"İsrail hiçbir zaman yalnızca ordusu olan sivil bir devlet olmadı; özü itibarıyla devlet zırhına bürünmüş askeri bir proje olarak kaldı."
YazanYahya Debbuk
YDH - İsrail siyasal aklı, siyaseti barışçıl bir müzakere aracı olarak değil, savaşın ve güvenlikçi doktrinin farklı yöntemlerle sürdürüldüğü bir zemin olarak kurguladı. Geçmişte imzalanan Camp David ve Oslo gibi barış antlaşmaları dahi kalıcı bir uzlaşı arzusundan ziyade, güç dengeleri ve cepheleri tahkim etme gayesiyle şekillenen taktiksel askeri hesapların ürünü. El-Ahbar gazetesi yazarı Yahya Debbuk'un değerlendirmesine göre Jabotinsky’nin "Demir Duvar" anlayışından Ben-Gurion’un orduyu toplumun merkezine yerleştiren devletçilik modeline uzanan bu yapı, savaşı ve daimi olağanüstü hali meşruiyetin ana kaynağı haline getirdi.
Prusyalı askeri teorisyen Carl von Clausewitz’in meşhur "Savaş, politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir" aforizması, İsrail örneğinde neredeyse tam tersine dönüyor; zira burada siyaset, savaşın başka yöntemlerle sürdürülmesinden ibaret.
İsrail açısından savaş -geçmişte olduğu gibi bugün de- neyin meşru neyin yasak olduğunu tayin eden, kamusal hayatın ritmini belirleyen temel unsur konumunda. İsrailli seçmen ise her türlü mülahazayı bir kenara bırakıp her şeyden önce çatışmayı nasıl idare edeceğini bilen liderleri tercih etmeye hiç olmadığı kadar meyyal; Knesset ise adeta askerler ile aşırılıkçıların başını çektiği bir harekât merkezini andırıyor.
Aslında bu durum büsbütün yeni de sayılmaz. Birbirini izleyen İsrail hükümetleri, daimi olağanüstü hal rejimini besleyip ondan nemalandı; süregelen çatışma ortamını safları sıklaştırmak, muhalefeti susturmak, kimlik ve sosyal adalet taleplerini ulusal güvenlik kisvesi altında bastırmak için kullandı.
Nitekim İsrail siyaseti, bugün Binyamin Netanyahu örneğinde görüldüğü üzere, "devletin", Siyonist projenin ve bizzat lider kadrosunun meşruiyetini yeniden üretmek adına her daim yeni muharebe sahalarının arayışı içinde oldu.
Mısır ve Ürdün ile imzalanan barış antlaşmaları hatırlatılarak bu yaklaşıma itiraz edilebilir; fakat hakikat şudur ki bu mutabakatlar, özü itibarıyla daimi savaş doktriniyle bütünüyle uyumludur.
1979’da imzalanan Camp David, ihtilaf sayfasını bütünüyle kapatma arzusundan değil, soğuk askeri hesapların neticesinde doğdu.
Zira Tel Aviv, Mısır cephesinde savaşı sürdürmenin maliyetinin kendi imkânlarını aştığını; muharebe gücünü diğer cephelere kaydırabilmek için Mısır tehdidini bertaraf etmesi gerektiğini kavramıştı. Bu antlaşmayı imzalayan Menahem Begin meslekten asker olmasa da, aynı güvenlikçi zihniyetin bir ürünüydü.
"İsrail Devleti" ilan edilmeden önce terör örgütü İrgun’u yönetmiş, tüm siyasi serüveni boyunca güç mantığını içselleştirmişti.
Dolayısıyla attığı adımlar, söz konusu şablondan asla sapmadı. Ürdün’le akdedilen Vadi Araba Antlaşması ise İsrail lehine bozulan güç dengesinin ve Ürdün’ün İsrail iradesine neredeyse bütünüyle boyun eğişinin gölgesinde hayata geçti.
Oslo Anlaşması bile gerçekte geçici bir güvenlik düzenlemesinden öteye gitmiyordu; zira ne yerleşimlerin durdurulmasını ne de işgalin sona erdirilmesine dair bir takvimi içeriyordu.
Dahası, Yitzhak Rabin’in suikasta uğramasının ve güvenlik bürokrasisinin bu anlaşmayı kendi savaş denklemiyle çelişkili bulmasının hemen ardından, hızlanan yerleşim hamlelerinin kılıfına dönüştü.
Dolayısıyla bu antlaşmaları imzalayan yahut kökleştirmeye çalışanların ekseriyetinin eski askeri liderler olması tesadüf değildir: Eski Genelkurmay Başkanı Yitzhak Rabin’den yine eski bir genelkurmay başkanı olan Ehud Barak’a, hatta Gazze Şeridi’ni elde tutmanın anlamsız bir güvenlik yükü olduğunu anlayıp muharebe haritasını yeniden çizmek isteyen bir general sıfatıyla oradan çekilen Ariel Şaron’a kadar uzanan bir çizgidir bu.
Bu köklü refleksi kavramak için Ze'ev Jabotinsky’nin 1923’te yayımlanan "Demir Duvar" makalesine dönüp bakmak gerekir.
Jabotinsky, Arapların bir Yahudi çoğunluğu ancak delinemez bir askeri güç karşısında kabullenebileceğini savunmuştu.
Bu fikir, sonraları Likud’un ve bugünkü iktidar sağının neşet ettiği Revizyonist Siyonizm akımının ana ilham kaynağı haline geldi.
David Ben-Gurion ise "Mamlahtiyut" (devletçilik) anlayışıyla orduyu ulusun kurucu ve kapsayıcı omurgasına dönüştürerek bu mantığı fiiliyata döktü. Ordu hem okul, fabrika ve üniversite hem de toplumsal entegrasyonun yegâne kapısıydı; her İsrailli tam bir vatandaş olabilmek için bu çarktan geçmek zorundaydı.
Ben-Gurion’un bu anlayışı yerleştirmek uğruna, Siyonist milislere değerli silahlar taşıyan Altalena gemisini -milislere güç kazandırıp orduya paralel bir yapıya evrilmelerini engellemek adına- topa tutmaktan dahi çekinmediğini anımsatmak gerekir.
Esasında İsrail, doğal ve yerleşik sınırlardan yoksun doğdu ve daimi bir genişleme hali içinde varlığını sürdürdü. Doğası gereği yerleşimci bir sömürge devleti olması, savaşın her daim onun varlık koşulu kalacağı anlamına geliyor.
Üstelik Siyonist projenin öncüleri, Nazi suçlarının Yahudilerde yarattığı travmayı kalın bir kültürel ve psikolojik katmana, "Bir daha asla" şiarında somutlaşan çelikten bir doktrine dönüştürerek İsrail’in kendi güvenliğini tesis etmek için yalnızca kaba kuvvete dayanmasını sağladı.
Bu inanç; savaşları meşrulaştıran, uzlaşı zeminini çürüten ve barışa yönelmeyi bir tür ihanet sayan kültürel ve siyasi bir yapıya evrilirken, bu fasit daireyi kırmaya çalışan marjinal akımların hiçbiri muvaffak olamadı.
Bu rota, 7 Ekim 2023 hadiseleriyle tepe noktasına ulaştı; söz konusu gelişmeler, kurucu yapıyı bizzat İsraillilerin gözü önünde çıplak bıraktı ve mutlak güvenlik efsanesinin bütünüyle çöküşünü imledi.
Fakat verilen karşılık, kolektif bilinci şekillendiren doktrinin stratejik muhasebesini yapmak yerine, daha fazla şiddete başvurmak ve çok cepheli, topyekûn bir imha savaşına girişmek oldu. Hasılı bugün tanık olduğumuz tablo, bir asır önce başlayan sürecin nihai durağıdır.
Zira İsrail hiçbir zaman yalnızca ordusu olan sivil bir devlet olmadı; özü itibarıyla devlet zırhına bürünmüş askeri bir proje olarak kaldı.
Bu hakikat; ister sol ister sağ, ister dindar ister seküler kadrolar tarafından yönetilsin, İsrail’in sergileyeceği her türlü tutum değişikliğinin stratejik değil, yalnızca taktiksel kalacağını gösteriyor.
Çeviri: YDH
