Son Dakika
İnşa

Yemen: Bu maceraya atılmaya değer mi?

14 Ekim 2026 13:18 Bu sayfayı yazdır

❝Şara'nın Yemen savaşına girmesine itiraz etmeyecek tek bir aktör var, o da İsrail.❞

Yemen: Bu maceraya atılmaya değer mi?
Yemen: Bu maceraya atılmaya değer mi? YDH
Yazı boyutu
100%
9 dk okuma

YDH ― El-Ahbar gazetesinin Suriye editörü Firas es-Şufi, Suriye'deki mevcut rejiminin Colani'nin Yemen savaşına olası askeri müdahalesini, Şam’ın ekonomik çıkmazı, askeri kapasitesinin sınırları ve bölgesel güç dengeleri açısından doğurabileceği sonuçlar üzerinden inceliyor.  

✱✱✱


Son günlerde basına yansıyan sızıntılar, Suriye geçiş hükümetinin Yemen savaşına askeri olarak müdahil olabileceğine işaret ediyor. İddialara göre bu müdahale, ya Suudi Arabistan'a savunma desteği sunarak ya da doğrudan Yemen topraklarında Krallık destekli güçlerin safında savaşarak gerçekleşebilir.

Geçiş Hükümeti Başkanı Ahmed eş-Şara'nın geçen hafta Riyad'a giderek Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve kardeşi Savunma Bakanı Halid bin Selman ile görüşmesi, bu sızıntılara güç kattı.

Üstelik Axios ve Reuters gibi haber ajanslarının farklı kaynaklara dayandırdığı haberler de bu durumu doğruluyor. Nitekim Riyad'ın, Yemenli Ensarullah hareketine karşı yürütülen savaşa katılması için Şam'dan 10 bin ila 20 bin arasında Suriyeli asker talep ettiği belirtiliyor.

Birkaç gün önce Katar merkezli dijital gazete Al Modon'da yer alan ve Şara'nın halihazırda 1500 civarında askerini Krallığa gönderdiğini kesin bir dille öne süren sızıntılar da bu iddiaları destekliyor.

Şara'nın danışmanı Ahmed Muvaffak Zeydan ise Suudi Arabistan'ın böyle bir müdahale talebinde bulunduğunu yalanladı. Benzer şekilde Enformasyon Bakanlığı da bir açıklama yaparak Şam'ın şu anki önceliğinin iç toparlanma ve ülkenin yeniden inşası olduğunu vurguladı. Açıklamada, her türlü askeri işbirliğinin yeni cepheler açarak değil, yalnızca resmi kanallar ve ikili anlaşmalar üzerinden yürütüleceğinin altı çizildi.

Rejim bu iddiaları yalanlamakta aceleci davransa da Suriye'nin ekonomik çöküşün eşiğinde olması ve bütçe açığının 3 milyar doları aşma ihtimali farklı bir tablo çiziyor.

Tüm risklere rağmen Suudi Arabistan'ı desteklemek ve onun safında askeri müdahalede bulunmak, Şam için maddi ve manevi kazanımlar vadeden bir fırsat kapısı olarak görülebilir ve bu son derece doğaldır.

Üstelik Körfez'deki çatışmaların tırmanmasıyla Suudi Arabistan ve Katar'ın aylık yardımları askıya alması, geçiş yönetiminin önündeki seçenekleri iyice daralttı.

Şara'nın olası kazanımlar umuduyla bu savaşa fiilen katılma kararı aldığını varsayalım. Bu durumda; Suriye'yi hem içeriden hem dışarıdan kuşatan şartlar, rejimin kendi iç dinamikleri, bölgesel ve uluslararası görüş ayrılıkları ile tüm bunların ülkenin merkezine yansımaları göz önüne alındığında, Şam'ın ve ordunun bu savaşa gerçekten ne kadar etkin dahil olabileceğine dair pek çok soru gündeme geliyor.

Örneğin, Sudan'ın 2015 yılında Suudi güçlerinin safında Yemen'deki çatışmalara katılma deneyimini hatırlayalım. Hartum yönetimi, askeri sevkiyatın zirveye ulaştığı o dönemde 40 bin askerini sahaya sürmüş ve üstlendiği bu rol karşılığında sayısız vaat almıştı.

O dönemde Riyad, Ömer el-Beşir hükümetine 1 milyar dolarlık bir mevduat sözü vermişti. Ayrıca, daha önce Lübnan ordusunu silahlandırmak için açıklanan ancak sonradan dondurulan 3 milyar dolarlık askeri hibe de Sudan ordusuna devredilecekti. Tüm bunlara ek olarak, kapsamlı ekonomik ve kalkınma projeleri sunulacağı taahhüt edilmişti. Ne var ki Suudi Arabistan'ın o günkü mali gücü bugünkünden çok daha iyi olmasına rağmen, bu vaatlerin akıbeti hiçbir zaman netleşmedi. Günün sonunda ödenen tek para, deneyimli bir Sudanlı savaşçıya verilen ve en fazla 530 doları bulan maaşlardan ibaret kaldı.

Sonuç olarak vaat edilen destek fonları Sudan'a asla ulaşmadı. Beşir hiçbir kazanım elde edemediği gibi, çok sayıda askerini kaybetti ve ülkesinin uluslararası ilişkileri daha da çıkmaza girdi.

Nisan 2019'da Beşir'in devrilmesinin ardından direksiyona geçen Abdullah Hamduk liderliğindeki geçiş hükümeti, ilk iş olarak Yemen'deki asker sayısını hızla azalttı. Bu sayı Aralık 2019'da 5000'e, Ocak 2020'de ise görevleri arasında doğrudan sıcak çatışma bulunmayan 657 askere kadar düşürüldü.

Bu keskin politika değişikliğinin, o günlerde savaşa karşı oluşan uluslararası atmosferin de etkisiyle, ülkenin dışa açılma arayışının bir parçası olarak hayata geçirildiği biliniyor.

Sahadaki gerçeğe bakıldığında ise Sudan ordusu sayıca çok kalabalıktı ve 2015'in başlarında havadan, aynı yılın ekim ayında ise karadan bu savaşa erkenden ve resmen dahil olmuştu. Ancak tüm bu çabalara rağmen askeri birliklerin eğitim, beceri ve silah kapasitesindeki yetersizlikler yüzünden hiçbir stratejik başarı elde edilemedi.

Bugün de Krallığın asıl ihtiyacı derme çatma kara birlikleri değil. Aksine, müttefiki olan Yemenli gruplardan çok daha yetenekli, hava ve topçu birliklerine ciddi bir sayıyla destek verebilecek ve böylece Sana güçlerine karşı yürütülen savaşın seyrini gerçekten değiştirebilecek eğitimli muharip kara kuvvetlerine ihtiyaç duyuyor.

İş bu noktaya gelirse, Suriye geçiş hükümetinin Yemen çöllerinde savaşması için, aralarında yabancı savaşçıların da yer aldığı eski gruplardan ve mevcut tümenlerden "Heyet Tahrir eş-Şam"a bağlı en az 30 bin civarında asker göndermesi gerekecek.

Kendisine sadık olan bu grupların Yemen'e gitmeyi kabul etmesi halinde, Şara elindeki yegane savaşçı gücü kaybetmiş olacak. Öte yandan, yabancı savaşçıların ülkeden ayrılması da başlı başına zorlu bir süreç. Zira bu gruplar, yaşanan üst üste çatışmaların ardından mevcut hükümete güvenini tamamen yitirmiş durumda. Hatta yönetimin, dışarıya verdiği sözleri tutabilmek adına kendilerinden kurtulmak istediğine inanıyorlar.

Bütün bunların üzerine, "Ensarullah" hareketinin Somali'deki "Eş-Şebab" örgütüyle kurduğu iyi ilişkileri de unutmamak gerek; ki bu örgüt, "El-Kaide" ile bağlantılı ve halihazırda birçok Suriyeli ve yabancı savaşçıyla yakın bağlarını koruyor.

Genel tabloya bakarsak; İsrail Suriye'nin güneyinde adım adım ilerlerken, DEAŞ birçok bölgede açıkça boy gösterirken ve ülkede sayısız güvenlik zafiyeti ile kriz yaşanırken Şara'nın işi hiç de kolay değil. Şara'nın mevcut ordu komutanlarını ve "Heyet Tahrir eş-Şam" emirlerini bu savaşın haklılığına ve kazanma ihtimaline nasıl ikna edeceği meçhul.

Dahası, onları üç beş kuruş uğruna ülkelerini terk edip Şam'dan 2500 kilometre ötedeki bir cehenneme gitmeye razı edip edemeyeceği büyük bir soru işareti olarak ortada duruyor.

Üstelik Sudan'daki Beşir yönetiminin aksine, Şara'nın böyle bir savaşa girmesi, halihazırda hiç ihtiyacı olmayan yeni uluslararası baskıları da beraberinde getirecektir. Öte yandan, Suriye'nin bugün Yemen savaşına katılma ihtimalini, geçmişteki Kuveyt işgali sırasında Saddam Hüseyin rejimine karşı düzenlenen "Çöl Fırtınası" harekatına katılımıyla da kıyaslayamayız.

Zira Suriye o dönemde söz konusu savaşa, Kuveyt'i savunma misyonuyla ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin yasal şemsiyesi altında katılmıştı. Kasım 1990'da alınan 678 sayılı o karar, Irak'ı Kuveyt'ten çekilmeye zorlamak için askeri güç dahil tüm seçeneklerin kullanılmasını meşru kılıyordu.

Nitekim Şam yönetimi o harekata, ordusundaki 15 tümenden yalnızca birini ve bir özel kuvvetler tugayını göndererek, yani toplam ordu mevcudunun yüzde 5'inden bile daha az bir güçle iştirak etmişti. Birçok kaynağa göre Suriye birlikleri, Irak güçleriyle sıcak çatışmaya girmekten tamamen kaçınarak Suudi Arabistan topraklarında beklemiş ve birliklerin bir kısmı ancak Irak ordusu çekildikten sonra Kuveyt'e girmişti.

Bununla da kalmayan Suriye, Uluslararası Koalisyon'un Bağdat'a saldırdığı o son saatlere kadar Saddam Hüseyin'i çekilmeye ikna etmek için arabulucu bir rol de üstlenmişti. Aslında o günlerde ABD'nin Suriye'den beklediği şey doğrudan silahlı çatışmaya girmesi değil, koalisyona Arap dünyasından siyasi bir meşruiyet kılıfı sağlamasıydı. Bu tablo, bugün ordusundan bizzat sıcak kara savaşına girmesi beklenen Şara'nın içinde bulunduğu durumun tam zıddıdır.

Üstelik Suriye, Kuveyt savaşının ardından masadan çok büyük siyasi kazanımlarla kalkmıştı. Lübnan dosyasını kendi lehine çevirmiş, Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından Batı'nın kendisine duyduğu öfkeyi yumuşatmış ve özellikle Madrid Konferansı ile başlayan İsrail'le müzakere sürecinde ABD'nin desteğini arkasına almıştı.

Buna karşılık, bugün ABD cephesinde işler çok farklı. Donald Trump, İsrail'i Suriye'nin güneyindeki ilerleyişini durdurmaya ikna edemediği halde, Şara'nın sessizliğinden de güç bularak İsrail'in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıyan tek ABD başkanı olmakla övünüyor.

Bölgesel dengelere baktığımızda ise akıllara kritik bir soru geliyor: Şara'nın Yemen savaşına katılması, İran ve müttefiklerinin ona karşı mevcut tutumunu değiştirir mi? Bilindiği üzere İran, Lübnan Hizbullah'ı ve Iraklı gruplar şu an için Şara yönetimine karşı düşmanca bir tavır sergilemiyor. Tam aksine, ilişkileri normalleştirmek adına Türkiye'nin arabuluculuğuna bel bağlıyorlar.

Bu nedenle, Lübnan veya Irak üzerinden Suriye'ye yönelebilecek hiçbir güvenlik tehdidini ya da askeri hamleyi desteklemiyorlar. Benzer şekilde, Iraklı gruplar Irak petrolünün Suriye içlerine taşınmasını kolaylaştırıyor ve Bağdat'a bağlı güvenlik birimleri Şam yönetimiyle doğrudan işbirliği yapıyor.

Ne var ki Şara'nın Yemen'e müdahale etmesi dengeleri bir anda altüst edebilir. Böyle bir adım, İran ve müttefiklerinin Şara hükümetine yönelik ılımlı tutumunu kökünden değiştirecektir. Burada yanıtlanması gereken bir diğer soru da şudur: İran, Irak petrolünün Suriye üzerinden taşınmasını, Hürmüz Boğazı'ndaki kontrolünü kırmaya yönelik bir tehdit olarak algılamaya başlar mı? Eğer öyleyse, Tahran'ın bu sürece sessiz kalması için ortada hiçbir geçerli neden kalmayacaktır.

Olası böyle bir kriz, Şam'ı tam da bugünlerde her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğu aylık on milyonlarca dolarlık devasa bir gelirden mahrum bırakabilir. İşin bir de Türkiye boyutu var elbette. Türkiye'nin, Şara'nın Yemen'e asker gönderme ihtimaline karşı takınacağı gerçek tutum ve Ankara'nın "Mekke İttifakı" anlaşmasını nasıl okuduğu gibi kritik sorular asla göz ardı edilmemelidir.

Kulislerde, Ankara'nın Suudi Arabistan saflarına kendi ordusuyla katılmak yerine Şara'nın müdahalesini tercih ettiğine dair çeşitli spekülasyonlar dolaşıyor. Ancak Türkiye, Şam'daki mevcut rejimin içler acısı durumunu ve bu çapta bir askeri görevi omuzlayabilme kapasitesini gayet iyi biliyor. Aslına bakılırsa Ankara; Batı basınında işlevselliği sürekli sorgulanan ve eleştirilen "Mekke Anlaşması"na imza atmış olmasına rağmen, Riyad'ın Sana güçlerine karşı yürüttüğü bu savaşa doğrudan destek verme konusunda en ufak bir heves sergilemedi.

Büyük ihtimalle Türkiye, bu savaşı sahadaki kendi askeri gücünü yıpratacak bir cephe olarak değil, savunma sanayisi ihracatını artıracak stratejik bir fırsat olarak değerlendiriyor. Nitekim eski Suriye rejimine karşı kuzey Suriye'de yürütülen sınırlı askeri müdahalelerden çıkarılan bir ders var: Türk kamuoyu, bırakın ta Babülmendep Boğazı'nda verilecek olası kayıpları sineye çekmeyi, kendi sınırının hemen güneyinde yaşanacak can kayıplarını bile kabullenmeye tahammül edemiyor.

Üstelik Afrika Boynuzu'nda, bilhassa da Cibuti ve Somali'de ciddi bir nüfuza sahip olan Ankara; İsrail destekli Somaliland ayrılıkçılarına karşı duyulan tepki noktasında Sana ile aynı paydada buluşuyor. Türkiye aslında meselenin derinliklerinde, Suriye güçlerinin Yemen'e sürülerek çatışmanın daha da alevlenmesini istemiyor. Bunun yerine, doğrudan Yemenlilerle ya da İran ve Umman gibi aktörler üzerinden diyalog kurarak bölgedeki tansiyonu düşürmeyi yeğliyor.

Sonuç olarak ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: Şara'nın Yemen savaşına girmesine itiraz etmeyecek tek bir aktör var, o da İsrail. Hatta İsrail bu durumu; Şam'a doğru sürdürdüğü ilerleyişi hızlandırmak ve okyanustan Körfeze kadar tüm bölgeyi saran mezhepsel gerilimden kendi lehine fayda sağlamak için altın bir fırsat olarak görecektir.

Hal böyleyken sormak gerekiyor: Tüm bu riskleri göze almaya gerçekten değer mi? 


Çeviri: YDH

İlgili Haberler