Sanaa’nın 'deniz güvenliği' mesajı çarpıtılıyor
Sanaa hükümetinin Kızıldeniz ve Babülmendep'teki “seyrüsefer güvenliği” açıklamalarının ABD ve İsrail gemilerine güvence anlamına gelmediği, resmi kararlar ve sahadaki askeri eylemlerle ortaya kondu.
YDH ― Suudi rejimi yanlısı bazı haber kanalları ve sosyal medya hesapları, Sanaa hükümetine bağlı Yemen güçlerinin Kızıldeniz ve Babülmendeb Boğazı'ndaki eylemleriyle “ABD ve İsrail'e seyrüsefer güvenliği sağladığı”nı iddia etti.
Ancak Sanaa hükümetinin resmi açıklamaları ve sahadaki askeri eylemleri söz konusu iddiaları yalanlıyor.
Suudi yanlısı iddiaların temelini, ağırlıklı olarak Yemenli yetkililerin “uluslararası deniz ticaretinin güvenli olduğu” yönündeki genel açıklamaları oluşturdu.
Nitekim Sanaa Sözcüsü Muhammed Abdüsselam'ın 10 Eylül 2026 tarihli açıklamasında da “Kızıldeniz ve Babülmendeb'de seyrüsefer özgürlüğü ile uluslararası ticaret güvenli ve düzenlidir” ifadeleri yer aldı.
Suudi yanlıları ise bu tür genel mesajlardan hareketle, Yemen'in ABD ve İsrail gemilerine özel bir güvence verdiğini iddia etti.
https://x.com/NewsNow4world1/status/2098801017122898103
Oysa Sanaa merkezli Yemen hükümetinin deniz seyrüseferine ilişkin resmi açıklamaları, hedef alınan taraflara dair çok net bir çerçeve çiziyor.
Sanaa hükümetine bağlı Yemen ordusunun sözcüsü General Yahya Seri, Suudi Arabistan'ın Yemen'e uyguladığı liman ve havalimanı kısıtlamalarına misilleme olarak, Suudi Arabistan bağlantılı tüm gemilere deniz seyrüsefer yasağı getirildiğini duyurdu.
Yasağın derhal yürürlüğe girdiği belirtilerek, Suudi limanlarına giden veya bu limanlardan gelen tüm ticari hareketlilik “meşru askeri hedef” ilan edildi.
Bu kararın ardından, 22 Temmuz 2026'da yapılan askeri açıklamada, yasağı ihlal ettiği gerekçesiyle Kızıldeniz'de “ENCELIA” ve “LAYLA” isimli iki Suudi petrol tankerinin vurulduğu bildirildi.
Bu gelişme, Yemen'in aldığı kararların yalnızca genel bir “ticaret güvenliği” söyleminden ibaret kalmadığını, doğrudan askeri eylemleri de kapsadığını kanıtladı.
Tuğgeneral Seri, 11 Eylül'deki mesajında da “Deniz seyrüseferi Suudi gemileri hariç tüm şirketler için güvenlidir” diyerek yasağın abluka kalkana kadar süreceğini yineledi.
Açıklamada, İsrail veya ABD gemilerine yönelik herhangi bir güvenceye ise yer verilmedi.
Öte yandan Yemen güçleri, Haziran 2026'da Kızıldeniz'deki İsrail bağlantılı tüm gemilerin faaliyetlerini kesin biçimde yasaklamış ve bu unsurları askeri hedef ilan etmişti. Sonraki süreçte de iptal edilmeyen bu karar, “uluslararası ticaretin güvenli olduğu” beyanının, İsrail'e yönelik yasağı kaldıran yeni bir adım niteliği taşımadığını gösterdi.
Sanaa güçleri ayrıca, olası bir İsrail-İran savaşına dahil olması durumunda ABD gemilerini de Kızıldeniz'de hedef almakla tehdit etti. Bu tutum, ABD'ye verilen bir güvenceden ziyade açık bir askeri tehdit olarak kayıtlara geçti.
Washington'un Yemen'e yönelik tavrı da güvence iddialarını desteklemedi. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın, Eylül 2026'da ABD Başkanı Donald Trump'ı arayarak doğrudan askeri müdahale talep ettiği, ancak Trump'ın bu talepleri geri çevirdiği basına yansıdı.
Trump'ın 12 Eylül'de yaptığı “Husiler bizi aradı ve bizimle savaşmak istemiyorlar... işe karışmamamızı istiyorlar” şeklindeki açıklaması, ortada bir güvenlik ittifakından ziyade tarafların çatışmadan kaçınma stratejisi izlediğini ortaya koydu.
Tüm bu veriler ışığında, Sanaa hükümetinin “uluslararası ticaret güvenlidir” mesajının, hedef ülkeler dışındaki uluslararası şirketlere yönelik bir teminat anlamı taşıdığı anlaşıldı. Yemen'in sahada izlediği askeri stratejinin ise ABD ve İsrail'e herhangi bir seyrüsefer güvenliği sağlamadığı, aksine bu ülkelerin bölgesel çıkarlarını doğrudan hedef aldığı netlik kazandı.
Bu askeri ve diplomatik gerçeklerin yanı sıra, küresel nakliye verileri ve bölgesel jeopolitik dinamikler de söz konusu iddiaların asılsız olduğunu çok daha geniş bir boyutta gözler önüne seriyor.
Ekonomik verilere bakıldığında, Kızıldeniz'den geçiş yapmak isteyen ABD, İngiltere ve İsrail bağlantılı gemilerin savaş riski sigorta primlerinin rekor seviyelere ulaştığı veya bu gemilere sigorta şirketleri tarafından teminat verilmesinin reddedildiği görülüyor.
Maersk ve Hapag-Lloyd gibi Batılı denizcilik devlerinin milyarlarca dolarlık maliyeti ve zaman kaybını göze alarak rotalarını Ümit Burnu'na kaydırması, ortada Batılı gemiler için fiili bir güvenlik değil, tam aksine ciddi bir askeri risk olduğunu kanıtlıyor.
Siyasi tutarlılık açısından değerlendirildiğinde ise Sanaa hükümetinin ABD ve İsrail'e ticari güvence vermesi, kendi ideolojik temellerine ve bölgesel meşruiyetine tamamen ters düşüyor. Üstelik ABD ve İngiltere'nin kendi ticaret gemilerine güvenlik sağlayan bir güce karşı “Refah Muhafızı Operasyonu” adıyla uluslararası bir donanma koalisyonu kurup Yemen anakarasına hava saldırıları düzenlemesi, ortada gizli bir ittifakın değil, açık bir çatışmanın olduğunu teyit ediyor.
Buna ek olarak, Yemenli yetkililerin daha önce Çin ve Rusya bağlantılı gemilere özel geçiş garantisi verdiklerini duyurması da dikkat çekici bir diğer nokta. Yemen'in “uluslararası ticaret güvenlidir” söylemi ABD ve İsrail'i de kapsayacak kadar evrensel olsaydı, Moskova ve Pekin'e özel bir ayrıcalık sunulmasına gerek kalmazdı. Bu durum, Yemen'in güvenlik garantilerinin hedefli ve seçici olduğunu gösteriyor.
Sonuç olarak, Yemen güçlerinin Kızıldeniz'deki temel stratejisi, küresel ticaretin şahdamarını keserek rakiplerine asimetrik bir ekonomik maliyet ödetiyor. Sanaa'nın elindeki bu en güçlü jeopolitik baskı aracını kendi inisiyatifiyle ABD ve İsrail lehine etkisiz hale getirdiği iddiaları, sahadaki askeri, ekonomik ve siyasi gerçekliklerin hiçbirine uymuyor.




