Son Dakika
İnşa

İran savunma katmanlarını yeniden düzenliyor

10 Eylül 2026 02:53 Bu sayfayı yazdır Ali Haşim

❝Güney Lübnan üzerinden uzanan o eski ileri savunma hattı, en azından orta vadede eskisi gibi olmayacaktır ancak onun boşluğunu dolduran yeni hat, doğrudan İran sınırlarının içinden başlamaktadır.❞

İran savunma katmanlarını yeniden düzenliyor
İran savunma katmanlarını yeniden düzenliyor YDH
Yazı boyutu
100%
14 dk okuma

YDH ― El-Cadde’de Ali Haşim imzasıyla yayımlanan makalede, İran’ın Direniş Ekseni üzerinden İsrail’i uzaktan çevreleyen eski savunma düzeninin çöktüğü ve bunun yerini Hürmüz Boğazı, füze ve İHA kapasitesi ile olası nükleer caydırıcılık üzerine kurulan daha doğrudan bir savunma stratejisinin aldığı ele alınıyor.

✱✱✱


Sadece üç yıl önce Lübnan'ın İsrail sınırındaki Mervahin köyünde durup havaya baktığınızda, açık bir günde Hayfa şehrine tepeden bakan Karmel Dağı'ndaki Bahai Bahçesi net bir şekilde görülebiliyordu. O dönemde coğrafya, Celile'ye girme, Filistin'i özgürleştirme ve İran ile bölgedeki müridlerinin stratejik üstünlüğünü savunan söylemlere hizmet ediyor, onlara güç katıyordu. Lübnan, konumunun getirdiği doğası gereği, kalenin kapısında beklenen mızrak ucuydu. Ancak aniden 7 Ekim yaşandı.

Tarihsel açıdan bakıldığında 7 Ekim'in bir anda gerçekleştiğini söylemek muhtemelen haksızlık olur. Zira bu olay, iki ayrı sürecin kaçınılmaz bir neticesiydi: Birincisi; yayılmacı, yerleşimci, saldırgan ve düşmanca bir karaktere sahip olan İsrail süreciydi. İkinci sürecin kaynağı ise İran'ın öncülük ettiği “Direniş Ekseni”ydi. Bu eksenin liderlerinin söylemleri, geçtiğimiz yıllar boyunca dengeleri altüst edecek ve geride taş üstünde taş bırakmayacak bölgesel bir savaşa uzanan net bir rota çizmişti.

İran açısından bu durum, İsrail ve Amerika'ya karşı yürüttüğü büyük stratejinin birinci savunma hattını oluşturuyordu. İkinci hat ise balistik füze ve insansız hava aracı cephaneliğinden meydana geliyordu. Üçüncü hat; geniş coğrafyaya, dağlık arazilere, sağladığı üstünlük noktalarına ve en önemlisi de küresel ticaret açısından taşıdığı hayati anlamla birlikte Hürmüz Boğazı'na dayanıyordu. Ancak bu sonuncu unsur, böylesi ağır koşullarda daha önce hiç sınanmamıştı. Bu sebeple İran, 7 Ekim'den bu yana uzak tutmak için yoğun çaba sarf ettiği o hakikat anıyla yüzleşene dek, bu hattın işe yaramama ihtimaline karşı tedbirli davranmayı sürdürdü.

Hürmüz Boğazı kozunun sahneye çıkışı, peş peşe yaşanan dört savaşın ardından gerçekleşti: Yetmiş bini aşkın Filistinlinin kanının döküldüğü Gazze savaşı, binlerce Lübnanlının hayatını kaybettiği, Hizbullah'ın kapasitesine, yapısına ve lider kadrosuna ağır darbeler indiren Lübnan savaşı ve 2025 ile 2026 yıllarında yaşanan, İslam Cumhuriyeti'nin birinci sınıf siyasi, askeri ve güvenlik kadrolarını hedef alan suikastların gölgesindeki iki İran savaşı. Bütün bunlar, İsrail'in Güney Lübnan topraklarında altı yüz kilometrekareden fazla bir alanı işgal etmesiyle aynı anda yaşandı. Yoğun geçen bu üç yıllık süreçte tanıklık edilen temel gerçek, yıllardır varlığını sürdüren caydırıcılık dengesinin yerle bir olmasıydı. Eksenin öncü kaleleri artık merkezini koruyamıyor, savaşı İran'ın sınırlarından ve kalbinden uzak tutmak imkânsız hale geliyordu. Dolayısıyla bu köklü dönüşüm, Hürmüz Boğazı gibi daha önce hiç kullanılmamış bir İran silahının öne çıkmasıyla birlikte öncelikleri tamamen sarstı.

Hürmüz savaşının açığa çıkardığı tablo, İran'ın yüzleşme ve ayakta kalma mücadelesine dair büyük stratejisini yeniden masaya yatırmasını zorunlu kılan yeni bir dönemin kapılarını araladı. Bunun temel sebebi, söz konusu stratejinin kendi içinde evrilmesi değil, rakiplerinin taktiklerini değiştirerek hiçbir kırmızı çizgi tanımayan, çok daha ölümcül bir nitelik kazanmış olmasıdır. 2023'teki savaştan önce gri alanlar, doğrudan bir çatışmaya meydan vermeyecek şekilde gerginliğin üzerini örtüyordu. İran da kendi namına, rejimin devamlılığını güvence altına almak adına çevresindeki koşulları belirli bir istikrarda tutmaya özen gösteriyordu. Fakat kan denizinin ortasında bu gri alanlar tamamen buharlaştı; İran, Amerika ve İsrail ilişkilerine yön veren tabular birer birer yıkıldı. O kesin ve belirleyici savaş artık kapıya dayanmıştı.

Bu savaşta kırmızı çizgiler birer birer yıkıldı, işlevler tamamen değişti. Tahran'ın dokunulmaz kabul edilen ilk kırmızı çizgisi, çatışmanın kendi sınırlarına dayanmasıydı fakat bu çizgi aşıldı. Ardından fırtınanın doğrudan Tahran'ı vurması gerektiği söylendi; bu da yaşandı. Nükleer reaktörlerin hedef alınması ihtimali vardı; bunu da Amerika ile İsrail ortaklaşa gerçekleştirdi. Sırada dini liderin ve birinci derece yetkililerin tasfiyesi vardı. Hamanei'ye düzenlenen suikast, çiğnenen en büyük tabuların sonuncusu oldu. Bu hamle, rejimin omurgasına yöneltilmiş nükleer etkili bir saldırı niteliği taşıyordu. Buna rağmen rejim ayakta kalmayı başardı. Ancak ayakta kalamayan tek şey, İran'ın çevreleme ve stratejik sabır eksenli eski stratejisiydi. 28 Şubat itibarıyla bu anlayış artık tarihe gömüldü.

Bu bağlamda, ağır darbelerin zorunlu kıldığı stratejik dönüşüm sürecinde İran adına en acı verici gerçek, müttefikleriyle olan rollerini tersine çevirmek zorunda kalmasıydı. Büyük ideolojik hedefleri bir kenara bırakıp anlık taktiksel mecburiyetlere odaklandığımızda manzara şuydu: Tasarlanan plana göre bu vekil güçlerin savaşı İran'dan uzak tutması gerekirken, gerçeğin kendisi İran'ı her sıkıştıklarında bu grupları kurtarmak için sahneye atılmaya mecbur bıraktı.

Hizbullah bir anda çatışmanın en ön cephesindeki mızrak ucundan sıyrılarak; Suriye'de Beşşar Esed rejiminin yıkılmasıyla ikmal yolları tıkanan, İsrail'le masaya oturan Lübnan devletinin kıskacında boğulan ve köşeye sıkışmış bir örgüte evrildi. Kendisi varlık mücadelesi verirken Tahran, her ikisi de devasa maliyetler doğuran bir süreçte onu askeri ve diplomatik açıdan korumak adına ne gerekiyorsa yapıyor. Roller okumasındaki bu köklü kırılma, İran'ın kendi stratejik güç unsurlarını dizilim sırasına da doğrudan yansıdı. Aksa Tufanı şafağındaki Hizbullah artık dünkü Hizbullah değildir. Geçmişteki iddialı hedefleri bugün tamamen geçerliliğini yitirmiştir. Hatta Irak'tan Suriye ve Yemen'e uzanan hat ile bundan onlarca yıl önce Bosna-Hersek'te dahi bölge çapında üstlendiği roller artık imkânsız hale gelmiştir. Savaşın yıkıcı dalgası ve Suriye'de Beşşar Esed'in devrilmesi, Hizbullah'ı yeniden Lübnan'ın iç sınırlarına hapsetmiş; bu durum, bütün bir eksen ve özellikle de Tahran açısından örgütün işlevini kökten değiştirmiştir. Parti artık kalıcı bir savunma refleksiyle hareket etmektedir.

Bütün bu sarsıntılara rağmen söz konusu dönüşüm, İran'a yıllardır dillerden düşürmediği fakat bugüne dek sahada hiç test etmediği asıl gücünü idrak etme imkânı sundu. Yaklaşık yarım asırdır Amerika ve İsrail'e duyduğu kinini haykırma fırsatını bir an bile kaçırmayan bir devlet için bu savaş, hem ağır bir imtihan hem de eşsiz bir fırsat anlamı taşıyordu. Dünyada “Amerika'ya ölüm” ve “İsrail'e ölüm” sloganlarını devlet politikası haline getiren tek ülke odur. O büyük an nihayet kapıyı çalmıştı ancak Tahran kendisini bu hakikat anında neredeyse yapayalnız buldu. Hamanei'ye düzenlenen suikasttan iki gün sonra Hizbullah'ın Lübnan'dan harekete geçip İsrail'e roket yağdırmaya başladığı bir gerçektir. Iraklı grupların, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi sahasındaki İranlı muhalif Kürt unsurları hedef alarak ve Körfez'deki bazı noktaları nişangâha koyarak çatışmaya dahil olduğu da doğrudur. Yemen'deki Ensarullah hareketinin ise pratik düzlemde denklemin tamamen dışında kaldığı bir başka gerçektir. Bunların hepsi yaşanmıştır ancak İran, dünyanın en gelişmiş hava kuvvetlerinden birine, kusursuz erken uyarı ağlarına ve çok katmanlı hava savunma mimarilerine sahip iki nükleer devlete karşı sahada tek başınadır. Yaşadığı bu tecrübe, İran'a bu savunma katmanını çok daha öne çıkarabileceğini açıkça göstermiştir. Hürmüz Boğazı'nın devreye sokulması ise Tahran yönetimine, operasyonel etki çapı bakımından nükleer caydırıcılıkla boy ölçüşebilecek eşsiz bir koz kazandırmıştır. Hürmüz, dünya ekonomisi ve enerji emniyeti üzerindeki devasa ağırlığıyla bu savaşın yükünün tam yarısını sırtlamıştır. Halihazırda çıkmaza giren müzakerelerin öncelikli olarak Boğaz'ın yeniden açılması ekseninde dönüyor olması bile tek başına bunu kanıtlamaktadır; nükleer ve füze programları gibi masanın diğer ağır gündem maddeleri şu aşamada ikincil plandadır.

Neden mi? Çünkü küresel ölçekte hiç kimse Hürmüz Boğazı'nı by-pass etmenin bir yolunu bulamamıştır. Boğaz'ın kapatılmasının yarattığı sarsıcı etki sahada net bir şekilde kanıtlandığı için İran, zımni bir hamleyle Babülmendep Boğazı üzerinden de gözdağı vermeye başlamış; bu bağlamda Husilerin savaş sonrasında, her ne kadar yavaş ve temkinli adımlarla da olsa, oyun kurucu denkleme nasıl dahil olduğunu hep birlikte izlemişizdir.

Netice itibarıyla İran, Boğaz'daki hamleleri, Körfez ülkeleri ve Ürdün istikametine fırlatılan İHA ve füze dalgaları, Husilerin eylemleri, Iraklı grupların Kürt hedeflerine yönelttiği İHA saldırıları ve Hizbullah'ın derin bir sessizliğe gömülerek müstakbel çatışmalara hazırlanması arasında, savunma katmanlarının hiçbirinden vazgeçmeden önceliklerini yeniden dizayn etmiş görünmektedir. Ne var ki, Hürmüz Boğazı'na aşırı derecede odaklanmak ciddi bir riski de beraberinde getirmektedir; zira bu durum, rakiplerin Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetlerinin uyarılarına kulak asmadan ya da mayın ve füzelerle yüzleşmeden lojistik hatlarını güvenle taşıyabilecekleri coğrafi alternatifler aramasına yol açmış, nitekim kesinkes yol açmaktadır.

Bu süreçte netlik kazanan bir diğer husus, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'la uzun soluklu bir bataklık savaşına girmekten ziyade durumu bir an önce yatıştırmayı arzuladığıdır. Son haftalardaki karşılıklı füze düelloları da bunu açıkça gözler önüne sermektedir. Trump'ın niyet; yeni bir kapsamlı savaşın fitilini ateşlemeksizin, kontrollü bir kuşatma uygulamak ve Tahran'ın Boğaz'daki elini zayıflatmaya yetecek kadarlık bir baskı kurmaktır. Dolayısıyla İran, sürekli reaksiyon gösteren taraf konumunda sıkışıp kaldığı müddetçe pazarlık masasındaki kozları erimeye devam edecek ve bu tarz gerilim dalgalarının tekrarlanması kaçınılmaz olacaktır. Washington'un nihai gayesi yalnızca Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer emniyetini tesis etmek değil, aynı zamanda Körfez ülkeleri ve ötesindeki coğrafya için daha geniş çaplı bir bölgesel düzen inşa etmektir. Tahran, Beyaz Saray'ın çizdiği bu çatışma kurallarına boyun eğdiği sürece hareket alanı daralmaya mahkûm olacaktır. Bu tablo, "ne savaş ne barış" denklemini anımsatmaktadır ve söz konusu durum ABD'deki ara seçimlerin sonrasına, hatta önümüzdeki yıla kadar sarkabilir. Genel anlamda ara seçim meselesine, çatışmanın rotasını ve akıbetini tayin edecek yegane pusula gözüyle bakılarak aşırı anlam yüklenmemelidir.

Mevzuyu karmaşık ve muhtemelen öngörülemez kılan en temel etken ise İran'da dizgini eline alan yeni kadrodur.

Bu yönetim kadrosu, savaşın hiç seslendirilmeyen dördüncü hedefinin dolaysız bir meyvesiydi. İlk günlerden itibaren Tahran'ın nükleer tehdidinin kökünün kazınması, füze altyapısının imha edilmesi ve bölgesel milis ağının çökertilmesinden bahsediliyordu. Trump ile İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, bu başlıkların yanı sıra rejimi devirme niyetlerini de defalarca dile getirdiler. Hamanei'ye düzenlenen suikastın ardından Trump, birden fazla kez rejimin yıkıldığını iddia etti. Son olarak Netanyahu da, kendi tabiriyle İran rejimini bir defa ve kesin olarak yok etme kudretine olan inancını tazeledi.

Şu bir gerçek ki, Tahran'daki bu yeni liderlik kadrosu savaşın dördüncü hedefinin, yani rejim değişikliğinin ta kendisinden doğmuştur. Pratikte evet, bir değişim yaşanmıştır ancak bu dönüşüm, Amerika ve İsrail'in umduğunun tam aksine bir rotada ilerlemiştir. Gerçekleşen bu değişim, ülkeyi ikiye bölebilecek boyuta ulaştığı henüz gözlenmeyen bazı iç ayrışmalar baş gösterse bile, kendisinden önceki yönetime kıyasla çok daha sert ve yekpare bir rejimi ortaya çıkarmıştır. Eğer bu çatlaklar bir gün ülkeyi bölme potansiyeli taşıyacak kadar derinleşirse, rejimin kendi içindeki bu adaptasyon refleksi, krizin bölünmeye evrilmesini engelleyecektir.

Bu gerçeklik, geçtiğimiz ağustos ayının başlarında Millî Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreterliğinde yapılan son bayrak değişimiyle net bir şekilde gün yüzüne çıktı. Savaş sırasında hayatını kaybeden Ali Laricani'nin yerine bu koltuğa oturan Muhammed Bakır Zulkadr, Washington'la varılan mutabakat zaptı çerçevesinde İran'la uzlaşılan düzenlemelerin dışına çıkan boğaz gemileriyle nasıl mücadele edileceği konusunda liderlikle ters düşmüş, Devrim Muhafızlarının bu gemileri vurmasının ardından ise istifa tehdidinde bulunmuştu. Yaşanan bu gerilim, onun perde arkasından emir vermeye devam eden Yüce Lider Mücteba Hamenei’nin başdanışmanlığına kaydırılmasına yetmişti. Zulkadr'dan boşalan göreve ise, ülkedeki kritik askeri kadroların demografisini değiştiren bir dizi üst düzey atamayla eş zamanlı olarak eski Devrim Muhafızları Komutanı Muhsin Rızai getirildi.

Rızai'nin bu makama getirilmesi, birden fazla adrese gönderilmiş net bir mesaj niteliği taşıyordu. Mesajlardan biri onun agresif kişiliği ve tavrıyla ilgiliyken, diğeri ilerleyen süreçte yapacağı çıkışlara zemin hazırlıyordu. Nitekim Rızai, ilkbahar ve yaz boyunca aynı anda hem savaşıp hem de masaya oturulamayacağını savunmuştu; sorumlu ve ismini vermek istemeyen İranlı bir kaynağın aktardığına göre, bu tezini haziran ayında küçük Hamanei'ye de bizzat iletmişti.

Bununla birlikte Rızai, savunma öncelikleri yeniden haritalandırılan güncellenmiş İran stratejisinin halkalarını da tamamlıyor olabilir. Ağustos ayının sonlarına doğru Rızai, son yıllarda hiçbir üst düzey İranlı yetkilinin cesaret edemeyeceği kadar ileriye gitti. Nükleer Silahların Yayılmasızlaştırılması Anlaşması'nın (NPT) bütün felsefesini yerden yere vurarak, bu üyeliğin Amerika ve İsrail'in İran tesislerini bombalamasının önüne hiçbir şekilde geçemediğini savundu ve canlı yayında şu ezber bozan soruyu yöneltti:

“Biz neden nükleer silahlara sahip olma hamlesi yapmıyoruz?”

Rızai, nükleer dosyayı, geçmişte hiçbir Millî Güvenlik Yüksek Sekreterinin cesaret edemediği bir detay ve cüretkarlıkla ele aldı. Bu gelişmeler, İran Parlamentosunun NPT'den çekilmeyi yüksek sesle tartıştığı ve yeni Liderin, babasının nükleer silahların üretimini, depolanmasını ve edinilmesini haram kılan fetvasına sadakatini henüz teyit etmezken bu konudaki sessizliğini de koruduğu bir atmosferde sahneye çıktı. Bu tablo, bilhassa Tahran'ın birinci ve ikinci savaşlar öncesinde muhtelif yetkililerin ağzından “hedef alınmamız halinde nükleer doktrinimizi gözden geçiririz” mesajını çokça vermiş olması hasebiyle, bu ihtimali bütün seçenekler masada kalacak şekilde açık tutmaktadır.

Nükleer mesele bizi kaçınılmaz olarak İran'ın ana savunma stratejisine geri götürüyor. Şimdiye kadar ele aldığımız tüm parametreleri ve bunların öncelik sıralamasını tek bir potada erittiğimizde göreceğiz ki İran, bu stratejiyi rafa kaldırmak yerine onu kökten yeniden biçimlendirmektedir. Milli milis ağı, aldığı ağır darbelerden sonra bile varlığını sürdürmekte ve Tahran bu ağı farklı taktiksel mecralarda işletmeye devam etmektedir. Hizbullah, İsrail'le verdiği iki yıpratıcı savaşın ardından tükenmiş durumda olsa da sessizce toparlanma süreçlerini yürütmektedir. Müttefik Iraklı gruplar, Amerikan etkisinin Irak iç siyasetinde yeniden tırmanışa geçtiği bir dönemde yoğun baskı altındadır; Suriye koridoru ise Beşşar Esed rejiminin devrilmesiyle haritadan silinmiştir. Buna mukabil Husiler, bu tür yıkıcı çatışmaların ülkeye maliyetinden kaçınmak için yıllardır çabalayan Suudi Arabistan üzerinde Babülmendep Boğazı vasıtasıyla —bu cepheyi tam anlamıyla sıcak savaşa boğmaksızın— baskı kurmayı sürdürmektedir. Husilerin sahadaki performansında dikkat çeken en çarpıcı detay, Suudi destekli yerel muhalifleriyle fiili bir iç çatışmayı tırmandırmış olmalarıdır; ki bu durum, aralarındaki siyasi kriz tarihin hiçbir döneminde görülmemiş bir boyuta ulaşmış olmasına rağmen, İran'ın müttefikleri ile muhalifleri arasında "statükonun" bozulmadığı Lübnan ve Irak'ta bugün itibarıyla görünmemektedir.

Balistik füze ve insansız hava aracı programları ise, özellikle Tahran'ın bu sistemlere duyduğu stratejik bağımlılık sebebiyle çok daha üst bir öncelik kazanmıştır. Son aylarda yaşananlar, İran'ın bu cephaneliğin Ar-Ge ve üretim süreçlerine devasa yatırımlar yaptığını, böylece olası bir çatışmada caydırıcılıklarını ve yaratacakları baskı kapasitesini katbekat artırdığını göstermektedir.

Kontrolü elinde tutmanın en zor olduğu üçüncü katman olan coğrafyaya, yani Hürmüz'e dönecek olursak; burası, Tahran'ın ateşkesin sağlanmasından bu yana büyük bir maharetle öne çıkardığı ve uluslararası hukuki bir statü kazandırmaya çalışarak farklı varyasyonlarla sahada kullandığı en büyük kozudur. Bu kez nükleer karakterli dördüncü bir katmanın bu üçlü denkleme dahil olup olmayacağı sorusu ise şimdilik belirsizliğini korumaktadır.

İran'dan yeniden, işgal edilmemiş son noktadan, benim gibi bir gazetecinin görebileceği alanların giderek daraldığı Güney Lübnan'a geri dönüyoruz. Artık Hayfa'yı net bir şekilde görmek için Mervahin'de, hatta İsrail işgali altındaki Nakura'da bile durabilmek imkânsızlaşmıştır. Kendimi Hanniye'de durmuş, oradan Mansuri'yi ve denize uzanan, Nakura'ya çıkan sarp yamaçları izlerken buluyorum.

İsrail'in Lübnan'a dayattığı bu yeni denklem, bölgesel çapta patlak veren daha büyük bir savaşın doğrudan neticesiydi. Bu, Hürmüz Boğazı'nı tam zıt bir parametrede başrole taşıyan çatışmanın ta kendisidir; öyle bir denklem ki İran, bu sahada karşısında hiçbir Amerikan gücü bulamadığı yepyeni bir fiili durum (statüko) yaratmayı hedeflemektedir.

Bu yeni gerçeklik karşısında Tahran'ın artık Mervahin'den Hayfa'yı seyretmesine lüzum kalmamıştır; zira bu hamaset ve ona hizmet etmek için örülen Lübnan cephesi, son askeri gelişmeler neticesinde öncelikler listesinde daha alt bir sıraya ertelenmiştir. Buna karşılık İsrail hâlâ Tahran'ı doğrudan nişangâhında görmek istemektedir, işte bu keskin tezat, üzerindeki baskı ne ölçüde tırmanırsa tırmansın ve sahadaki kontrolü ne kadar zayıflarsa zayıflasın, İran'ın Güney Lübnan'daki müttefiklik ağından ve nüfuzundan neden asla vazgeçmeyeceğini gözler önüne sermektedir. Nitekim Ali Tahir Tepesi üzerindeki İsrail hâkimiyetinin manzarası bu gerçeği bütün açıklığıyla ifşa etmektedir.

Asgari müşterekte İran, muhtemel bir çatışmayı daha kapıya dayanmadan sezebilmek adına İsrail'e yeterince yakın gözlere ve kulaklara, yani faal bir erken uyarı üssüne sahip olmayı sürdürmektedir. Eski formunun birebir aynısı olmasa da, her şart altında yeniden inşa edilmiş bir varlık her daim mümkündür. Ne var ki şu an listenin zirvesinde yer alan ve Tahran'ın içeride yeniden kurmak için mesaisinin çok büyük kısmını adadığı asıl unsur; savaş esnasında fiili mücadelenin tüm yükünü sırtlayan, ülkenin eski ön hat kalesinin yerini devralarak etki alanını genişletmek için zamanla yarışan balistik füze ve insansız hava aracı programıdır. Güney Lübnan üzerinden uzanan o eski ileri savunma hattı, en azından orta vadede eskisi gibi olmayacaktır; ancak onun boşluğunu dolduran yeni hat, doğrudan İran sınırlarının içinden başlamaktadır. Dolayısıyla Lübnan'ın bu savaştaki stratejik konumu, delici bir mızrak ucundan ziyade, erken ateşlenen bir fünye kablosu veya paralel bir baskı enstrümanı gibi görünmektedir.


Çeviri: YDH

İlgili Haberler