Son Dakika
İnşa

Ben-Gurion’dan seçim sandığına

28 Ekim 2026 05:00 Bu sayfayı yazdır

❝Siyaset, liderlik ve toplumsal görevler konusundaki tüm anlaşmazlıklar, dönüp dolaşıp askeri gücü en iyi kimin yöneteceği yarışına dönüşmektedir.❞

Ben-Gurion’dan seçim sandığına
Ben-Gurion’dan seçim sandığına YDH
Yazar Hasan Fakih
Yazı boyutu
100%
7 dk okuma

YDH ― Yazar Hasan Fakih, el-Meyadin’deki makalesinde, İsrail ordusunun yalnızca “ülkeyi savunan” bir kurum olmadığını; toplumun yapısını, siyasi liderliği ve seçim gündemini şekillendiren temel güçlerden biri olduğunu savunuyor. Fakih’e göre, askerlik yükümlüğünün yerleşimci toplumda eşit paylaşılmaması üzerine tartışmalar yaşansa da, ordunun işgaldeki rolü ve siyasetteki ağırlığı pek sorgulanmıyor; seçimler de ordunun toplum üzerindeki gücünü ayakta tutan bu düzenin sınırları içinde yapılıyor.  

▪️▪️▪️


İsrail toplumunun askerileşmesi ne son yıllardaki savaşlarla başladı ne de sadece işgal varlığının öne sürdüğü “varoluşsal güvenlik krizi” iddialarına verilen bir tepki olarak okunabilir.

Bu sürecin tohumları; askeri gücün toprak gaspı,toplumsal örgütlenme ve siyasi meşruiyetin tam merkezine yerleştiği Siyonist işgalin ilk yıllarında atıldı.

David Ben-Gurion’un “ordu-millet” (silahlı ulus) anlayışından, eski komutanların bugünkü seçim siyasetinde hâlâ hissedilen ağırlığına kadar “İsrail ordusu” fikri, silahlı bir kurum olmanın çok ötesine geçti; gücün örgütlendiği ve icra edildiği siyasi kültürün kurucu unsuru haline geldi.

Bu tarihsel arka plan seçim kampanyalarında da kendini açıkça gösteriyor.

Askeri geçmiş siyasi otoritenin kaynağı olmaya devam ediyor, liderlik tartışmalarını güvenlik kaygıları belirliyor ve zorunlu askerlik meselesi seçimlerin en keskin fay hatlarından birini oluşturuyor.

Seçim yarışı militarizmden bağımsız yürümüyor; bilakis bizzat militarizmin inşa ettiği kurumlar, beklentiler ve siyasi kabuller üzerinden şekilleniyor.

Ordu-millet fikri

Ben-Gurion’a göre ordu, Siyonist varlığın inşasında ayrılmaz bir parçaydı.

Siyonist bir terör örgütü olan Haganah, 1948’de kurulan ordunun kurumsal temelini oluşturdu.

Silahlı grupların hükümet otoritesi altında birleştirilmesi, hem iktidarın merkezileşmesini sağladı hem de işgal yönetiminin örgütlü şiddet üzerindeki tekel iddiasını perçinledi.

Ben-Gurion’un 1950’lerde geliştirdiği askeri doktrin, çatışmanın uzun soluklu ve varoluşsal olduğu, işgal varlığının ise kalıcı stratejik dezavantajlarla boğuştuğu varsayımına dayanıyordu.

Buna karşı geliştirilen reçete; caydırıcılığı, erken uyarı sistemlerini, önleyici saldırıları ve kesin sonuç alıcı askeri harekâtları öne çıkardı. ”Ordu-millet” kavramı, İsrail’in bekasını topyekûn toplumsal seferberliğe ve daimi askeri hazırlığa bağlıyordu.

Bu model, salt askeri stratejiyi aşan sonuçlar doğurdu.

Ordu, kuşakların ortak bir potada toplumsallaştığı bir kuruma dönüşürken; askerlik deneyimi de bireylere sosyal ağlar, statü ve kamusal hayata geçiş için hazır bir kapı araladı.

Askerlik hizmeti, bireylere dayatılan bir yükümlülük olmaktan çıkıp kolektife sunulan bir katkıya ve Siyonist projenin meşru bir paydaşı olarak kabul görmenin anahtarına dönüştü.

Bu ilişki en başından beri siyasi bir nitelik taşıyordu.

Ben-Gurion ve İşçi Siyonizminin kurucu kadroları, otoriteyi sağlamlaştırmak için hem silahlı örgütleri denetim altına almak hem de farklı kesimlerden gelen Yahudi nüfusu kaynaştıracak kurumlar inşa etmek gerektiğinin farkındaydı.

Böylece ordu, güç örgütlenmesini işgal kimliğinin inşasıyla birleştirerek daha geniş kapsamlı devletleşme projesinin merkezine oturdu.

Bu mirasın asıl önemi, siyasi beklentileri şekillendirme biçiminde yatıyor: Askerlik hizmeti topluma sunulan en temel katkı sayıldığında, askeri deneyim de siyasi liderlik için doğal bir referansa dönüşüyor ve güvenlik uzmanlığı sivil kurumların tamamında otorite kazanıyor.

Askeri referanslardan siyasi otoriteye

Ordu ile seçim siyaseti arasındaki tarihsel bağ, özellikle İşçi Partisi’nin serüvenine bakıldığında netleşir.

Parti, onlarca yıl boyunca işgalin kurucu kurumlarıyla ve askeri bürokrasiden gelen isimlerle iç içeydi. Partinin siyasi hegemonyası, büyük ölçüde askeri meselelerin ve güvenlik kaygılarının kamuoyu gündemini belirlediği atmosferden besleniyordu.

İsrailli profesörler Udi Lebel ve Guy Hatuka’nın yürüttüğü bir araştırma, İşçi Partisi’nin aday listelerindeki güvenlik bürokrasisi kökenli isimlerin ağırlığı ile partinin 1977-2015 yılları arasında değişen siyasi kaderi arasındaki bağı inceliyor.

Bulgular, bu figürlerin partideki temsil oranı düştükçe, kültürel militarizm etrafında kenetlenmiş siyasi kültür içinde partinin de eş zamanlı olarak marjinalleştiğini ortaya koyuyor.

Buradan çıkan sonuç son derece çarpıcı: Askeri geçmiş, adayların özgeçmişine eklenmiş sıradan birer ayrıntı değil.

Bu referanslar, bir siyasi partinin kamusal hayata yön veren sorunları çözmeye ne kadar donanımlı göründüğünü doğrudan belirliyor.

Çatışmanın kalıcı bir hal aldığı bu ortamda; bir adayın rütbesi, operasyonel geçmişi veya güvenlik bürokrasisindeki itibarı, doğrudan siyasi yetkinlik kanıtı sayılıyor.

Bu durum, askeri ve sivil otorite arasındaki sınırların silikleşmesine de zemin hazırladı.

Eski genelkurmay başkanları ve üst düzey komutanlar, güvenlik alanındaki itibarlarını siyasi rekabete tahvil ederek defalarca siyaset sahnesine çıktı.

Bu isimlerin ön planda yer alması, komuta deneyiminin ulusal liderlik iddiasına ne kadar kolay dönüştürülebildiğini gösteren siyasi iklimin bir yansımasıdır.

Militarizasyonun değişen yüzü

1967 Savaşı kritik bir kırılma noktasıydı.

Batı Şeria ve Gazze’nin işgali, ordunun Filistinlilerin hayatını tahakküm altına alma ve toprakları kontrol etme rolünü daha da genişletti.

Aynı zamanda toprağın, dini milliyetçiliğin ve yayılan yerleşimlerin siyasi ağırlığını bambaşka bir boyuta taşıdı.

Bunun yansımaları, ordunun ve genel anlamda siyasi müesses nizamın yapısına kadar uzandı.

Siyasi ve dini hareketler,işgal altındaki toprakları Siyonist projenin ayrılmaz bir parçası olarak görmekte cüretkârlaştıkça, yerleşim faaliyetleri de geleneksel kurumların ötesinde nüfuz kazanmanın bir aracına dönüştü.

Böylece dini milliyetçilik ile askerlik hizmeti arasındaki bağ, yerleşim girişimlerinin büyümesiyle atbaşı gelişti.

Ancak bu süreç, Ben-Gurion’un kurguladığı ilk modelin basit bir devamı değildi; militarizasyona yatırım yapan toplumsal güçler artık değişmişti.

İşgalin erken dönemindeki devlet inşası laik İşçi Siyonizmi ve onun güvenlik bürokrasisiyle sıkı sıkıya bağlıyken, takip eden on yıllar dini-milliyetçi aktörlerin ve yerleşimleri genişletmeye adanmış siyasi hareketlerin yükselen nüfuzuna sahne oldu.

2026 seçimleri

Seçimler, bu tarihsel bağların bugünkü siyasi rekabeti ne kadar derinden şekillendirdiğini açıkça gösteriyor.

Seçim kampanyasına; Filistin Direnişi'nin 7 Ekim 2023'teki operasyonunda yaşanan güvenlik zafiyetlerinden, ordunun performansından ve Ultra-Ortodoks (Haredi) Yahudilere tanınan askerlik muafiyetlerinden Binyamin Netanyahu’yu sorumlu tutan tartışmalar damgasını vuruyor.

Eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefet, güvenlik geçmişinin sağladığı siyasi krediyi doğrudan sahaya sürerken; iktidar koalisyonunun Ultra-Ortodoks partilere göbekten bağlı olması, zorunlu askerlik meselesini koalisyon siyasetinin en sıcak gündem maddelerinden birine dönüştürüyor.

Zorunlu askerlik tartışması, militarizasyonun temelinde yatan toplumsal beklentileri su yüzüne çıkarması bakımından bilhassa dikkat çekici. İsrail toplumunda askerlik hizmeti, topluma sunulan katkının ve aidiyetin en temel ölçütü sayılıyor.

Yedek birliklerin seferberliği ve uzayan askeri harekâtların yükü ağırlaştıkça, söz konusu muafiyetler yerleşimciler arasında ciddi bir hoşnutsuzluk kaynağına dönüştü. Bu tartışma sadece ordunun insan gücü ihtiyacıyla değil; statünün,yükümlülüklerin ve siyasi meşruiyetin nasıl paylaşıldığıyla da doğrudan ilgili.

Dolayısıyla bu polemik, ordunun kaç ilave askere ihtiyaç duyduğuna dair pratik sorunun çok ötesine geçiyor.

Mesele,askerlik hizmetini Siyonist işgal projesine tam katılımla özdeşleştiren köklü bir toplumsal sözleşmeye dayanıyor.

Bazı kesimler muaf tutulurken diğerlerinin tekrar tekrar askeri yükün altına girmesi, mevcut düzeni “kimin katkısının değerli sayıldığı” ve “iktidar koalisyonunun kimin çıkarlarını koruduğu” ekseninde siyasi bir krize dönüştürüyor.

Diğer yandan, seçim kampanyasının güvenlik zafiyetleri ve askeri liderlik etrafında dönmesi, seçim tartışmalarının çerçevesini hâlâ askeri otoritenin çizdiğini gösteriyor.

Asıl anlaşmazlık, güvenliğin siyasetin merkezinde yer alıp almaması değil; bu güvenliği sağlama yetkisini kimin talep edebileceği meselesi.

Ordunun toplumdaki konumu partiler arası rekabeti şekillendirirken, askeri deneyim de siyasi güvenilirliğin en önemli kaynağı olmayı sürdürüyor.

Ordu, İsrail siyasetinin tam merkezinde duruyor; ancak siyasetçiler kimin askerlik yapacağı, yükü kimin omuzlayacağı ve dümende kimin olacağı konusunda birbirine düşmüş durumda.

Seçimler de bu görüş ayrılıklarını su yüzüne çıkarıyor.

Elbette bu bölünmeler boşlukta doğmuyor; bilakis ordunun bizzat bir işgal ve toprak gaspı aracı olarak işlev gördüğü, askerlik hizmetinin ise en yüce yurttaşlık görevi sayıldığı yerleşimci-sömürgeci bir toplumun iç çelişkilerini yansıtıyor.

Ultra-Ortodoksların zorunlu askerliğine dair tartışmalar bu görevin eşitsiz dağılımını gözler önüne serse de, muafiyetler etrafında koparılan siyasi fırtına, ordunun hangi amaçla seferber edildiğini sorgulamaya nadiren cüret ediyor.

Benzer şekilde, Filistinlilerin 7 Ekim operasyonundaki başarısına zemin hazırlayan güvenlik zafiyetinin faturasını kesme kavgası da askeri gücün mevcut düzeni korumanın birincil aracı olduğu yönündeki temel kabulü hiç sarsmadan, sadece yeni bir liderlik talebini körüklüyor.

İsrail’de militarizmin siyaseten bu kadar sarsılmaz olmasının nedeni tam da budur: Siyaset, liderlik ve toplumsal görevler konusundaki tüm anlaşmazlıklar, dönüp dolaşıp askeri gücü en iyi kimin yöneteceği yarışına dönüşmektedir.

Filistin'in işgali bu düzenin maddi temelini oluşturmaya devam ederken, güvenlik söylemi de bu tablonun sürekliliğini normalleştirmeye yarıyor.

Seçimler yerleşimci toplum içindeki çatlakları görünür kılabilir; ancak bu çatlaklar, rakip fraksiyonların askeri gücü hâlâ vazgeçilmez gördüğü bir siyasi sistemin sınırları içinde yaşanıyor. 


Çeviri: YDH

İlgili Haberler