındaki anlaşmanın doğasından ibaret değil. Aksine konu; Batı Asya'daki yeni güvenlik sistemini kimin şekillendireceği, bu sistemin dar kapsamlı ittifaklara ve dış bağlantılara mı yoksa daha bağımsız ve geniş çaplı bölgesel düzenlemelere mi dayanacağı gibi çok daha büyük bir soruyla bağlantılı.
Mekke Savunma Paktı, özellikle Eylül 2025'te Suudi Arabistan ile Pakistan arasında imzalanan karşılıklı savunma anlaşmasının ve hemen ardından Türkiye'nin bu yapıya dâhil olma eğiliminin ardından, bölgedeki güvenlik ortaklıklarını yeniden şekillendiren gelişkin bir sürecin taçlanmış hâlini temsil ediyor. Paktın kamuoyuna duyurulan çerçevesi, taraflardan birine yönelik herhangi bir silahlı saldırının her üç ülkeye de yapılmış sayılmasını öngörüyor; ortak caydırıcılığa ve savunma iş birliğinin güçlendirilmesine vurgu yapıyor. Bununla birlikte, anlaşma metninin yayımlanmaması ve komuta mekanizmaları, askerî müdahale şartları ile ortak kuvvetler hakkında net bilgilerin bulunmaması göz önüne alındığında, bu paktı tam teşekküllü bir askerî ittifak olarak değerlendirmek için henüz erken.
İran'ın, bu anlaşmaya dair yürütülen "sıfır toplamlı" yorumları boşa çıkarmaya çalıştığı çok açık. Nitekim Tahran, bir yandan Suudi Arabistan'ın güvenlik hesaplarında hesaba katıldığını kabul ediyor, ancak diğer yandan bu durumun atılan adımın tek nedeni olarak sunulmasını reddediyor. Bu yüzden de Yemen savaşı deneyimini, füze ve insansız hava aracı saldırılarını, bölgedeki çalkantıları ve Riyad'ın güvenlik ortaklarını çeşitlendirme ihtiyacının giderek artmasını yeniden gündeme taşıyor. Böylece anlaşma, İran'ın gücüne verilmiş doğrudan bir karşılıktan ziyade, Suudi Arabistan'ın güvenlik perspektifindeki stratejik bir dönüşümün neticesi olarak öne çıkıyor.
Aynı zamanda İran'ın getirdiği bu yorum –Ulusal Güvenlik Konseyi'ne yakınlığıyla bilinen Nour News sitesinde yayımlanan kapsamlı analiz de dâhil olmak üzere– anlaşmadaki İran boyutunu kesinlikle göz ardı etmiyor; aksine konuyu çok daha karmaşık bir çerçevede yeniden konumlandırıyor. Suudi Arabistan'ın finansal ve jeopolitik kapasitesi, Pakistan'ın askerî ve nükleer gücü ile Türkiye'nin askerî tecrübesi ve savunma sanayisi potansiyelinin bir araya gelmesi, anlaşmaya belirgin bir caydırıcılık ve ağırlık kazandırıyor. Buradan hareketle söz konusu makale, anlaşmanın İran'a yönelik güç hesaplamalarını etkileyebileceğini zımnen kabul ediyor. Ancak bu çıkarımdan yola çıkarak, ortada doğrudan Tahran'a karşı kurulmuş bir "İslam NATO'su" veya eksiksiz bir askerî blok olduğu yönündeki iddialara atlanmasını kesin bir dille reddediyor.
İşin en can alıcı noktası ise İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi’nin, doğrudan bu anlaşmaya bir yanıt niteliği taşıyıp taşımadığı kesin olmayan açıklamalarında gizli. Nitekim bu beyanatı sıradan, geçici bir diplomatik refleks olarak okumak eksik kalır; aksine bunu, bölgesel güvenliğe dair alternatif bir İran vizyonunun ilanı şeklinde değerlendirmek gerekir. Erakçi, "X" platformundaki hesabından, "Güçlü İran silahlı kuvvetleri, dünyanın en gelişmiş askerî gücü karşısında hazırlığını, yeteneklerini ve kudretini kanıtlamıştır," ifadelerini paylaştı. Ardından da şu sözleri ekledi: "Müslümanlar birleşip kenetlenerek birbirlerinin yanında durduklarında, kötü niyetli yabancıların dayattığı her türlü zorluğa karşı güçlü ve kararlı bir duruş sergileyebilirler." Bakan, mesajını şu vurucu cümleyle noktaladı: "Artık yalnızca kendimize güvenmenin ve gerçek kardeşlik yolunda ilerlemenin zamanı gelmiştir." Bu okumadan yola çıkıldığında İran'ın mesajının birbiriyle bağlantılı üç temel direğe dayandığını görüyoruz: Caydırıcı kapasitesi yüksek ulusal bir güç inşa etmek, bölge ülkeleri arasındaki iş birliğini körüklemek ve bölgesel güvenliği dış güçlere bağımlı kılma fikrini tümüyle reddetmek. Böylece tartışmanın ekseni, "Bu anlaşma İran'a karşı mı yapıldı?" sorusundan çıkarak "Bölgeyi hangi güvenlik modeli yönetmeli veya bölgenin güvenliği için en uygun model hangisi?" sorusuna kayıyor.
Bakış açısındaki bu eksen kayması tam da İran'ın siyasi duruşuna hizmet ediyor. Şayet Tahran yönetimi bu anlaşmaya doğrudan bir tehdit gözüyle bakarsa, kendini peşinen kuşatılmış veya hedef alınmış taraf konumuna hapsedecek. Ancak meseleyi bölgesel güvenlik mimarisine dair daha geniş çaplı bir tartışmanın parçası olarak sunması, onun bu sistemin inşasında asla es geçilemeyecek bir aktör olarak kendini yeniden tanımlamasına olanak tanıyor. Tam da bu yüzden İranlı siyasiler, ülkelerinin başkalarının güvenliği uğruna feda edilecek bir "nesne" olmadığını; aksine bizzat bölgesel güvenliği üreten ana bileşenlerden biri olduğunu ısrarla vurguluyorlar.
Geldiğimiz noktada, iki farklı güvenlik modeli arasında kıyasıya bir rekabetle karşı karşıyayız. Birinci model, ittifak ağlarına ve belirli ülkeler arasındaki seçiciliğe dayanıyor; kuvvetle muhtemel ki ABD ve diğer dış güçlerle kurulan güvenlik ilişkilerine paralel bir çizgide ilerleyecek. Tahran'ın benimsediği ikinci model ise "iyi komşuluğun" ön koşulu saydığı "bölgesel iç güvenlik" ve "öz yeterlilik" ilkelerinden besleniyor. Hâl böyle olunca, Mekke Anlaşması etrafında kopan fırtınalar yalnızca güç dengeleri üzerine kurulu geleneksel bir askerî restleşme olmaktan çıkıyor ve bizzat "güvenlik" kavramının kendisi üzerinde yürütülen çok daha geniş çaplı bir mücadelenin parçasına dönüşüyor.
Bölgesel güvenliğin temel direkleri
Bu çerçevede İran, bölgesel güvenliğin vazgeçilmez bir temel direği olduğu fikrini savunarak kendi siyasi okumasına güçlü bir meşruiyet kazandırmaya çabalıyor. Nitekim bu yapının içinde İran'ın askerî gücü, daha önce defalarca test edilmiş ve belirleyiciliği kanıtlanmış somut bir gerçeklik olarak duruyor. Tahran kendi konumunu bu şekilde tahkim ederken, Suudi Arabistan'ın güvenlik endişelerine ise çok daha temkinli bir mesafeden yaklaşıyor. Öte yandan, Erakçi'nin verdiği mesaj ile Mekke Anlaşması arasında kurulan bu bağ, bir yönüyle hâlâ siyasi bir çıkarım olma özelliğini koruyor.
Meseleye biraz daha derinlemesine bakıldığında şu gerçeği görebiliriz: İran'ın okuması, bu anlaşmanın önemini hafife almadan onun taşıdığı tehditkâr havayı dağıtmaya çalışıyor. Anlaşmanın bölgedeki güç unsurlarını yeniden dağıttığını elbette inkâr etmiyor; ancak konuyu "güvenlik sisteminin yeniden şekillendirilmesi" bağlamına çekerek meselenin siyasi anlamını kontrol altında tutmayı hedefliyor. Ortada öyle bir formülasyon var ki bu durum, hem Tahran'ın Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan ile gerilimi tırmandırmaktan kaçınmasına zemin hazırlıyor hem de "İran'ı dışlayan hiçbir bölgesel güvenlik düzenlemesi eksiksiz olamaz ve etkisi sınırlı kalmaya mahkûmdur" şeklindeki katı tutumunu perçinliyor.
Pakt asıl önemini, taraf ülkelerin kapasiteleri arasında kurulan nispi entegrasyondan alıyor. Zira Türkiye sahada ciddi operasyonel tecrübesi olan bir ordu ve gelişmiş bir savunma sanayisi sunarken; Pakistan sürece devasa bir askerî insan gücü ve nükleer kapasite katıyor. Suudi Arabistan ise bu denkleme büyük finansal imkânlarını ve hem Körfez hem de Kızıldeniz'deki kritik jeopolitik konumunu ekliyor. Görünen o ki her ülkenin kendine has farklı hesapları var: Pakistan'ın güvenlik öncelikleri temel olarak Hindistan ekseninde şekillenirken, İsrail faktörü Türkiye'nin hesaplarında giderek daha fazla yer kaplıyor. Suudi Arabistan'ın endişeleri ise büyük ölçüde İran ve onunla müttefik olan gruplar üzerinde yoğunlaşıyor.
Suudi Arabistan perspektifinden bakıldığında bu pakt, ABD ile yürütülen mevcut güvenlik ortaklığına kesin bir alternatif olmaktan ziyade, Riyad'ın güvenlik ve caydırıcılık kaynaklarını çeşitlendirme eğilimini yansıtıyor. Suudi Arabistan'ın silahlanma, istihbarat ve hava savunma gibi kritik konularda Washington'a olan bağımlılığı, onun Amerikan şemsiyesinden tümüyle kopmasını ihtimal dışı bırakıyor. Ancak Türkiye ve Pakistan ile yürütülecek iş birliği, özellikle kara kuvvetleri ve doğrudan askerî kapasiteler alanında Riyad'a çok değerli, ek bir savunma katmanı sağlayabilir. Dolayısıyla bu anlaşmayı alternatif bir yapıya doğru atılmış kesin bir adımdan ziyade, mevcut güvenlik mimarisini güçlendiren stratejik bir eklenti olarak okumak çok daha doğru olacaktır.
Bir değişken olarak İran
İran, bu anlaşmanın yorumlanmasında hesaba katılması gereken en kritik değişkenlerden biri olarak öne çıkıyor. Kuroş Ahmedi’nin kaleme aldığı bir makaleye göre, paktın tamamen savunma odaklı olduğu ve hedef tahtasına belirli bir ülkeyi oturtmadığı yönündeki resmî vurgular gerçeğin yalnızca bir yüzünü yansıtıyor. Paktın ilan edildiği zamanlama, geçmişte yaşanan askerî gerilimler ve Suudi Arabistan’ın İran destekli gruplardan duyduğu derin endişe; Tahran’ı, bu anlaşmanın kendi ulusal güvenliğine dönük olası yansımalarını bizzat değerlendirmek zorunda bırakıyor. Bununla birlikte, anlaşmaya imza atan bu üç ülkenin önceliklerinin birbirinden farklı olması, ortak bir tehdit algısının geliştirilmesi ve kolektif savunma prensibinin fiilî bir askerî taahhüde dönüşme ihtimali üzerinde ciddi soru işaretleri yaratıyor.
Şayet bu pakt; Mısır, Ürdün ve Körfez ülkeleri gibi yeni aktörlerin katılımına zemin hazırlarsa, taşıdığı önem mevcut üç kurucusunun sınırlarını fazlasıyla aşabilir ve onu çok daha geniş çaplı bir bölgesel güvenlik düzenlemesinin çekirdeği hâline getirebilir. Buna karşılık ABD, tıpkı bölgesel düzenlemeler ile dolaylı Amerikan desteğini harmanlayan geçmişteki bazı ittifak modellerinde olduğu gibi, resmî bir üye olmasa dahi dışarıdan çok etkili bir rol oynamayı sürdürebilir.
Tüm bunlarla birlikte, İran'ın bu anlaşmayı nasıl yorumladığından bağımsız olarak, doğrudan paktın özüne temas eden ve hâlâ cevabını bekleyen bazı temel sorular masada duruyor. Bunların en dikkat çekenleri şunlar:
Üç ülke arasındaki fiilî askerî taahhütlerin doğası nedir? Bir ülkeye yapılan saldırının her üçüne de yapılmış sayılması prensibi kâğıt üzerinde dursa da bu mekanizmanın nasıl hayata geçirileceği henüz aydınlatılmış değil. Bu durum otomatik bir askerî müdahaleyi mi zorunlu kılıyor? Dahası, yaşanacak herhangi bir olayın ortak savunmayı gerektiren bir "saldırı" sayılıp sayılmayacağına kim, nasıl karar verecek?
Bu anlaşma bir kolektif savunma ittifakı mı, yoksa bir savunma iş birliği çerçevesi mi? Bu son derece temel bir ayrım. Çünkü kolektif savunmayı merkeze alan bir taahhüt ile askerî eğitim, silahlanma, istihbarat ve hava savunma gibi alanları kapsayan bir iş birliği arasında dağlar kadar fark var. Operasyonel detayların tamamen kapalı kapılar ardında kalması, anlaşmanın bölgesel güvenlik mimarisi üzerinde yaratacağı etkiye dair yapılan birçok çıkarımı şimdilik aceleci kılıyor.
Pratikte Pakistan'ın "nükleer rolü" tam olarak ne anlama geliyor? Pakistan'ın nükleer silaha sahip olması şüphesiz bu ittifakın en önemli güç unsurlarından biri. Fakat asıl kritik soru şu: Pakistan'ın nükleer şemsiyesinin bu paktla fiilî bir bağlantısı var mı? Suudi Arabistan veya Türkiye için bir "nükleer caydırıcılık garantisi" söz konusu mu, yoksa Pakistan'ın nükleer gücüne yapılan atıflar yalnızca taraflardan birinin askerî kapasitesini tanımlamaktan ibaret sembolik bir hamle mi?
Suudi Arabistan bu anlaşmadan tam olarak ne bekliyor? Yemen savaşının yarattığı hayal kırıklıklarından güvenlik ortaklarını çeşitlendirme çabasına ve İran'a karşı caydırıcılık sağlamaya kadar pek çok muhtemel motivasyondan söz etmek mümkün. Ne var ki bu motivasyonları net bir öncelikler hiyerarşisine oturtmak oldukça güç: Riyad'ın temel hedefi İran mı, Amerikan güvenlik şemsiyesine duyulan güvenin sarsılması mı, Suudi Arabistan'ın stratejik bağımsızlığını inşa etme arzusu mu, yoksa yepyeni "İslami bir güvenlik ekseni" yaratmak mı?
Neden özellikle Türkiye ve Pakistan? Her bir ülkenin kendine has son derece güçlü jeopolitik yönleri bulunuyor; ancak her ikisinin de arka plandaki siyasi hesapları asla göz ardı edilemez. Ankara bu anlaşmadan tam olarak ne umuyor? Ya İslamabad'ın beklentileri neler? Daha da önemlisi, bu iki ülkenin bölgesel tehdit algıları, Suudi Arabistan'ın vizyonuyla gerçekten aynı eksende mi buluşuyor?
ABD bu anlaşmanın neresinde duruyor? Bu, denklemin içindeki oldukça büyük bir boşluk. Eğer bu anlaşma bir yönüyle Suudi Arabistan'ın güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirme politikasının bir uzantısıysa, akıllara şu soru geliyor: Bu durum, Amerikan güvenlik sistemine yeni bir entegrasyon hamlesini mi, yoksa o sistemden görece bir kopuşu ve bağımsızlığı mı temsil ediyor? Bunun da ötesinde, Türkiye ve Suudi Arabistan'ın askerî kapasitelerini; Batı dünyasıyla kurdukları o derin askerî ve silahlanma ağından tamamen koparıp bağımsız düşünmek mümkün mü?
Üç ülke, tehdit kaynaklarının tanımlanmasında temelde hemfikir mi? Sonuçta Riyad'ın hayati bir tehdit olarak algıladığı herhangi bir durumu Ankara'nın veya İslamabad'ın da aynı şiddette tehdit olarak görmesi gerekmiyor. Hâl böyleyken, sahadaki bu farklı çıkarların ortak bir savunma doktrinine dönüşüp dönüşemeyeceğini net bir şekilde analiz etmemize imkân tanıyan yeterli veri henüz elimizde yok.
Anlaşmadaki İran boyutunun sınırları nereye uzanıyor? İmza atan ülkelerin hiçbiri bunun doğrudan İran'a karşı kurulmuş bir ittifak olduğunu dile getirmiyor; hatta İran'ın bizzat kendisi de anlaşmanın bu şekilde okunmasına karşı çıkıyor. Ancak buradaki sis perdesi, ancak İran'ın bu üç ülkenin siyasi hesaplarındaki gerçek ağırlığını ortaya koyan somut göstergeler belirdiğinde aralanacak. Paktın "sadece İran'a karşı yapılmadığını" söylemek, İran'ın bu oluşumun arkasındaki en temel motivasyonlardan biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
İran'ın "öz yeterliliğe dayalı bölgesel güvenlik" kavramıyla kastettiği şey tam olarak ne? Ortaya atılan bu "İran alternatifinin" kurumsal yapısı bugüne dek netleştirilebilmiş değil. Böylesi bir yapıya kimler dâhil olacak? Bu model; Körfez ülkelerini, İran'ı, Türkiye'yi, Irak'ı ve Pakistan'ı aynı çatı altında mı toplayacak? Anlaşmazlıklar çıktığında hangi çözüm mekanizmaları devreye girecek? Ve bölgedeki diğer ülkelerin bu modele bel bağlamasını sağlayacak somut garantiler neler olacak?
Bölge ülkeleri, İran'ın savunduğu bu kolektif güvenlik vizyonunu ve "kendisini dışarıda bırakmanın imkânsız olduğu" fikrini kabullenebilir mi? İran'ın bölgede es geçilemez bir aktör olması, diğer ülkelerin onu doğrudan ve otomatik olarak bir güvenlik ortağı veya "garantör" olarak kabul edeceği anlamına gelmiyor. Zira böylesi bir güven seviyesine ulaşabilmek, İran ile komşuları arasında doğrudan yürütülecek ve uzun soluklu bir diyalog zeminini zorunlu kılıyor. Tahran yönetimi şu sıralar Suudi Arabistan ile tam da bu eksende görüşmeler yürütüyor olsa da sarf edilen bu çabaların başarıyla taçlanacağına dair göstergeler henüz ufukta belirmiş değil.
Sonuç
İran’ın bu anlaşmaya yönelik sergilediği tutum, basitçe bir savunma paktını analiz etme veya yorumlama gayretinden ziyade; gelecekte şekillenecek bölgesel güvenlik mimarisindeki kendi konumunu kararlılıkla savunma çabasıdır. Nitekim verilmek istenen temel mesaj aslında oldukça nettir: Mekke Paktı, bölgedeki güç dengelerinin yeniden şekillenmesi adına kritik bir adım olabilir; ne var ki tek başına istikrarlı bir güvenlik sistemi inşa etmeye veya İran’ı izole etmeye asla yetmeyecektir. Hâl böyle olunca, gelecekte yaşanacak rekabet yalnızca ordular ve askerî ittifaklar üzerinden yürümeyecek; aksine iki farklı vizyon arasında kıyasıya bir mücadeleye sahne olacaktır. Bu vizyonlardan ilki dış ortaklara ve ittifaklara dayalı bir güvenlik anlayışını temsil ederken; ikincisi, İran’ın bizzat kendisini kurucu temel direklerinden biri olarak konumlandırdığı "bölge içi" bir güvenlik yaklaşımını savunuyor.
İran, ortaya koyduğu bu söylemle "Tahran yönetimi, Mekke Anlaşması'nın nasıl okunmasını istiyor?" sorusuna oldukça tatmin edici bir yanıt veriyor. Fakat Tahran'ın inşa ettiği bu anlatı, çok daha hayati olan bazı soruları cevapsız bırakıyor: "Bu anlaşma gerçekte neden hayata geçirildi?" ve "Anlaşmaya imza atan her bir ülke masadan tam olarak ne umuyor?" Ancak bu soruların vereceği net cevaplar sayesinde, bölgenin güvenlik mimarisinde gerçekten de iki farklı model arasında kıyasıya bir rekabet yaşanıp yaşanmadığını tespit etmek mümkün olabilecektir.
Tüm bu veriler ışığında Mekke Paktı'nın asıl önemi, salt askerî güç dengelerinde yarattığı sarsıntıda değil; aynı zamanda bölgesel güvenlik yapısının gelecekteki silüetini şekillendirme potansiyelinde yatıyor. Üye ülkeler arasındaki askerî taahhütlerin sınırlarının nereye uzanacağı, paktın yeni aktörlerle genişleme ihtimali, ABD'nin bu denkleme nasıl yaklaşacağı ve tüm bunların İran üzerindeki yansımaları gibi temel sorular hâlâ aydınlatılmayı bekliyor. Üstelik bu pakt, tam merkezinde son derece kritik bir paradoksu da beraberinde getiriyor: Kolektif caydırıcılığın bu denli güçlendirilmesi, savaş ihtimallerini dizginleyerek diplomasiye mi alan açacak; yoksa bölgedeki kutuplaşmayı ve gerilim riskini tırmandıracak rakip güvenlik bloklarının doğmasına mı zemin hazırlayacak?
Çeviri: YDH