Son Dakika
İnşa

Seyyid Nasrallah’ın gördüğü Yemen: Direnişten bölgeyi yeniden şekillendirmeye

26 Eylül 2026 18:40 Bu sayfayı yazdır Rasha Reslan

❝O karanlık günlerde, tüm dünyada gözyaşlarımızı silecek veya kanayan yaralarımızı saracak merhum Seyyid Hasan Nasrallah'tan başka tek bir kişi bile yoktu.❞

Seyyid Nasrallah’ın gördüğü Yemen: Direnişten bölgeyi yeniden şekillendirmeye
Seyyid Nasrallah’ın gördüğü Yemen: Direnişten bölgeyi yeniden şekillendirmeye YDH
Yazı boyutu
100%
22 dk okuma

YDH ― El-Meyadin'den Rasha Reslan, 2015 yılında Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun Yemen’e yönelik başlattığı savaş karşısında Hizbullah'ın Şehit Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah’ın sergilediği tutumu, tarihi konuşmalarını ve Yemen direnişinin on yıllık süreçte yerel bir savunma hattından küresel bir aktöre dönüşme serüvenini işliyor. 

✱✱✱


Dünya sadece Yemen'in üzerine yağan bombaları gördü. Lübnanlı direniş lideri Şehit Seyyid Hasan Nasrallah ise bu bunların ardındaki asıl gerçeği gördü.

ABD destekli Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon, Mart 2015'te Yemen'i hedef aldığında, bu hamleyi dünyaya “Sanaa'da siyasi düzeni yeniden inşa etme çabası” kılıfıyla sunmuştu. Ancak Seyyid Nasrallah, daha ilk andan itibaren bu sahte söylemi elinin tersiyle itti.

“Meşruiyet ve güvenliği sağlama” vitrininin arkasında yatan asıl niyetin, ezici bir askeri güçle bütün bir halka siyasi bir dayatmada bulunmak, Yemen'in iradesini kırmak, yabancı nüfuzunu yeniden yerleştirmek ve bu milleti kendi öz egemenliğinden vazgeçmeye zorlamak olduğunu çok iyi biliyordu.

Nitekim Nasrallah’ın bu derinlikli tespiti, yalnızca tek bir konuşmayla da sınırlı kalmadı.

Şiddetin ötesindeki gerçek

Suudi Arabistan'ın yıllarca bitmek bilmeyen saldırıları sürerken, Hizbullah'ın Şehit Genel Sekreteri hep aynı hayati temalara vurgu yaptı: Yemen'in sarsılmaz direnişi, egemenlik hakkı, askeri zorbalığın aslında ne kadar sınırlı bir etkiye sahip olduğu ve Yemen halkının, kendilerini siyasi teslimiyete sürüklemesi beklenen bu ağır baskılara karşı sergilediği o muazzam dayanma gücü.

Aradan geçen on yılı aşkın sürenin ardından, Yemen bugün bölgesel denklemde bambaşka ve çok daha güçlü bir konumda duruyor. 

Başlangıçta Yemen'in siyasi dengelerini yeniden dizayn etme hevesiyle yola çıkan Suudi öncülüğündeki bu saldırı dalgası, zamanla çıkmaza giren yıpratıcı bir savaşa dönüştü.

Yemen direnişi ise yıllarca süren bu ağır askeri ablukaya rağmen yıkılmamakla kalmadı; kendi topraklarında, her geçen gün daha da ileri seviyeye taşıdığı üstün askeri kabiliyetler inşa etti. Nihayetinde bu savaş; Suudi Arabistan, Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve Kızıldeniz eksenindeki çok daha geniş ve karmaşık bölgesel hesapların içine çekilerek devasa bir kördüğüme dönüştü.

Ekim 2023'ten itibaren ise Yemen'in üstlendiği bu tarihi rol, sınırlarını bir kez daha aştı. Sana'daki Yemen Silahlı Kuvvetleri, İsrail'in vahşi soykırımına karşı Gazze'ye destek amacıyla dayanışma operasyonlarının düğmesine basarak, ülkeyi Filistin onuru için verilen bölgesel mücadelenin doğrudan merkezine taşıdı.

Bugün geriye dönüp baktığımızda sormamız gereken asıl soru, Seyyid Nasrallah'ın sonrasında yaşanan her tekil gelişmeyi kelimesi kelimesine öngörüp öngörmediği değildir. 

Tarihsel açıdan çok daha isabetli ve ufuk açıcı olan asıl mesele; onun Yemen hakkında farklı dönemlerde hangi kritik teşhisleri koyduğu, bu teşhislerin ardından sahada nelerin yaşandığı ve bugünün önde gelen Yemenli şahsiyetlerinin onun ülkeye dair vizyonuna neden bu denli paha biçtiğidir.

İlk günlerin ruhu

Seyyid Nasrallah'ın o ilk güçlü dayanışma mesajı, Suudi Arabistan öncülüğündeki Yemen saldırısının henüz ilk saatlerinde yankısını buldu. 

Saldırıların başlamasından sadece iki gün sonra, 27 Mart 2015'te, Yemen'deki gelişmelerin Suudi Arabistan için "varoluşsal bir güvenlik tehdidi" oluşturduğu yönündeki temelsiz iddiaya şiddetle karşı çıktı.

Bölgenin en güçlü savaş makinelerinden birine sahip olan İsrail ortada çok daha bariz ve acil bir stratejik tehdit olarak dururken; Suudi Arabistan'ın neden Yemen'i kendine hedef seçtiğini sorguladı. Aslında bu soru, onun savaşa dair okumalarının en temel taşlarından birini oluşturuyordu: Yemen'in, kendi halkının siyasi hayallerine göre değil, tamamen dış güçlerin karanlık çıkarlarına göre şekillendirilmeye çalışıldığı gerçeği.

Seyyid Nasrallah, bununla da kalmayıp Yemen'de yeşeren yeni siyasi düzenin salt bir "İran projesi" olduğu yönündeki iddiaları çürüterek meydan okudu:

“Hani, nerede Yemen'deki İran orduları ve askeri üsleri?”

Zira ona göre bu savaş, o dönem alevlenen İran-Suudi Arabistan geriliminin basit, sıradan bir yansıması veya uzantısı olarak okunamazdı. Tespitlerini daha da derinleştirerek, asıl meselenin Suudi Arabistan'ın Yemen üzerindeki o köklü nüfuzunu tamamen yitirmesi olduğunu ve başlatılan bu savaşın tek gayesinin o eski sömürü düzenini yeniden kurmak olduğunu açıkça ilan etti.

Yemenlilerin merhem

Savaşın o karanlık ilk saatlerini yaşayan Yemen halkı, Seyyid Nasrallah'ın sözlerindeki tarihi önemi daha o an derinden hissetmişti.

Modern Tarih Profesörü, el-Beyda Üniversitesi Rektörü ve Uluslararası Filistin Konferansı Hazırlık Komitesi Başkan Yardımcısı Dr. Ahmed Ahmed Salih el-Arami, o günlerin boğucu atmosferini tüm canlılığıyla hafızasında taşıyor:

“Koalisyonun Yemen'e yönelik o amansız saldırısının ilk saatlerinde yankılanan bu konuşma, kanayan yaramıza sürülen bir merhem gibiydi. O günlerde medyayı, bölge rejimlerini ve peş peşe gelen resmi açıklamaları izliyorduk; istisnasız hepsi Yemen halkına karşı topyekûn bir seferberlik ilan etmiş durumdaydı. Tüm bu kuşatılmışlık içinde böylesine güçlü, böylesine sarsılmaz bir iradeyle ortaya konan tek tavır, merhum Seyyid Hasan Nasrallah'ın duruşuydu.”

El-Arami'nin vurguladığına göre, Seyyid Nasrallah yalnızca bu haksız saldırıyı kınamakla yetinmemişti. Aynı zamanda bu şiddet dalgasının ardında gizlenen asıl emelleri tek tek ifşa etmiş ve kuru bir askeri üstünlüğün mutlaka siyasi bir zafere dönüşeceği yönündeki o kibirli varsayıma açıkça meydan okumuştu. Üstelik Nasrallah, sözlerini Yemen halkının bu acımasız saldırıyı püskürtebilecek güce ve iradeye sahip olduğuna duyduğu o sarsılmaz güveni haykırarak noktalamıştı.

El-Arami'nin hafızasına kazınan bir diğer an ise, Ekim 2016'da Beyrut'un güney banliyölerinden Dahiye'de, Muharrem ayının 10. günü olan Aşura münasebetiyle düzenlenen o mahşeri kalabalığın önünde yankılanan sözlerdi. Seyyid Nasrallah o gün kitlelere seslenirken, “Yemen halkı, Suud’un burnunu Yemen topraklarına sürtecektir” diyerek tarihi bir öngörüde bulunmuştu.

Seyyid Nasrallah aynı konuşmasında şu çarpıcı tespiti de eklemişti:

“Suudi Arabistan'ın Yemen halkına karşı yürüttüğü bu savaş, belirli siyasi hedeflere ulaşma çabasından ziyade, kör bir kin ve intikam duygusunun dışavurumu olarak karşımıza çıkıyor. İnsanları, taşları, yaşlıları, çocukları ezip geçen ve Yemen'de nefes alan her şeyi hedef tahtasına oturtan bu cürüm biçimi, Suudi Arabistan'ın Vahhabi zihniyetiyle beslenen o karanlık nefret savaşının ta kendisidir.”

Yemen'in kaçınılmaz zaferi

Yemen Şûra Konseyi Üyesi Dr. Halid Yahya el-İmad da Seyyid Nasrallah'ın sergilediği bu tarihi duruşun, savaşın henüz ilk günlerinde nasıl bir umut ışığı olduğuna dikkat çekiyor.

El-İmad bu durumu şu derinlikli ifadelerle vurguluyor:

“Merhum direniş önderi Seyyid Hasan Nasrallah’ı yâd ederken ya da ondan söz ederken, onun adeta Allah’ın nuruyla bakan ve ötesini gören bir şahsiyet olduğunu asla aklımızdan çıkarmayalım. Suud hanedanının Yemen’e yönelik saldırılarını başlattığı o ilk günden itibaren, zafer tacının Yemen'in başından eksik olmayacağını müjdelemişti.”

El-İmad'ın da altını çizdiği gibi, Seyyid Nasrallah'ın bu keskin değerlendirmeleri savaşın hiçbir evresinde sapmaya uğramadı ve daima aynı tutarlılıkla yankı buldu.

Sözlerine devam eden El-İmad, “O, durmaksızın Yemen'den, Yemen halkından ve onların Suud hanedanının elinden çektiği o dayanılmaz acılardan bahsederken, kazanacakları zaferin kaçınılmazlığını da hep dilinde tuttu,” diyor ve ekliyor:

“Nihayetinde tam da onun dediği oldu. Yemenliler galip geldi ve bugün Suud hanedanının burnunu o çamura bizzat sürtüyorlar.”

Kullanılan bu dil son derece kesin, net ve tavizsizdi. Ancak bu keskinlik sadece hamasi bir söylemden ibaret değildi; bilakis Yemen direnişinin, sırf askeri ve teknolojik üstünlüğe sırtını dayayan kof bir saldırganlığa karşı sonuna kadar direnme kararlılığına sahip olduğu yönündeki o geniş çaplı ve derinlikli stratejik okumanın ta kendisini yansıtıyordu.

İşte tam da bu sarsılmaz kavrayış, savaşın yıllarca sürecek o yıpratıcı evresine girilmesiyle birlikte, Seyyid Nasrallah'ın gelecekte yapacağı tüm tarihi konuşmaların rotasını çizecek olan pusulanın ta kendisiydi.

Kaba kuvvetin sınırları

Savaş tüm şiddetiyle sürerken, Seyyid Nasrallah'ın analizleri giderek o devasa askeri güç ile sahadaki siyasi sonuçlar arasında gitgide açılan o büyük uçuruma odaklanmaya başladı.

2016 yılında el-Meyadin’e verdiği bir mülakatta, Yemen'de yürütülen bu savaşı apaçık bir adaletsizlik olarak tanımladı. Destekçilerinin umut ettiği o siyasi teslimiyeti bir türlü sağlayamayan bu kör saldırganlığı ısrarla sürdürmenin arkasındaki mantığı derinlemesine sorguladı.

"Yemen üzerindeki tüm planları çöktü," diyerek gerçeği tam kalbinden vurdu.

Bununla da yetinmeyip, Suudi Arabistan'ın eninde sonunda devasa mali kaynaklarını kullanarak Yemen'i yeniden inşa edeceği ve bu sözde imar hamlesini ülkeyi siyasi olarak tahakküm altına almak için bir silaha dönüştürebileceği yönündeki sinsi varsayıma da şiddetle karşı çıktı.

Aslında bu çarpıcı nokta, onun direniş kavramına dair o engin vizyonunun tam merkezinde yer alıyordu: Evet, dışarıdan gelen bir güçle yıkım yaratılabilirdi; ancak bir halkın siyasi iradesi ve teslimiyeti ne parayla satın alınabilir ne de zorbalıkla dayatılabilirdi.

O günlere gelindiğinde savaş, direnişin o sarsılmaz dayanıklılığını çoktan gözler önüne sermeye başlamıştı.

Seyyid Nasrallah, Yemen halkının eşine az rastlanır, destansı bir savaş sürecinden geçtiğine dikkat çekerek; mutlak bir yenilgiyi bertaraf etmelerinde sergiledikleri o bükülmez kararlılığın ve her geçen gün geliştirdikleri askeri kabiliyetlerin hayati rolünü özellikle vurguladı.

‘Adaletsiz savaş’

Yıllar sonra, Aralık 2020'ye gelindiğinde, tarihin haklı çıkardığı o aynı argümanlara yeniden dönecekti.

Seyyid Nasrallah, Yemen halkının 2100 günü aşkın bir süredir göğüs göğüse çarpıştığını hatırlatarak; bu asil halkın tükenmek bilmeyen azmini ve silaha olan erişimini, onların mücadeleye soluksuz devam edebilmelerinin en temel can damarları olarak nitelendirdi.

O tarihi konuşmasında şu can alıcı soruları sormuştu:

“Bakın, benim görebildiğim kadarıyla Suudi Arabistan, bilhassa son yıllarda zerre kadar akılcı davranmıyor. Tam aksine, tamamen kin ve düşmanlık hisleriyle hareket ediyor. Peki Yemen'e karşı yürütülen bu savaşın asıl sebebi ne? Hangi mantığa, hangi temele dayanıyor? Hukuki dayanağı, çıkarı, ilkesi nedir? Bütün bu haksız ve adaletsiz savaşın ardında yatan asıl gerekçe ne olabilir?”

Bu çarpıcı açıklamaların taşıdığı asıl önem, kısmen o günkü kritik zamanlamasında gizliydi.

Zira 2020 yılının sonlarına yaklaşıldığında, savaş çoktan beşinci yılını geride bırakmıştı. Suudi Arabistan öncülüğündeki o ilk saldırı dalgası başladığında dillerden düşmeyen kof beklentiler ne olursa olsun, sahada kopan fırtınalar öyle hızlı ve kolay bir siyasi çözüm getirmemişti.

Seyyid Nasrallah'ın penceresinden bakıldığında; savaşın bu denli uzaması, Yemen'in üzerine çullanan o muazzam askeri gücün devasa boyutu ile masada ulaşılması hedeflenen siyasi sonuçlar arasındaki mesafenin ne kadar erişilmez olduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu.

Yemen direnişinin bölgesel boyutu

Çatışmaların seyri, savaşın sadece Yemen'in sınırları içerisine hapsedilip orada kontrol altına alınabileceği yönündeki o sığ düşünceyi her geçen gün çok daha içinden çıkılmaz, karmaşık bir kördüğüme dönüştürüyordu.

2019 yılında Yemen Silahlı Kuvvetleri'nin Suudi petrol tesislerine yönelik düzenlediği o sarsıcı operasyonlar, Yemen'e yöneltilen saldırganlığın bedelinin sadece kendi sınırları içinde kalmayacağını; bu ateşin bizzat komşu ülkelerin kritik altyapılarına da sıçrayabileceğini tüm dünyaya gösterdi.

Bu eşi görülmemiş durum, San'a yönetiminin ilmek ilmek örmeyi başardığı o caydırıcılık kalkanının ulaştığı devasa boyutu da gözler önüne seriyordu.

Seyyid Nasrallah'ın perspektifinden bakıldığında Yemen'deki bu savaş, Batı Asya'daki o geniş ve karmaşık güç dengelerinden hiçbir zaman bağımsız bir mesele olarak ele alınmamıştı.

20 Eylül 2019'da televizyon ekranlarından kitlelere seslendiği o tarihi konuşmasında şu uyarıda bulunmuştu: 

"Suudi Arabistan'daki tesisleri ve kritik altyapıyı koruyacak yegâne şey, Yemen halkına karşı yürüttüğünüz bu kanlı savaşa derhal son vermektir," 

Operasyonun, Suudi petrol üretimini daha ilk anda nasıl yarı yarıya felç ettiğine dikkat çekerek, Riyad rejimine şu unutulmaz sözlerle seslenmişti: 

"Eviniz sırçadan, ekonominiz de tıpkı o ev gibi sırçadan..."

Günün sonunda Yemen'in kendi öz liderliği; kritik kararlarını bizzat almış, askeri kapasitesini her geçen gün daha da ileriye taşımış ve sahip olduğu eşsiz coğrafi konumun o stratejik ağırlığını bölgesel denklemde giderek daha fazla hissettirmeyi başarmıştı.

Yemenlilerin yüreğinde dokunmak

Bu makale kapsamında el-Meyadin English ile görüşen önde gelen Yemenli şahsiyetlere göre; Seyyid Nasrallah'ın taşıdığı tarihi önem, sadece askeri veya jeopolitik analizlerin dar kalıplarıyla asla açıklanamazdı.

Yemen Genel Radyo ve Televizyon Kurumu Başkanı Abdurrahman el-Ahnomi, Seyyid Nasrallah'ı; Yemen halkına reva görülen o ağır haksızlıklara karşı göğsünü siper eden ve gür bir sesle itiraz eden bir önder olarak nitelendirdi.

El-Ahnomi o günleri şu sözlerle yâd ediyor: 

"Merhum direniş önderi Seyyid Hasan Nasrallah, Yemen halkının maruz kaldığı o zulüm sarmalına karşı adeta bir savunma meşalesiydi. Amerikan destekli Suudi saldırganlığına karşı Yemen ile omuz omuza durduğu o asil tavrı, kanayan yaralarımıza adeta bir merhem oldu. Üstelik bu duruşuyla, dünyanın dört bir yanındaki özgür ruhlar için bir ilham kaynağına dönüştü ve onları da Yemen'de yaşanan bu vahşete karşı benzer, onurlu tutumlar sergilemeye teşvik etti."

San'a'daki İçişleri Bakanlığı Büyükelçisi Abdullah Ali Sabri için ise Seyyid Nasrallah'ın her bir konuşması, Yemenlilerin büyük bir coşku ve heyecanla yolunu gözlediği tarihi bir olay haline gelmişti.

Sabri, Seyyid Nasrallah'ı derin bir sevgiyle anarken; saldırının daha ikinci gününde ekranlara çıkarak sergilediği o duruşu, hayatı boyunca şahit olduğu en muazzam ve en cesur tavır olarak nitelendirdi.

Sabri'nin hafızasına kazınan bir diğer an ise, Seyyid Nasrallah'ın kitlelere dönerek sorduğu o vurucu soruydu: 

"Eğer Yemenliler Arap değilse, o halde gerçek Araplar kimdir?"

Buna benzer şekilde, Ensarullah Siyasi Bürosu Üyesi Ebu Akil Abdullah el-Nimi de o sarsılmaz bağı şu ifadelerle vurguladı: 

"Seyyid Nasrallah, kendi zamanının silinmez bir simgesi ve çağının tartışılamaz lideriydi; onun her bir kelimesi bizim için bir teselli ve şifa kaynağıydı."

Derin bir kayıp

Seyyid Nasrallah'ın sözlerini bu denli önemli ve etkili kılan şey, içlerinde barındırdığı o saf samimiyetti.

Yemen halkı, onun kendi çektikleri acılara asla buz gibi, soyut bir jeopolitik mesele olarak bakmadığına yürekten inanıyordu.

El-Nimi bu durumu, "Yemenlilere seslenirken kelimeleri hep duygu yüklüydü; Yemen'i o kadar derinden seviyordu ki, bu sevgiyi her bir sözünde, her bir konuşmasında bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu," sözleriyle ifade etti.

Aralarında kurulan bu derin duygusal bağ, Yemenlilerin tüm uluslararası arenada kendilerini yapayalnız ve kimsesiz hissettikleri o yıkıcı saldırı günlerinde bambaşka bir anlam kazanmıştı.

El-Nimi'nin de vurguladığı gibi: 

"O karanlık günlerde, tüm dünyada gözyaşlarımızı silecek veya kanayan yaralarımızı saracak merhum Seyyid Hasan Nasrallah'tan başka tek bir kişi bile yoktu."

Siyasi bir sayanışmanın çok ötesinde

El-Nimi, birçok Yemenlinin kalbinde salt bir siyasi dayanışmanın çok daha ötesine geçen o özel ve tarihi bağı yeniden hafızalarda canlandırdı.

"Onu tıpkı bizimle birlikte cephedeymiş gibi hissediyor; bize öğreten, tavsiyeler veren, ufkumuzu aydınlatan ve moralimizi dimdik ayakta tutan bir önder olarak görüyorduk," diyerek bu sarsılmaz bağlılığı dile getirdi.

El-Nimi için tam da bu hissiyat, Seyyid Nasrallah'ın şehadetini tarifsiz ve çok daha derin bir kayıp haline getiriyordu.

Bu ortak acıyı, "Seyyid Nasrallah'ın aramızdan ayrılışı, bizim için kanaması asla durmayacak ve hiçbir zaman kapanmayacak devasa bir yaradır," diyerek tarif etti ve ekledi: 

"Geride öyle büyük, öyle derin bir boşluk bıraktı ki; bu boşluğu dünyadaki kimsenin doldurması mümkün değil."

Yemen'in yetimliği

El-Nimi, savaşın o en çetin günlerinde Yemen'in dünyadan ne kadar acımasızca izole edildiğini de anlattı.

O günlerin ağırlığını, "Yemen adeta yetim kalmıştı. Sırtını yaslayacak, yanında duracak, gözyaşlarını silecek ya da yaralarını saracak kimsesi kalmamıştı; insanlığın ve tüm İslam aleminin şehidi olan Seyyid Hasan Nasrallah dışında hiç kimsesi yoktu," sözleriyle dışa vurdu.

Sabri ise kendi penceresinden bakarak, Seyyid Nasrallah'ın o fırtınalı çatışma dönemlerinde yaptığı konuşmaları, Yemen halkı için en temel güven ve moral kaynağı olarak nitelendirdi.

Tüm bu isimlerin zihinlerinde yer eden anılar, Seyyid Nasrallah'ın Yemen üzerine yaptığı konuşmaların taşıdığı devasa önemin neden sadece soğuk jeopolitik analizlere indirgenemeyeceğini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Bu önde gelen Yemenli şahsiyetler için o, sadece sınırların ötesinden yabancı bir savaşı yorumlayan sıradan bir siyasi figür değildi. Aksine o; Yemen'in çektiği tarifsiz acıları her fırsatta yürekten paylaşan, bu halkın meşru direniş hakkını sonuna kadar savunan ve onları kendi kaderlerini bizzat çizebilecek iradeye sahip onurlu bireyler olarak gören gerçek bir yoldaştı.

“Keşke sizin saflarınızda bir savaşçı olsaydım”

Tüm bu duygularla birlikte El-Arami, kendi dünyasında Seyyid Nasrallah'ın Yemen direnişiyle kurduğu o derin bağı en çarpıcı şekilde özetleyen bir başka tarihi hatırayı daha yâd ediyor.

2017'deki Batı Kıyısı Muharebesi şiddetini artırırken, El-Arami, Seyyid Nasrallah'ın 30 Haziran 2018'de sarf ettiği şu sözleri anımsıyor: 

"Keşke ben de sizin saflarınızda, o sevgili ve cesur lideriniz Seyyid Abdülmelik Bedreddin el-Husi'nin sancağı altında bir savaşçı olabilseydim."

Bu tarihi çıkış, Yemen'in batı kıyı şeridinde çatışmaların alevlendiği bir döneme denk gelmişti. El-Arami'nin aktardığına göre, bu sözler savaşçıların yüreğinde derin bir yankı uyandırarak morallerini şaha kaldırdı. Yaşanan bu hadisenin asıl önemi, tek bir konuşmanın savaşın seyrini değiştirmesinden ziyade, Seyyid Nasrallah'ın Yemen'e dair kamuoyuna yansıyan söylemindeki evrimi gözler önüne sermesidir.

O artık bu kutlu mücadeleyi yalnızca dışarıdaki kitlelere anlatmakla yetinmiyordu.

Yemen direnişine doğrudan sesleniyordu.

Kuşatma altındaki ekmek

El-Arami'nin zihninde yer eden bir diğer anı, Seyyid Nasrallah'ın Yemen'le kurduğu bağın çok daha farklı bir boyutunu gün yüzüne çıkarıyor. 

Seyyid Abdülmelik Bedreddin el-Husi, 23 Mayıs 2021'de Yemen halkının günlük ekmeğini Filistinlilerle bölüşmeye hazır olduğunu ilan etmişti. 

Bu sözlerin hemen ardından, 25 Mayıs 2021'de Seyyid Nasrallah'ın, Suudi ablukası altında ezilen Yemenlilerin aslında yiyecek bir şeyleri olup olmadığını sorduğu nakledilir. 

Nasrallah o gün, Yemen halkının fedakârlığındaki o dipsiz derinliği şu sözlerle dile getirmişti: 

"Seyyid, sizler de kuşatma altındasınız. Filistin halkıyla bölüşecek bir lokma ekmeğiniz sahiden var mı?"

Bu yürek burkan diyalog, Seyyid Nasrallah'ın Yemen hakkındaki hitaplarında hep öne çıkan o temel temayı perçinliyordu: Direniş, insan onuru ve kuşatma altındaki halkların çektiği acılar arasındaki kopmaz bağ. Yemen'in Filistin'e sunduğu bu destek, refahın veya güvenliğin gölgesinde yeşermiyordu. Aksine bu duruş; savaşın, yıkımın ve yoksunluğun pençesinde kıvranan bir toplumun özünden kopup geliyordu.

Tarihi bir dönüm noktası

El-Arami'ye göre Seyyid Nasrallah, bu asil jestin anlamını derinden kavramış ve karşılığını aynı duygusal yoğunlukla vermişti. Yaşanan bu an, yıllar sonra çok daha kritik bir hal alacak bir gelişmenin de ayak sesleriydi aslında: Yemen'in, kendi varoluş mücadelesini Filistin davasıyla adeta etle tırnak gibi birleştirmesi.

Yemen'deki savaştan Kızıldeniz'in sularına

Yemen'in üstlendiği roldeki bir sonraki büyük dönüşüm, Suudi Arabistan öncülüğündeki saldırıların ülkenin askeri ve siyasi coğrafyasını baştan aşağı yeniden şekillendirmesinin ardından yaşandı.

Yemen'in gün geçtikçe çok daha gelişmiş füzeler ve insansız hava araçları sahaya sürmesi, Suudi Arabistan'la aralarındaki stratejik denklemi kökünden değiştirdi ve sonrasında bu mücadeleye çok daha geniş çaplı bir bölgesel boyut kattı.

Ve takvimler Ekim 2023'ü gösterdi.

İsrail'in Gazze'deki soykırımı başlarken, Yemen Silahlı Kuvvetleri 19 Ekim 2023'te tarihi bir karar aldı: Askeri operasyonların namlusu, Filistin davasına destek olmak amacıyla doğrudan İsrail bağlantılı çıkarlara ve deniz trafiğine çevrilecekti. Neticede Kızıldeniz, bu geniş çaplı bölgesel çatışmanın en kritik cephelerinden birine dönüştü. 

2015 yılında sadece Yemen'in siyasi düzenini hedef alan Suudi öncülüğündeki bir saldırı olarak başlayan olaylar zinciri; artık uluslararası deniz trafiğini, bölgesel güvenliği ve ABD işgal güçlerinin Batı Asya'daki konuşlanmasını derinden sarsan devasa sonuçlar doğuruyordu. 

Bu durum, Yemen'in jeopolitik konumunda köklü bir sarsıntı demekti. Yıllarca görmezden gelinen, sömürülen ve yıkıcı saldırıların enkazı altında bırakılan bir ülke; artık Arap Yarımadası'nın çok ötesindeki stratejik hesapları bile yeniden yazabilen küresel bir güç olarak tarih sahnesindeydi.

Bölgesel dengelerin yeniden yazılması

Seyyid Hasan Nasrallah, yıllar boyunca Yemen'in asla siyasi açıdan pasif ya da stratejik olarak marjinal bir ülke olarak görülmemesi gerektiğinde ısrar etmişti. Zira Yemenli liderler, kendi kararlarını bizzat kendileri alıyordu. Attıkları her adım; kendi siyasi hesaplarını, Filistin davasına bakış açılarını ve Yemen'in ali menfaatlerini yansıtıyordu. 

Seyyid Nasrallah, El Meyadin Yönetim Kurulu Başkanı Gassan bin Ciddu'ya verdiği bir mülakatta bu duruşu şu sözlerle özetlemişti: 

"Hizbullah, Yemen savaşında arabuluculuk rolü üstlenecek bir konumda değildir; çünkü biz bizzat Seyyid Abdülmelik el-Husi'nin, Yemen halkının ve Ensarullah hareketinin safında yer alan bir tarafız." 

Seyyid Nasrallah, 25 Temmuz 2022'de Hizbullah'ın 40. kuruluş yıldönümü münasebetiyle düzenlenen "40. Yıl Diyaloğu"nda bu sözlerini daha da ileri taşıyarak şunları eklemişti: 

"Arabulucu dediğiniz kişi masadaki iki taraftan da taviz koparmaya çalışır. Peki ama Ensarullah'tan neyin tavizi beklenebilir?" 

Aynı konuşmada, İranlıların Yemen savaşındaki olası bir arabuluculuk teklifine son derece net bir yanıt verdiğini belirterek, Yemenlilerin hiçbir koşulda kendi meşru haklarından zerre kadar geri adım atmayacaklarını vurgulamıştı.

Yemen ve Filistin omuz omuza

Seyyid Nasrallah'ın Yemen'i okuma biçiminde, Filistin meselesi asla sonradan eklenmiş bir detay değildi. Daha en başından beri, Arap hükümetlerini Yemen'e saldırırken İsrail'i bölgenin stratejik denkleminde rahat bırakmaları yüzünden defalarca yerden yere vurdu. 

Şehit lider, Mart 2018'de el-Menar'da yayınlanan bir konuşmasında o can alıcı soruyu sormuştu: 

"Eğer Yemen'deki savaşın amacı gerçekten Yemen halkını kurtarmak ise, Suudi Arabistan onca yıl boyunca Filistin halkını neden bir başına terk etti?" 

Nasrallah, zaman ilerledikçe farklı direniş cephelerinin birbirine nasıl kenetlendiğini daha yüksek sesle dile getirmeye başladı. Çizdiği bu çerçeve, özellikle Ekim 2023 sonrasında çok daha hayati bir anlam kazandı. 

Yemen'in Gazze'ye omuz vermek için başlattığı askeri operasyonlar, ülkenin bölgedeki rolünü baştan aşağı dönüştürdü ve Yemen'i doğrudan İsrail, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Batılı emperyalist güçlerle karşı karşıya geldiği küresel bir çatışmanın tam kalbine yerleştirdi.

İnkâr edilemez bir bağ

El-Ahnomi gibi önde gelen Yemenli şahsiyetler için bu bağ gün gibi ortadaydı. O, Yemen'deki çatışmayı en başından beri Filistin uğruna verilen o devasa mücadeleyle harmanlamış; Yemen'in sonradan takındığı askeri tutumu da Filistin davasına duyduğu sadakatin doğal bir uzantısı olarak okumuştu.

Yaşanan bu kırılmanın önemi, alışılagelmiş bölgesel ittifak jargonuyla açıklanamayacak kadar büyüktür. Bu durum; Yemen'in Kızıldeniz'deki o eşsiz coğrafi konumunun ve Babülmendep Boğazı'na olan yakınlığının, dünyadan nispeten izole edilmiş bir ülkeye nasıl devasa bir stratejik koz verebileceğini tüm dünyaya kanıtladı. Ülkenin sahip olduğu hayati önemin bu boyutu, artık uluslararası güçlerin göz ardı edemeyeceği bir gerçeğe dönüştü.

Geçmişe dönüp baktığımızda

Peki, onca yaşananın ardından Seyyid Nasrallah'ın Yemen'e dair vizyonu hakkında bugün gönül rahatlığıyla ne söyleyebiliriz?

Tarihi kayıtlar, onun yaşanacak her bir gelişmeyi adeta öngördüğünü şüpheye yer bırakmaksızın ispatlıyor. Nasrallah, kaba askeri saldırganlığın siyasi bir boyun eğdirme getirip getirmeyeceğini hep sorguladı. 

Yemen'i hiçbir zaman geniş çaplı bir bölgesel savaşın sıradan bir sahnesi olarak görmedi; onu her daim başrol oynayan bir siyasi aktör olarak konumlandırdı. Yemen halkının baskıya göğüs germe kapasitesini sürekli vurguladı ve savaşın yaratacağı sarsıntıların Yemen sınırlarını çok aşacağı konusunda dünyayı defalarca uyardı.

Savaşın takip eden yıllardaki seyri, Seyyid Nasrallah'ın öne sürdüğü bu argümanların doğruluğunu sınayacak o tarihsel zemini fazlasıyla sundu.

Yemen direnişi, üzerine yağan onca saldırıya rağmen dimdik ayakta kalmakla yetinmeyip, göz kamaştırıcı askeri yetenekler geliştirdi. Savaşın alevleri önce Suudi Arabistan topraklarına, ardından da Kızıldeniz'deki uluslararası deniz ticaret yollarına sıçradı. Yemen, bölgesel hesapları tek başına şekillendirebilen bir aktör olarak sahneye çıkarken; sergilediği direniş, Filistin davasıyla gün geçtikçe daha kopmaz bir bağla mühürlendi.

İşte tüm bu gelişmeler, Yemen'in önde gelen şahsiyetlerinin neden her fırsatta dönüp dolaşıp Seyyid Nasrallah'ın o tarihi konuşmalarına sığındıklarını net bir şekilde açıklıyor.

Yemen'in çektiği acıların bizzat kendi içindeki o derin manası

El-Nimi, Yemen'i yürekten savunmasından ötürü onun sözlerine derin ve somut bir hissiyatla sımsıkı sarılmıştı. El-İmad, o konuşmalarda Yemen'in hayatta kalma dirayetine duyulan o erken ve sarsılmaz inancı buluyordu. El-Arami için bu sözler, Yemen'in dünyadan en koptuğu, en yalnızlaştığı anlarda yüreklere su serpen birer sığınaktı. El-Ahnomi ise bu kelimeleri, alışılagelmiş siyasi demeçlerin fersah fersah ötesine geçen eşsiz bir dayanışma ruhu olarak hafızasına kazımıştı. Sabri'nin hatırasında ise bu hitaplar, Yemen halkına sınırlarının ötesinde bir yerlerde birilerinin seslerini duyduğu hissini veriyordu.

Tüm bu isimlerin ortak şahitliği, Seyyid Nasrallah'ın konuşmalarını yalnızca stratejik bir mercekle okuduğumuzda kaçıracağımız çok derin bir hakikati yüzümüze çarpıyor. 

Yemenlilerin büyük bir çoğunluğu için Seyyid Nasrallah'ın taşıdığı bu önem, meseleye sadece Suudi Arabistan'dan ya da Batılı emperyalist hükümetlerden farklı bir pencereden bakması değildi. O, Yemen'in çektiği acıların birer teferruat değil, başlı başına büyük bir önem taşıdığını haykırarak konuşmuştu.

Seyyid Nasrallah'ın geniş vizyonuna açılan pencere

Yemen destanı, en nihayetinde Yemen sınırlarının çok ötesindeki bir ufka işaret ediyor. Seyyid Nasrallah'ın bölgeyi okuma biçimi; direniş, egemenlik, caydırıcılık, Filistin'in merkezi rolü ve dış müdahalelerin sınırları gibi durmaksızın vurguladığı temel fikirler etrafında şekilleniyordu. Aynı fikirler onun Lübnan, İran, Suriye ve Filistin üzerine yaptığı tartışmalarda da kendini gösterdi. Lübnan'ı, İsrail saldırganlığına karşı sergilenen direniş meselesi üzerinden okudu.

Suriye'yi; devletin, silahlı grupların ve dış müdahalelerin iç içe geçtiği çok daha geniş bir savaş bağlamında ele aldı. Filistin ise onun hitaplarında, bölgedeki tüm siyasi mücadelenin büyük ölçüde etrafında döndüğü o ana dava olmaya hep devam etti. İşte Yemen, bu devasa dünya görüşünün sahaya yansıyan bir başka manifestosu haline gelmişti.

Batı Asya'nın yükselen gücü

Yemen'in yürüdüğü bu çetrefilli yol özellikle çok mühimdi; zira ülke, sadece on yıl gibi bir sürede bölgesel konumunda baş döndürücü bir evrim geçirmişti.

Tarih sayfaları, bölgesel bir liderin, Yemen'in siyasi iradesinin ve direniş kapasitesinin sürekli küçümsendiğini usanmadan savunuşuna şahitlik eder.

Akıp giden yıllar, bu savın haklılığını kanıtlayan yığınla delil sundu. Belki de Seyyid Nasrallah'ın Yemen konulu konuşmalarını en kalıcı kılan sır tam da buradadır. Onun sözleri, yalnızca belirli bir savaşın nasıl sonuçlanacağına dair kuru tahminlerden ibaret değildi.

Bu sözler, Batı Asya'daki güç dengelerine dair çok daha devasa bir tartışmanın parçasıydı: Askeri üstünlüğün kendiliğinden siyasi kontrole dönüşemeyeceğinin, yerel aktörlerin her zaman büyük güçlerin vekilleri gibi görülemeyeceğinin ve dış baskıyla ezilmek istenen toplumların, belirli koşullar altında, direnişi nasıl devasa bir stratejik güce dönüştürebileceğinin en net ilanıydı.

Peki, çok daha kudretli bir koalisyonun dayatmalarına boyun eğmeyi reddeden bir ülkenin başına ne gelir? Yemen bu sorunun cevabını, on yılı aşkın bir süre kanla ve ateşle sınanarak verdi.

Seyyid Nasrallah için ise bu, daha ilk günden itibaren dile getirdiği sarsılmaz bir inançtı. Yemen, sadece kendi coğrafyası için değil tüm bölge için; bir ulusu boyunduruk altına almak amacıyla başlatılan bir saldırının, Batı Asya'nın stratejik haritasını nasıl değiştirebileceğinin en canlı kanıtı olarak dimdik ayaktadır. Yemen'in siyasi iradesini kırmak için girişilen o hamle, ne direniş ateşini söndürebildi ne de o gür sesi susturabildi.

Ve yıllar boyunca Seyyid Hasan Nasrallah'ın Yemen'e duyduğu o sarsılmaz inanç, bizzat ülkenin kendi tarihinin bir parçası haline geldi. Bu inanç, halkın hafızasında şerefle taşınan; direnişi, egemenliğe meydan okuyabilecek yegane güç olarak görenlerin sinesinde özenle korunan bir mirasa dönüştü.

Onun kelimeleri, bugün yalnızca devrimci bir liderin hatıraları olarak değil; Yemen tarihinin ve çok daha geniş anlamda, topyekûn bir direniş tarihinin ayrılmaz bir parçası olarak sonsuza dek yaşayacaktır.


Çeviri: YDH

İlgili Haberler