“Prensler sadece vitrin, Ortadoğu’yu bölme planının asıl kurucusu Siyonist Hareket”
Amerikalı araştırmacı gazeteci Matthew Cole’un kaleme aldığı “Prensler ve Hırsızlar: Trump’ın Damadı Jared Kushner ile Birleşik Arap Emirlikleri Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid’in Ortadoğu’yu Sabote Etme veya Bölme Planı ya da Komplosu” adlı kitap, dünya çapında büyük bir yankı uyandırdı.
YDH — Gazeteci Usame Gaveş, “Prensler ve Hırsızlar: Trump’ın Damadı Jared Kushner ile Birleşik Arap Emirlikleri Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid’in Ortadoğu’yu Sabote Etme veya Bölme Planı ya da Komplosu” adlı kitabın ne olduğunu, yazarın kimliğini, eserdeki başaktörleri, ana eksenleri ve hızlı bir özeti paylaştı.
Yirmi altı bölüm ve 554 sayfadan oluşan bu anlatısal araştırmacı gazetecilik eseri, beş yıllık bir araştırmanın ve çoğu isimsiz kaynaklarla yapılan 50’den fazla mülakatın ürünü olarak ortaya çıktı.
Kitabın yayımlandığı 27 Ekim günü Euronews, eseri “Arap ülkelerinden gelen milyarlar ve gizemli hesaplar: Kitap, Netanyahu ve Kushner’in para transferlerindeki rolüne ilişkin iddiaları ifşa ediyor” ifadeleriyle duyurdu.
İnceleme kitabı, Körfez ülkelerinden İsrail bağlantılı hesaplara —ki bunların arasında Jared Kushner’in erişim sağladığı öne sürülen hesaplar da bulunuyor— milyarlarca dolarlık mali transfer yapıldığına dair iddiaları ele alıyor.
Eser, Kushner’in Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde ve sonrasındaki Ortadoğu politikasını tartışıyor ve 1990 Körfez Savaşı’ndan 2026 İran Savaşı’na kadar uzanan bir zaman dilimini inceliyor.
Kitabın ana eksenini ise BAE’nin, Başkan’ın damadı aracılığıyla Beyaz Saray içinde nüfuz satın alması oluşturuyor.
Beş yıllık soruşturma süreci ve Kushner’in sert tepkisi
Ulusal güvenlik ve gizli operasyonlar konusunda uzmanlaşan Amerikalı araştırmacı gazeteci Matthew Cole, daha önce The Intercept sitesinde ulusal güvenlik muhabiri olarak çalıştı ve seçkin birlik “SEAL Team 6” içindeki yozlaşmayı konu alan “Code Over Country” kitabını yazdı.
Beş kıtada 20’den fazla ülkeden haberler yapan Cole, söz konusu hesaplarla ilgili hikâye kendisine ulaştığında Erik Prince’in Libya’daki paralı askerlerini araştırıyordu.
Kitaptaki araştırma süreci, 2020 baharında güvenilir bir kaynaktan gelen telefonla başladı.
Cole, doğrudan veya dolaylı bilgiye sahip kişilerle 50’den fazla görüşme yaptı ve önemli ya da etik açıdan kritik her vakıa için en az iki bağımsız kaynak kullandı.
Kaynakların çoğu, bazıları geçim kaynaklarından ve can güvenliğinden endişe ettiği için isimlerinin açıklanmasını reddetti ve gizli kaldı.
Metinde adı geçen her bir taraf ise kendilerine yöneltilen her büyük iddianın ardından suçlamaları reddetti.
Vanity Fair dergisi, kitabın yayımlanmasından önce, 22 Ekim’de eserdeki bazı kesitleri yayımladı. Bunun üzerine Jared Kushner çıkarak, ”Siz delisiniz, yalancısınız; böyle bir şey yaşanmadı, asla olmadı” dedi.
Kushner, bunların tamamen çılgınca iddialar olduğunu, yaşanmadığını ve hiçbir hesap dökümünün bunu kanıtlamadığını söyledi. Kushner’in avukatları da 13 sayfalık bir mektupla karşılık vererek yargı yoluna başvuracakları imasında bulundu.
Matthew Cole ise anlatısına son derece güvendiğini ve kaynaklarını korumak adına onları ifşa etmeyeceğini açıkladı.
Ayrıca Cole, Şubat 2017’de Abu Dabi’de çalıştığı sırada BAE istihbaratının telefonuna casus yazılım yerleştirdiğini, yaklaşık altı ay telefonda kalan bu yazılımı Kanada’daki Citizen Lab laboratuvarının tespit ettiğini belirtti.
Erik Prince, Rus paralı asker grubu Wagner ile olan bağlantısını konu alan bir makale nedeniyle Cole’a iftira davası açtı; ancak federal bir yargıç bu davayı kesin olarak reddetti. Cole, bu davayı BAE’nin finanse ettiğini ifade ediyor.
Tüm bu gelişmelerin ardından Amerikan medyasının üzerinde durduğu en büyük soruyu ise Trump’ın yaşanan tüm bu olayların ne kadarını bildiği ve bu süreçle ilişkisinin ne olduğu oluşturdu.
Hikâyenin başaktörleri: Üç prens ve karar alma çemberi
Gazeteci Üsame Gaveş, kitabın ikinci bölümünde yer alan kahramanların tamamının bölgeyle, kendisiyle, izleyicilerle ve program konuğuyla bağlantılı olduğunu, neredeyse herkesin bu kişilerden doğrudan veya dolaylı olarak zarar gördüğünü ifade etti.
Kitapta ilk olarak “Üç Prens” öne çıkıyor. Bunlardan ilki, Trump’ın damadı ve 2017 ile 2021 yılları arasındaki başdanışmanı olan Jared Kushner. Amerikalı bir yetkilinin “Trump’ın Prensi” olarak adlandırdığı Kushner, ağır borç yükü altında olmasına rağmen Ortadoğu dosyasını bütçesiz ve denetimsiz bir şekilde yönetti.
Yazar, Kushner’in gizli hesap üzerinde imza yetkisi bulunduğunu belirtiyor. İkinci isim, 2014’ten bu yana BAE’nin fiilî yöneticisi olan Muhammed bin Zayid. Müslüman Kardeşler (İhvan) ve İran’ı iki varoluşsal düşman olarak gören Bin Zayid, parasıyla hem nüfuzu hem de insanları satın alan finansör ve mimar olarak tanımlanıyor.
Üçüncü prens ise Haziran 2017’den beri Suudi Arabistan Veliaht Prensi olan Muhammed bin Selman. Başlangıçta finansman ortağı olan, daha sonra ise Bin Zayid’in rakibi hâline gelen Bin Selman’ın başında bulunduğu Kamu Yatırım Fonu (Egemenlik Fonu), Jared Kushner’in şirketine 2 milyar dolar yatırım yaptı.
Kitaptaki karar alma çemberinde ise dört isim yer alıyor. İlk isim olan Donald Trump, kitabın en büyük muammasını oluşturuyor; zira yazar, Trump’ın damadı tarafından yürütülen işlerden haberdar olup olmadığı konusunda kesin bir hükme varmıyor. İkinci isim, BAE Ulusal Güvenlik Danışmanı ve First Abu Dhabi Bank (Birinci Abu Dabi Bankası) Başkanı Tahnun bin Zayid.
Kitaba göre Tahnun bin Zayid, "Alfa" hesabını denetleyen isim olarak öne çıkıyor. Üçüncü isim, savaş suçlusu ve 1999’dan beri Kushner ailesinin dostu olan Binyamin Netanyahu. Kitap, "Beta" hesabının İsrail Merkez Bankası’na yatırılmasını Netanyahu’nun önerdiğini aktarıyor. Dördüncü isim ise Jared Kushner’in babası Charles Kushner. Vergi kaçakçılığı ve şantaj davalarından hapis yatan baba Kushner’e Trump 2020 yılında başkanlık affı çıkardı,ardından da onu ABD’nin Fransa Büyükelçisi olarak atadı.
Washington’daki aracılar, paralı askerler ve gizli fonlar
Eserde aracılar grubu içinde ilk ve en öne çıkan isim olarak BAE’nin Washington Büyükelçisi Yusuf el-Uteybe yer alıyor.
Ülkesinin 2008 yılından bu yana lobicilik faaliyetlerine 132 milyon dolardan fazla para harcadığı Uteybe, Kongre önünde Rex Tillerson’ı Katar lehine çalışmakla suçladı. İkinci aracı, Abu Dabi sarayının danışmanı George Nader oldu.
Sekiz ay içinde Beyaz Saray’ı 13 kez ziyaret eden ve Clinton’ın kampanyasına 3,5 milyon dolarlık BAE fonu aktaran Nader, reşit olmayanlara yönelik cinsel suçlardan hüküm giydi. Üçüncü isim, Trump’ın 30 yıllık dostu Tom Barrack. Abu Dabi için Trump’ın kampanyasına bir iletişim kanalı açan Barrack, 2022 yılında BAE ajanı olarak çalışma suçlamasından beraat etti; şu anda ise Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi ve ABD’nin Türkiye Büyükelçisi olarak görev yapıyor.
Dördüncü isim,Tom Barrack’ın BAE’deki refakatçisi Raşid el-Malik. Kitap, onun "Goldstone" kod adlı bir istihbarat ajanı olduğunu ve hakkındaki suçlamaların 2025 yılında düşürüldüğünü belirtiyor. Beşinci aracı olan Cumhuriyetçi bağış toplayıcısı Elliott Broidy, Washington’da Katar’a karşı bir kampanya düzenlemek üzere George Nader aracılığıyla 2 milyon dolardan fazla para aldı. Altıncı ve son isim ise "Watani el-İmarat" hayır kurumunun yöneticisi Dırar Belhul el-Falasi. Kitap, "Alfa" hesabının onun adına açıldığını ve bu kurumun 2024 seçimlerinden önce feshedildiğini kaydediyor.
Para ve silah ilişkisi bağlamında kitapta üç isim daha ortaya çıkıyor. Blackwater’ın kurucusu ve BAE’li bir yetkilinin tabiriyle "BAE’nin Özel Hırsızı" olan Erik Prince, kitaba göre "Alfa" hesabından 60 milyon dolardan fazla para aldı ve Libya’daki operasyonu kaçışla sonuçlandı.
İkinci isim olan Doğu Libya güçlerinin komutanı Halife Hafter, "Alfa" hesabından 85 milyon dolar aldı ve 2019 yılındaki Trablus saldırısı başarısızlıkla sonuçlandı. Üçüncü isim olan eski CIA ve Mossad sözleşmeli personeli Philippe Vidal ise kitaba göre 80 milyon dolardan fazla para aldı ve kitap onu Füceyre tanker saldırılarıyla ilişkilendirdi.
Plana engel olanların ödediği bedeller ve Hollanda istihbaratının "Gizli Göz"ü
Prensler ve hırsızların yoluna çıkan isimler ağır bedeller ödedi. Kitaba göre ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, ablukaya karşı çıktı ve Katar’ın işgalini durdurdu; bunun üzerine Mart 2018’de bir sosyal medya paylaşımıyla (tweet ile) görevden alındı.
Beyaz Saray Genel Sekreteri John Kelly, Kushner’e güvenlik izni vermeyi reddetti, ancak sonrasında Trump’ın emrini uygulayarak itirazını kayda geçiren bir muhtıra yazdı.
Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı, Ekim 2018’de İstanbul’da suikasta kurban gitti; CIA sorumluluğun Bin Selman’da olduğu sonucuna vardı, ancak Trump Veliaht Prens’in arkasında durmakta ısrar etti. Ağustos 2019’da normalleşmeye karşı yazılar yazan BAE’li şair ve gazeteci Habib es-Sayiğ ise kitabın isimsiz kaynaklara dayanarak aktardığı bilgiye göre gözaltı merkezinde hayatını kaybetti.
Kitapta ve soruşturmada bir de "Gizli Göz" olarak adlandırılan Hollanda Askerî İstihbaratı yer aldı. Rus bir bilgisayar korsanı (hacker) Kushner’in telefonuna sızmıştı ve Hollanda Askerî İstihbaratı, Kushner’in telefonuna ait ekran görüntülerini bir Rus sunucusunda buldu.
Hollanda Askerî İstihbaratı, 2018’den Aralık 2019’a kadar Kushner’in cep telefonunun ekranını görüyordu. Bu durumu Washington’a bildirmediler ve yazara verdikleri tek yanıt "Yorum yok" oldu.
Muhammed bin Zayid’in yükselişi, siyasi doktrini ve "alet çantası"
Üsame Gaveş, üçüncü bölümde yazarın neden Jared Kushner ile Muhammed bin Zayid’i birbirine bağladığını ve "Prensler ve Hırsızlar" başlığı altında adlandırdığı Ortadoğu’yu bölme komplosunu anlamak için Arap bölgesini doğrudan ilgilendiren eksenleri aktardı. Yazar; Bin Zayid’in tüm bu hikâyenin arkasındaki üst akıl olduğunu, Kushner’e iletişim kanalını onun açtığını, hesapları onun finanse ettiğini ve Yeni Orta Doğu haritasını onun çizdiğini söylüyor.
Şeyh Zayid’in üçüncü oğlu olan Bin Zayid, yıllarını üvey ağabeyi Halife’nin gölgesinde geçirdi ve daha sonra babasının önünde Halife’nin yönetim için ehliyetsiz olduğunu kanıtlamaya çalıştı.
Eski bir Avrupalı istihbarat yetkilisi, Bin Zayid’in, ağabeyinin tedavisini çalışma yetisini zayıflatan ilaçlarla bizzat denetlediğini ve ağabeyi Halife’nin 2014 yılında geçirdiği felcin ardından ülkenin fiilî yöneticisi hâline geldiğini söyledi.
Kitapta Bin Zayid’in kişisel servetinin 1 trilyon dolar olduğundan, kardeşleriyle birlikte kontrol ettiği yaklaşık 2 trilyon dolarlık fonları bulunduğundan, yalnızca 1,5 milyon vatandaşı olan bir ülkeyi yönettiğinden ve insan gücü eksikliğini parayla telafi ettiğinden bahsediliyor.
Kitap, Bin Zayid’in siyasi doktrinini anlatırken iki varoluşsal düşmanı bulunduğuna dikkat çekiyor: Birincisi, Katar’ın finanse ettiğini ve yayın organlarının El Cezire olduğunu düşündüğü Müslüman Kardeşler (İhvan); ikincisi ise İran.
Bin Zayid, 60 bin kişilik ordusunun yarısından fazlasının Mekke’deki bir din adamının çağrısına uyabileceğinden endişe ediyor. Buna karşın İsrail’i bir düşman olarak görmüyor, ordusuna hayranlık duyuyor ve ülkesinin de İsrail’inkine benzer bir üstünlüğe kavuşmasını istiyor.
Kitaba göre Bin Zayid’in 1990 yılından beri temel kuralı, süper güçler nezdindeki nüfuzu parayla satın almaya dayanıyor. Bu süreç, 1990 yılında Körfez Savaşı’nı finanse etmek amacıyla babasını ABD Hazinesine 4 milyar dolar aktarmaya ikna etmesiyle başladı. Doksanlı yılların sonlarında, 6 milyar dolar değerinde 80 adet F-16 uçağı anlaşması yaptı ve İsrail’e güvence vermek amacıyla uçakların içine İsrail yazılımlarının yerleştirilmesini kabul etti; bu adım İsrail ile yakınlaşmanın ilk tohumu oldu.
Yazarın tanımladığı şekliyle Bin Zayid’in "alet çantasında" çeşitli araçlar bulunuyor. 2008 yılından itibaren Büyükelçi Yusuf el-Uteybe aracılığıyla yaklaşık 132 milyon dolar harcadı ve bu rakam Trump’ın ilk döneminde George Nader, Tom Barrack, refakatçisi Raşid el-Malik (Goldstone) ve Elliott Broidy üzerinden iki katına çıktı.
2010 yılından itibaren Erik Prince tarafından yarım milyar dolarlık bir sözleşmeyle kurulan ve çoğunluğu Kolombiyalılardan oluşan 800 savaşçılık bir paralı asker taburunu elinde bulunduruyor.
Muhalifleri ve aralarında bizzat yazar Matthew Cole’un da bulunduğu gazetecileri izlemek için Amerikan uzmanlığıyla geliştirilmiş elektronik gözetim sistemleriyle çalışıyor. Azerbaycan bankaları ve "Watani el-İmarat" kurumu paraları gizleme işinde faaliyet gösteriyordu. Ayrıca Rus Kirill Dmitriev’in fonunda yatırımları vardı ve görüşmelerini Erik Prince ayarlıyordu.
Arap Baharı’ndan Yüzyılın Anlaşması’na bölgesel müdahaleler
Bin Zayid, 2011’deki karşı devrim günlerinde Obama’nın Arap Baharı’nı desteklemesini ve Hüsnü Mübarek’i yüzüstü bırakmasını tarihî bir ihanet olarak gördü. 2013’te Mısır’da Muhammed Mursi’nin iktidardan uzaklaştırılmasını Bin Selman ve Kral Abdullah ile birlikte destekledi. 2014’te Libya’ya yönelik BAE hava saldırıları ve Halife Hafter’in desteklenmesi süreci yaşandı.
Bin Selman ile birlikte Yemen Savaşı’na girdi ve kendi bakış açısına göre Müslüman Kardeşler mensubu oldukları gerekçesiyle Islah Partisi kadrolarına yönelik suikast programını onayladı. 2015 yılında Obama yönetimine BAE-Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesini önerdi. Yine 2015’te İran ile Nükleer Anlaşma imzalanınca, bir sonraki ABD Başkanının sadakatini parayla garanti altına almaya karar verdi ve para meselesinde Trump ile çalışırken tam olarak bunu yaptı.
Yazar, Bin Zayid’in Muhammed bin Selman’ın parlatılması (inşası) sürecine katıldığını ve onu geleceğin yüzü olarak gördüğünü belirtiyor. Mayıs 2017’de kendisini Bin Selman ve Kushner ile bir araya getiren özel bir akşam yemeği düzenledi. 2017’de Katar’a karşı savaşı, ardından da ablukayı organize etti ve aynı yıl Kushner ile bir anlaşma yaptı.
Paranın izini sürmeye başlayarak bu detayları öğrendiğini söyleyen yazar; Ürdün’deki gelişmeler, Trump’ın yenilgisi ve Yüzyılın Anlaşması, BAE ve İsrail arasındaki normalleşme, Katar ablukasının hazırlıkları ve öncesinde yaşananlar, BAE’nin iç siyaseti ve 2020’de İsrail ile normalleşmeyi reddeden herkesin hapse atılması, Wagner ve Erik Prince ile birlikte Halife Hafter’e para ve paralı asker desteği sağlanması gibi pek çok meseleye değindi.
Halife Hafter’e yatırılan paralar meselesinde olduğu gibi bunların çoğunu bizzat yaşadıklarını ve birçok bölümde tartıştıklarını hatırlatan Üsame Gaveş; tüm bunlar böyle bir kitapta, bu denli ayrıntılarla, perde arkası boyutlarıyla, Netanyahu’nun "Beta" ve "Alfa" hesaplarıyla ve Azerbaycan bankalarıyla olan ilişkisiyle yayımlandığında, yazarın da ifade ettiği gibi Orta Doğu’yu bölmeye yönelik gerçek bir komployla karşı karşıya kaldıklarını vurguladı. Yazar Matthew Cole ise kitabı üç soruyla noktaladı:
“Donald Trump bütün bunların ne kadarını biliyordu? Kushner, bu paralar karşılığında Muhammed bin Zayid’e ne vaat etti? Kushner, birini Netanyahu’nun, diğerini ise BAE’nin denetlediği 'Alfa' ve 'Beta' hesaplarından ne aldı?”
“Prensler sadece vitrin, asıl kurucu Siyonist Hareket”
Gazeteci Üsame Gaveş’in konuğu olan Filistinli yazar ve siyasi analist Muhammed Kayk, meselenin çerçevesini doğru oturtmak adına her şeyden önce ve ilk nokta olarak "Siyonist Hareket" kavramını zikretmeleri gerektiğini belirtti.
Yazarın kitapta bu noktalara ve ayrıntılara genişçe yer verdiğini, ancak ana başlığın "Prensler ve Hırsızlar"dan, BAE Prensi’nden,Kushner’den ve Suudi Prensi’nden bahsettiğini hatırlatan Kayk, bu isimlerin sahnenin yalnızca vitrini olduğunu vurguladı.
Tablonun derinliğini sorgulayan Kayk, şu soruları gündeme getirdi:
“Kassam Tugayları yöneticilerinden Mahmud el-Mebhuh’un Dubai’de suikasta uğramasının bununla bir ilgisi var mı? 2006 yılında 'yaratıcı kaos' çıkarmak amacıyla ölüm mangalarına ulaştırılmak üzere Gazze’ye gelen silah tırlarının bununla bir bağlantısı var mı? Söz konusu devletin 2000-2001 yıllarında Kudüs’ün ileri gelenlerini kontrol altına alma girişimlerinin bu tabloyla bir ilgisi var mı?”
Tabloyu tüm derinliğiyle ele aldıklarında meseleyi yalnızca Kushner’e, 2017 yılında ortaya çıkanlara veya o yıl yapılanlara indirgeyemeyeceklerini belirten Kayk, bunun çok büyük bir tezgah olduğunu ve Siyonist Hareket’in bölgeyi kontrol altına alma girişimlerinde A, B ve C planlarını devreye sokma stratejisi taşıdığını ifade etti.
Yüzyılın Anlaşması, Epstein dosyaları ve “Yaratıcı Kaos” projesi
Üsame Gaveş’in de birkaç kez belirttiği gibi "Yeni Orta Doğu" projesini defalarca konuştuklarını hatırlatan Kayk, bu projenin derinliğini ve mızrak ucunu "Yüzyılın Anlaşması"nın oluşturduğunu; Yüzyılın Anlaşması’nın mızrak ucunun ise Batı Şeria’da ilhak hamlesiyle bir yerleşimci devleti kurmak ve Gazze’de tehciri gerçekleştirmek olduğunu söyledi.
Bu durumun ancak görünürdeki kılıfını devletlerin, asıl içeriğini ise Siyonist Hareket’in oluşturduğu bölgesel bir düzenlemeyle hayata geçirilebileceğini anlatan Kayk, bazı aktörler belirli noktalarda onlarla ters düştüğünde kendilerine hemen bir ders verildiğini, bazı dosyaların ise ancak askeri müdahaleyle kesin çözüme kavuşturulabildiğini dile getirdi.
Tam bu noktada Epstein dosyalarını hatırlamak ve gündeme getirmek zorunda kaldıklarını belirtti.
Kayk; kitaptaki bazı ayrıntıları bölgenin yaşadığı askeri darbeler, silahlı milislerin desteklenmesi, nokta suikastlar veya mali şantaj vakaları gibi gerçeklerle, Epstein dosyalarıyla ve artık imadan çıkıp açık bir beyana dönüşen mevcut tabloyla birleştirdiklerinde hakikatin ortaya çıktığını kaydetti.
Kitapta adı geçen Barrack’ın "Sykes-Picot haritası ve sınırları düzeltilmesi gereken bir günahtır" şeklindeki sözlerinin, Donald Trump’ın o gün masasının üzerindeki kalemi işaret ederek "İsrail küçük bir yer, genişlemesi gerekir" demesinin yahut Joe Biden’ın "Ben bir Siyonistim ve İsrail benim aşkımdır" ifadelerinin, konunun sadece Kushner ve Trump’tan ibaret olmadığını gösterdiğini vurguladı.
Bölgedeki kaosun arkasındaki gizli eli görmek için şahısları zikretmenin ötesine geçmeleri gerektiğini belirten Kayk, daha geriye gidildiğinde Condoleezza Rice’ın 2005 yılında dile getirdiği "Yaratıcı Kaos" kavramı ve projesiyle karşılaştıklarını hatırlattı.
Tüm bunların birbiriyle bağlantılı olduğunu söyleyen Kayk; Siyonist Hareket’in, İsrail ve İsrail liderliği aracılığıyla ne söylediğinin gayet farkında olduğuna, bunun bir genişleme ve tahakküm planı taşıdığına, devletlerin zayıflatılması ve fitne ortamına sürüklenmesi gerektiğine dair net bir işaret verdiğini açıkladı.
Arap coğrafyasında programlanmış fitneler ve darbeler
Anlattıklarının sadece teoriden ibaret olmadığını vurgulayan Muhammed Kayk, Arap coğrafyasında mevcut fitnelerin varlığının inkar edilemeyeceğine dikkat çekti. En iyimser tahminle en az altı ülkede çatışmaların alevlendiğini, diğer bazı ülkelerin güvenlikçi politikaların kıskacında tutulduğunu, kimilerinde ise genel itibarıyla bölgede engellenen seçimlerin yasaklandığını belirtti.
Söylemlerinin "ya mezhepsel bir fitne ya da bir iç çatışma" şeklinde çok açık olduğunu ifade eden Kayk; insanlara "Sünni-Şii ayrımını bırakın, Fetih-Hamas kavgasını bırakın, şunları bir kenara koyun" dediklerinde,meseleye hemen cennet ve cehennem kavramlarını dahil ederek "Hayır, sen bizi cehenneme götüreceksin" yanıtını verdiklerini aktardı.
Bunun tamamen programlanmış bir durum olduğunu söyleyen Kayk, işleyişi şöyle anlattı: Bölgede Sünni ve Şii varsa hemen Sünni-Şii fitnesini devreye sokuyorlar; Fetih ve Hamas gibi siyasi bir çatışma veya hizip varsa siyasi görüş ayrılıklarını kaşıyor, bölünmeyi yaratıyor ve derinleştiriyorlar.
Yemen, Libya, Sudan, Somali, Suriye ve Lübnan arasında uluslararası arenadaki bölünmüşlüğü pekiştiriyor, bakanlara para akıtıyor ve denklemleri harekete geçiriyorlar. Bütün bunların yanında askeri darbelere de ihtiyaç duyulduğunu belirten Kayk; Yemen’de Ensarullah’a karşı BAE ve Suudi Arabistan ile birlikte hareket etmelerine rağmen Islah Partisi liderlerine yönelik gerçekleştirilen suikastların ve orada yaşananların, 2015’teki askeri koalisyon kapsamında yapılan askeri darbeler olduğunu söyledi.
Ağustos 2017’deki Riyad vizyonu ve İsrail arşivlerindeki Ürdün planı
Üsame Gaveş, kitapta ayrı bir bölüm olan ve Ağustos 2017’de geçen "Yeni Orta Doğu" fikri üzerinde durdu. Yazar Vicky Ward’un anlatımına göre Bin Zayid, Ağustos 2017’de Riyad’da Bin Selman ve Kushner’e tüm bölgeyi yeniden çizmeye yönelik bir vizyon sundu. Bu vizyona göre; Ürdün güç paylaşımı sistemine dayalı fiili bir Filistin devletine dönüşecek ve Batı Şeria’daki Filistinlilerin çoğunu barındıracaktı.
Ürdün’e verilecek Suudi toprakları karşılığında Negev ve Ürdün topraklarını kapsayan bir toprak takası yapılacaktı. Katar’da yeni bir liderlik, Umman Sultanlığı’nda bir değişim ve Yemen’de Husilerin yenilgiye uğratılması sağlanacaktı. Sykes-Picot sistemi parçalanacak ve Arap dünyası daha küçük devletlere bölünecekti. Bu süreçteki en yakın önceliği ise F-35 uçak anlaşması ve İsrail ile askeri denklik sağlamaktı; hatta Bin Zayid, Kushner’e "Daha önce tanıdığım hiçbir Amerikalı diplomata benzemiyorsun" demişti.
Konuyu daha da derinleştiren Muhammed Kayk, İsrail arşivlerine dönüldüğünde İsrailli araştırmacıların ve tarihçilerin bir gün Ürdün Kralı’nın devrilerek sürgüne gönderilmesini ve Filistin halkının Ürdün’de barındırılmasını kabul edecek bir başbakanın işbaşına getirilmesini talep ettiklerinin görüleceğini söyledi.
Bu söylemin 2005, 2006 ve 2007 yıllarında defalarca tekrarlandığını belirten Kayk; böyle bir projenin söz konusu devletin herhangi bir prensi tarafından dile getirilmeden yıllar önce defalarca konuşulmasının, o kişinin eline metnin tutuşturulduğu ve özel olarak yönlendirildiği anlamına geldiğini, yoksa şuraya buraya harita çizecek kadar üstün bir zekaya sahip olmadığını ifade etti. Herkesin Siyonist Hareket’i, Epstein’ı ve bölge için ne istendiğini sürekli hatırlaması adına konuşmasına bu noktadan başladığını vurguladı.
Nahda Barajı, İbrahim Anlaşmaları ve "sorun" olarak görülen Filistin
Aniden Somaliland meselesinin karşılarına çıktığını ve Nahda Barajı (Hedasi Barajı) krizinin patlak verdiğini hatırlatan Kayk, İsrail şirketlerinin ve söz konusu Körfez devletinin Mısırlılara adeta meydan okurcasına ve kasıtlı olarak Nahda Barajı’nın inşasına ortak olduklarını belirtti.
Buna ek olarak her zaman bahsettiği "Barış Konseyi"nin bile aslında bölgenin yönetim kurulu olduğunu, ileride yeni kitaplar çıktığında bu Barış Konseyi planının mevcut projenin bir parçası olduğunun görülebileceğini söyledi. Onların ne barış ne istikrar ne de Arap ve İslam devletlerinin korunmasını ve egemenliğini istediklerini vurgulayan Kayk; asıl amaçlarının devletleri zayıflatmak, mezhepsel çatışma girdabına sokmak,yoksullaştırmak, su yollarını, yeraltı zenginliklerini ve hava sahalarını kontrol altına almak olduğunu anlattı.
İbrahim Anlaşmaları fikrinin de bu yüzden ortaya çıktığını ve tesadüfi olmadığını belirten Kayk, bunun İsrail’in bölgede bir numara ve en güçlü aktör olması, güç bakımından İsrail’e denk hiçbir ülkenin bulunmaması denklemi olduğunu kaydetti.
Üsame Gaveş’in, yazarın Bin Zayid’i tanımlarken "Filistin’i bir halk olarak değil, bir 'sorun' olarak gördüğünü" söylediğine dikkat çekmesi ve bunun yıllardır BAE’den gördükleri pek çok şeyi açıklayabileceğini belirtmesi üzerine Kayk, bunu daha önce de gördüklerini ifade etti. 2000 yılında Kudüs’e heyet geldiğinde ve 2006 yılında Gazze’de fitneyi artırmak amacıyla ölüm mangalarına gönderilen silah tırları Kassam Tugayları tarafından yakalandığında da aynı tabloyla karşılaştıklarını hatırlattı.
Güncellenen B ve C planları: Suudi Arabistan, İran, Suriye ve Türkiye hedefi
Bölgeyi bölme planı doğrultusunda ilerlerken karşılarına Direniş Ekseni, Türkiye ve Suriye denkleminin çıktığını belirten Muhammed Kayk, planları mutlak ve değişmez gerçekler olarak kabul etmediklerini, her planda mutlaka bir aksama meydana geldiğini söyledi.
Kitabın basılıp yayıldığını, ancak basılmayan ve yazarın ulaşamadığı tehlikeli kısmın; hangi planların başarılı olduğu, hangilerinin başarısızlığa uğradığı ve bölgesel sahnedeki gelişmelere göre devreye sokulan B planının ne olduğu olduğunu vurguladı.
Yemen’e saldıracaklarını bildiklerini söyleyen Kayk, Suudilerin İsrail ile normalleşmeyi reddettiği için bu işin içine çekildiğini anlattı.
Suudileri dize getirmenin yolunun onu kuşatmak değil, Yemen ile bir çatışmanın içine çekmek olduğunu belirten Kayk, işleyen stratejiyi şu sözlerle aktardı:
“Biz Amerikalılar olarak ondan uzak dururuz, onu sahada tek başına bırakırız. Ona silah satarız ki bu da anlaşmalarımızın bir parçasıdır. Sonunda İsrail’den yardım dilenmek zorunda kalır ve böylece burnu sürtülerek, istemeye istemeye normalleşmeye razı olur. Eğer bu şekilde olmazsa, en azından Türkiye bir yıpratma savaşına çekilir; zira İran’dan sonraki hedefimiz her halükarda Türkiye’yi zayıflatmaktır.”
Yazarın görevini tamamladığı için yazmadığı ancak işlemeye devam eden bu planlar üzerinde değişiklikler yapıldığını ve yeni denklemler kurulduğunu belirten Kayk, İran’ı düşürmeyi planladıklarını ama İran direnince hemen B ve C planlarının devreye girdiğini söyledi.
Suriye’yi hedef almanın ve bölmenin amacına değinen Kayk, Suriye’nin güneyindeki silahlı milislerin desteklendiğini, bir başka Arap devletinin ordusuyla Dera’ya "terör yuvası" diyerek saldırıldığını, böylece Netanyahu bombardımana başladığında uluslararası toplumun Dera’daki Suriye halkının "terör yuvası" oldukları gerekçesiyle yok edildiği haberlerini duymaya hazır hâle getirildiğini ifade etti.
Yaklaşan “cehennem planı” ve vitrin aktörlerin işlevi
Yeni Orta Doğu planları kapsamındaki bir sonraki aşamanın, yani yaklaşan "cehennem planının"; Suriyelilerin üzerine cehennem kapılarının açılması, Filistinliler ve Lübnanlılar için cehennemin yeniden alevlendirilmesi, İran’ın tekrar vurulması ve sahnenin Türkleri hedef alacak şekilde odaklanıp hazırlanması olduğunu belirten Kayk, bunları aylar öncesinden söylediklerini ve insanların abarttıklarını düşündüğünü hatırlattı.
Bunun, İsrail’in vitrine bazı şahısların isimlerini koyarak uygulamak istediği derin devlet ve yüksek teknoloji destekli bir plan olduğunu vurgulayan Kayk, bir Arap devletinin bu düzeyde bir teknolojiye ve casusluk ağına kendi başına sahip olduğuna inanılamayacağını, bu isimlerin sadece vitrine konulduğunu söyledi.
Kayk, bu vitrin stratejisinin kendilerine coğrafyayı kullanma imkanı verdiğini, soykırım ve benzeri suçlamalardan sıyrılmalarını sağladığını, birden fazla cephede şantaj yapmalarına olanak tanıdığını ve en önemlisi de uluslararası topluma, "Bölgenin sorunu İsrail değil, bakın bizimle aynı fikirde olan diğer Arap devletleri de bölgenin asıl sorununun Müslüman Kardeşler olduğunu söylüyor" mesajını vermelerini sağladığını ifade etti.

