Son Dakika
İnşa

Direnişin anlatısına dair bir okuma

24 Ağustos 2026 21:28 Bu sayfayı yazdır Şeyh Ali Cabir

"Direniş yalnızca Güneyi değil, bütünüyle Lübnan’ı ve bölgeyi İsrail’in yayılmacı tehdidinden, bilhassa Netanyahu’nun bugüne dek gerçekleştirmeyi başaramadığı 'Büyük İsrail' hülyasından korumuştur."

Direnişin anlatısına dair bir okuma
Direnişin anlatısına dair bir okuma YDH
Yazı boyutu
100%
11 dk okuma
YDH - Hizbullah Merkez Konseyi Üyesi Şeyh Ali Cabir, 7 Ekim 2023 sonrası süreçte Direniş’in benimsediği stratejik kararları, yaşanan lider kayıpları ve sonrasındaki toparlanma evresini ele alıyor. Şeyh Cabir; Gazze’ye verilen desteğin gerekçelerini açıklıyor, Hasan Nasrullah suikastı sonrası yaşanan kırılmayı ve Naim Kasım liderliğinde komuta kademesinin yeniden inşasını detaylandırıyor. Cabir, Lübnan iç siyasetindeki sağ kesimin pasif tutumuna da tepki göstererek Direniş’in Lübnan’ın varlığı ve egemenliği için vazgeçilmez bir milli kalkan olduğunu vurguluyor.

Direniş karşıtı söylem karşısında hakikatin kendi anlatısını kayda geçirmek, vizyonu netleştirmek, neticeleri ve işlerin vardığı noktayı sağlıklı değerlendirmek adına, 7 Ekim 2023’ten bu yana yaşanan en belirgin hadiseleri ve olguları gözden geçirmek elzemdir:

7 Ekim 2023’te, Gazze’deki Filistin halkının meşru hakkı olarak Aksa Tufanı harekatı başladı. Bu adım; yaklaşık 15 yıldır süren abluka, aç bırakma politikası, suikastlar, katliamlar ve yıkımların ardından geldi. Tüm bunlar, Filistin halkını ve davasını tehdit eden yavaşlatılmış bir ölüme dönüşmüştü.

Aksa Tufanı, İsrail varlığının içinde derin bir şok dalgası yarattı, karşısına varoluşsal bir meydan okuma çıkardı ve Netanyahu hükümetinin fiyaskosunu ifşa etti. Bu durum, güvenlik doktrininin değişmesine ve Siyonist varlığın "varoluşsal tehdit" psikolojisi altında hareket etmesine yol açtı.

Bu yönelim; ABD’nin İsrail’e verdiği tam destek, çoğu Batılı devletin arka çıkması ve bilhassa normalleşme sürecindeki bazı Arap hükümetlerinin suç ortaklığıyla tahkim edildi.

Gazze’ye yönelik saldırganlığın tırmanması karşısında Lübnan’daki direnişin önündeki seçenekler sınırlıydı: Ya genel tutumun yansıttığı gibi olan biteni tribünden izlemek; ya tek bir düşmana karşı tek bir savaş olduğu kabulüyle Filistin direnişinin yanında savaşa bütünüyle dahil olmak; yahut belirli bir plan dahilinde Gazze’ye destek vermekti.

Bu son seçenek; bilhassa Şeb’a Çiftlikleri başta olmak üzere Lübnan’ın işgal altındaki topraklarındaki İsrail mevzilerini hedef alarak İsrail ordusunu kuzey cephesinde meşgul etmeyi ve böylece Gazze üzerindeki baskıyı hafifletmeyi esas alıyordu.

Gazze’deki katliamlar ve Filistin halkının maruz kaldığı derin mezalim karşısında seyirci kalmak mümkün değildi; zira bu, dini, ahlaki ve insani mükellefiyetlerle taban tabana zıttı.

Oysa Direniş ve Hizbullah, bu müdahalenin Lübnan sağ kanadından geniş itirazlarla karşılaşacağının farkındaydı.

Zira ortada vizyon ve duruş bakımından köklü bir zihniyet ayrılığı vardı: Sağ kesim kendini Batı’ya daha yakın görüyor, düşman İsrail'le yapısal bir sorunu bulunmuyor ve Filistin davasını önceliklerinin merkezine koymuyordu. Direniş ise İsrail’i vatanı, varlığı, toprağı ve insanı tehdit eden bir düşman olarak telakki ediyordu.

Hizbullah’ın siyasi ve askeri liderliği, Gazze savaşına müdahalenin sınırlarını masaya yatırdı. Kendini İsrail’e karşı bir direnç modeli, Lübnan’ın müdafii ve bölgedeki direniş güçlerinin hamisi olarak konumlandıran Direniş’in, bu mantık gereği sessiz kalması düşünülemezdi; üstelik Lübnan topraklarının bir kısmı hala işgal altındayken ve İsrail tehdidi sürerken.

Liderlik kademesinde görüşler iki ana eğilime ayrıldı:

İlk eğilim -ki Gazze liderliğinin benimsediği çizgiydi- fırsatın değerlendirilmesini ve hazırlanmış askeri planlar uyarınca cephenin açılmasını savunuyordu. Bu adım savaşı "Direniş Ekseni"ni de kapsayacak nihai ve belirleyici bir hesaplaşmaya dönüştürebilir; Siyonist varlığa sonunu getirecek ya da en azından onu büyük ölçüde felç edecek ölümcül bir darbe indirmek için tarihi bir fırsat olabilirdi.

Bu görüşü savunanlar, Arap ve İslam halklarının Gazze muharebesine yönelik heyecan ve sempatisi ile İsrail yönetimindeki büyük kafa karışıklığı gibi birçok sebepten ötürü siyasi atmosferi ve şartları son derece elverişli görüyordu.

İkinci eğilim ise daha temkinliydi. Topyekun bir savaşın şartlarının henüz olgunlaşmadığını, ayrıca iç dengeleri ve Direniş tabanını tehdit edebilecek tepkileri hesaba katıyordu.

Bu sebeple Lübnan topraklarındaki işgalci mevzilerini hedef alan sınırlı bir çatışmayı ve İsrail’in tırmandırma adımlarıyla orantılı, hesaplı bir mukabeleyi öneriyordu.

Böylece düşman, tüm gücünü Gazze’ye yığmaktan alıkonarak kuzeyde meşgul edilecekti. Şehit Seyyid Hasan Nasrullah’ın benimsediği görüş de buydu. Neticede bu ikinci yaklaşım ağır bastı ve tatbik edildi.

İsrail askeri istihbaratı, orduyla eşgüdüm halinde, önce saha komutanlarını, ardından birinci ve ikinci kademe liderleri hedef alan bir dizi suikastı devreye soktu; buna paralel olarak çok sayıda füze ve savunma tesisini vurdu.

Bu darbeler eylül ayında, Direniş’in Genel Komutanı Seyyid Muhsin Şükür ve Rıdvan Birliği Komutanı İbrahim Akil’in suikastıyla zirveye ulaştı.

Hizbullah’ın güvenlik birimlerinin ulaştığı sonuca göre bu operasyonlar, öncelikle teknolojik tabanlı bir güvenlik açığına ve farklı evrelerde yapılan güvenlik hatalarına dayanıyordu.

Bu sistemli, hızlı ve baskın saldırılar, tabiatıyla Direniş’in bazı kabiliyetlerinde gerilemeye yol açtı; komuta-kontrol mekanizmasını ve ardışık darbeleri göğüsleme süreçlerini sarstı. Nihayet 27 Eylül 2024’te düşman, Hizbullah Genel Sekreteri Şehit Seyyid Nasrullah’a suikast düzenledi.

Bu saldırı, sürecin tepe noktasını oluşturdu ve Direniş için adeta bel kırıcı bir darbe oldu. Birkaç gün sonra düşman, yeni Genel Sekreter Seyyid Haşim Safiyyüddin’i ve aynı mekanda kendisiyle toplantı halinde bulunan bazı askeri liderleri de şehit etti.

Bu hadiseler, Direniş tabanında ve Şii toplumunda daha önce emsali görülmemiş bir hüzün dalgasına, pek çok kesimde ise yılgınlık ve kırılma hissine yol açtı.

O günlerde şu çetin soru belirdi: "Hizbullah ve Direniş bitti mi? Bu ağır yükü sırtlayıp en az kayıpla mücadeleyi kim sürdürebilir?" Hizbullah ve Emel Hareketi mensuplarından oluşan Direniş tabanı, Güneyden, Bekaa’dan ve Dahiye’den[1] tarihin en ağır göç ve sürgün dönemlerinden birini yaşarken, bu çapta bir sorumluluğu üstlenebilecek yeni bir liderliğin çıkabileceğini kimse öngöremiyordu.

Fakat sahnede, Şehit Seyyid Nasrullah’ın yaklaşık otuz yıllık süreçte tahkim ettiği temel sacayakları hala yerli yerinde duruyordu: Şii saflarının vahdeti, siyasi müzakere ve çözüm arayışları için "Büyük Kardeş" Meclis Başkanı Nebih Berri’ye tam yetki verilmesi, Direniş’in ve toplumsal tabanının korunması ve Lübnan’ın müdafaası.

İşte bu ilkeler, Hizbullah’ın yeni Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım’ın liderliğini üzerine kurduğu temeli teşkil etti; hem de bir direniş hareketinin liderinin devralabileceği en çetin şartlarda.

Üstelik Netanyahu’nun savaştan zaferle çıktığını iddia ettiği, Ortadoğu’nun çehresini değiştirdiğini ve "Büyük İsrail" projesini canlandırdığını ilan ettiği kıyasıya bir savaşın tam ortasında...

Şeyh Naim Kasım, görevdeki ilk on gününü şartların ağırlığı, sorumluluğun büyüklüğü ve "Nasıl ve nereden başlamalı?" sorusunun getirdiği derin tereddüt sebebiyle "sarsıntı günleri" (eyyamü’z-zelzele) olarak nitelendirir. Fakat teşkilat yapısı, bilhassa askeri kanat, kısa sürede toparlandı.

Yeni liderlik komuta-kontrol mekanizmasını tahkim etmeyi başardı ve saldırganlığa karşılık vermek ve Lübnan’ı savunmak amacıyla Uli’l-Be’s Muharebesini ilan etti[2].

Şeyh Kasım, cesaret, idarecilik ve basiret başta olmak üzere sergilediği hızlı liderlik kabiliyetiyle kendi tabanını, hatta kendisini yakından tanıyanları dahi şaşırttı.

Direniş savaşçıları Hıyam, Aytarun, Kefr Kila, Adeyse, Blida ve sınır hattı boyunca uzanan köylerde çetin muharebelere girişirken, liderlik süreci dirayetle yönetti. Direnişçiler, İsrail ordusunun bölgeye beş seçkin tümen yığmasına rağmen sahada nihai bir ilerleme kaydetmesine engel oldu.

Ödenen bedel şüphesiz çok ağırdı; ancak düşmanı saldırganlığı durdurmaya mecbur kılmak için bu kaçınılmazdı. 27 Kasım 2024’te kapsamlı bir ateşkes ve 1701 sayılı kararın uygulama mekanizması üzerinde uzlaşı sağlandı.

O gün "Şii İkilisi" (Hizbullah - Emel), Güneyin güvenliğini sağlama ve imzaladığı anlaşmayı tatbik etme sorumluluğunu Lübnan hükümetine yükleme konusunda anlaştı. Hizbullah da Litani Nehri’nin güneyindeki vazifesinde Lübnan ordusuyla azami ölçüde işbirliği yaptı.

Ne var ki "Büyük İsrail" ve "Yeni Ortadoğu" sloganları atan Netanyahu, ordusunun hareket alanını sınırlandırmaya niyetli değildi.

Anlaşmanın garantörü olan devletlerin ve faturayı Direniş’e kesip onu suçlama yoluna giden Lübnan hükümetinin kılını kıpırdatmamasından cesaret alarak, ordusuna sınır bölgesinde ilerleme ve köyleri yerle bir etme serbestisi tanıdı. Düşman, Direniş liderlerine ve kadrolarına yönelik suikastlarını sürdürdü.

Buna rağmen Direniş, Lübnan hükümetinin somut bir adım atması ümidiyle tam on beş ay boyunca tek taraflı olarak ateşkese bağlı kaldı; fakat olumlu bir neticeye varmanın imkansızlığı açıktı.

İsrail-ABD ittifakının İran’a yönelik saldırısının başlaması ve 28 Şubat 2026’da İmam Şehit Seyyid Ali Hamenei'ye düzenlenen suikast, çatışmanın seyrinde büyük bir kırılma noktası teşkil etti.

Lübnan’daki Direniş için bu cürüm görmezden gelinemezdi; zira Seyyid Hamenei yalnızca bir siyasi önder ve veli değil, aynı zamanda dünya ve Lübnan Şiileri için dini bir merci idi.

Dolayısıyla buna sessiz kalmak mümkün değildi. Keza Lübnan’ın ve güneyinin içine çekildiği saldırganlık sarmalını kırmak ve yeniden direniş eylemine dönmek zaruret halini almıştı. Nitekim 2 Mart 2026’da gerçekleşen de buydu.

Hizbullah Genel Sekreteri, Lübnan’ı ve halkını savunmak gayesiyle "Asf-ı Me’kul" (Yenilmiş Muharebesini ilan etti[3]. Direniş bildirilerinde bu çatışmanın milli boyutunu vurgulamak adına "Lübnan’ı ve halkını savunma" teması ısrarla işlendi.

Direniş’in sergilediği performans; ateş yoğunluğu, taktik ve araçlardaki değişim İsrail’in siyasi ve güvenlik çevrelerinde şok etkisi yarattı. Bu durum, özellikle liderlik yapısının onarılmasından ve komuta-kontrol ağının sağlamlaştırılmasından sonra Direniş’i yok etme veya zayıflatma çabalarının akamete uğradığını gösterdi.

Bu süreçteki asıl sürpriz, fiber optik kablo güdümlü kamikaze dronların sahaya sürülmesi oldu. Bu silahlar; engellenmelerinin zorluğu, tespit ettikleri hedeflere yüksek hassasiyetle ulaşabilmeleri ve düşük maliyetleriyle öne çıkıyordu.

Direniş toprağa sabitlenip kalmadı; gerilla harbi taktiği uyarınca düşmanı yıpratmak, subaylarını hedef almak da dahil olmak üzere ona ağır kayıplar verdirmek amacıyla gerektiğinde geri çekildi ve mevzi tazeledi.

Hadasa, Zevterü’ş-Şarkiyye, Meyfedun, Kefr Tıbnit, Mecdel Zun ve diğer beldelerde yaşandığı üzere kimi zaman da doğrudan sıcak çatışmaya girerek düşmanı geri çekilmeye mecbur bıraktı.

İran ile ABD arasındaki çetin müzakerelerin ardından -ki Lübnan bu görüşmelerin ana maddelerinden biriydi- ve Netanyahu’nun son anda Dahiye’yi vurarak mutabakat muhtırasını sabote etme girişimine rağmen, iki taraf arasındaki anlaşma 14 Haziran 2026 sabaha karşı ilan edildi; 18 Haziran’da ise nihai ve ayrıntılı bir anlaşmaya varmak üzere yazılı olarak imzalandı.

Beklendiği üzere Netanyahu, anlaşmanın İran boyutunu kerhen kabul etti; fakat Lübnan’dan çekilmeyi reddettiğini duyurdu.

Köylere yönelik saldırılar, yıkımlar ve bilhassa stratejik Kefr Tıbnit - Ali Tahir hattında ilerleme girişimleri sürdü. Buna mukabil Direniş, bu kez meşru müdafaa ve mukabele hakkını fiilen kullanarak sızma girişimlerini püskürttü.

Direniş açısından savaşın başından bu yana ilan edilen hedefler değişmedi: Kapsamlı ateşkes, uluslararası sınırlara kadar Güneyden tam çekilme, esirlerin salıverilmesi, ahalinin köylerine dönmesi ve yeniden imar sürecinin başlatılması. Bu hedeflerin tahakkuku için çalışmalar halen devam etmektedir.

Bu hedefler doğrultusunda ve düşmanla doğrudan müzakereyi reddeden Direniş, Meclis Başkanı Nebih Berri ile tam bir koordinasyon içinde Lübnan Cumhurbaşkanlığı ve Hükümeti ile ilişkilerinin çerçevesini çizdi.

Buradaki amaç, artık milli bir mutabakat konusu haline gelen bu hedefleri destekleyen birleşik ve kapsayıcı bir duruş temin etmekti.

Lübnan’daki Direniş, ABD-İran anlaşmasının ışığında savaşın çıktılarını nasıl okuyor?

Birincisi: Düşman İsrail, savaşın ana hedeflerinden biri olan Lübnan’daki Direniş’i tasfiye etme amacında başarısız olmuştur.

İkincisi: Direniş yalnızca Güneyi değil, bütünüyle Lübnan’ı ve bölgeyi İsrail’in yayılmacı tehdidinden, bilhassa Netanyahu’nun bugüne dek gerçekleştirmeyi başaramadığı "Büyük İsrail" hülyasından korumuştur.

Üçüncüsü: Savaş, somut Siyonist tehdit karşısında Direniş’in varlığının Lübnan ve bölge için hayati bir zorunluluk olduğunu ispatlamıştır. Bu varlığın şekli ve sürdürülme mekanizmaları ise önümüzdeki günlere ve iç diyalog süreçlerine bırakılmıştır.

Dördüncüsü: Bu süreç, Lübnan devletinin ve iktidar erkinin kırılgan, ahenkten yoksun yapısını; yabancı güçlere boyun eğişini, birçok milli ilkeden taviz verişini, saldırganlık karşısında milli birliği ve iç dayanışmayı korumadaki aczini gözler önüne sermiştir. Bu tablo, Lübnan’ın "iç evini" yeniden tanzim etmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Kuşkusuz bu, bir darbe çağrısı değil; devletin durumunu ve kurumlarının işleyişini ıslah etme davetidir.

Mesele henüz nihayete ermiş değildir; bu sözün devamı gelecektir.

Şeyh Dr. Ali Cabir, Hizbullah Merkez Konseyi Üyesi


[1] ed-Dâhiye (الضاحية): Beyrut'un güney banliyölerini (ed-Dâhiyetü’l-Cenûbiyye) ifade eden yerleşik terimdir. 1980'lerden bu yana Hizbullah’ın askeri, idari ve toplumsal kalesi; Şii nüfusun yoğunlaştığı ana merkezdir. (ç.n.)

[2] Uli’l-Be’s (أولي البأس): İsra Suresi 5. ayette geçen "baskın güç, çetin savaşçı, sarsılmaz kuvvet sahipleri" ifadesine doğrudan telmihtir ("...ibâden lenâ ulî be'sin şedîdin..."). Hizbullah, İsrail'in üst düzey lider kadrosunu suikastlarla hedef almasının ardından başlattığı bu muharebeye söz konusu Kur'anî kavramı ad vererek hem teolojik bir meşruiyet üretmiş hem de askeri gücünün çökmediğini ilan etmiştir. (ç.n.)

[3] Asf-ı Me’kûl (العصف المأكول): Fîl Suresi 5. ayette geçer ("Fece‘alehüm ke‘asfin me’kûl"). "Asf", rüzgârın savurduğu ekin yaprağı ve saman; "me’kûl" ise hayvanlar tarafından çiğnenmiş, delik deşik edilmiş, yenilip posası kalmış demektir. Kur'anî sembolizmde düşman ordusunun helak oluşunu, mukavemet karşısında ufalanıp yok edilişini simgeler. Askeri operasyon adı olarak seçilmesi, düşmanın işgal gücünün ezilip püskürtüleceği inancını retorik olarak vurgular. (ç.n.)

Çeviri: YDH

İlgili Haberler