Makale: 'Ufukta bir Sünni eksen yok' Yazıya git

PDF olarak indirmek için yazdırma penceresinde hedef olarak “PDF olarak kaydet” seçeneğini işaretleyin.

Yakın Doğu Haber
ANALİZLER
04 Eylul 2026 · 22:50

Makale: 'Ufukta bir Sünni eksen yok'

❝Şii ekseni yok olmak bir yana dursun; bölgede giderek güçlenen bir kamp olarak toparlanmaya ve İsrail'e karşı stratejik hamleler planlamaya son sürat devam ediyor. Ufukta gerçek bir “Sünni kamp” görünmüyor.❞

YDH ― İsrailli askeri istihbarat analisti Michael Milshtein, Yediot Ahronot’ta yayımlanan yazısında Mekke Anlaşması ile Suudi Arabistan–Pakistan–Türkiye ekseninin oluşumunu, 7 Ekim sonrası değişen ittifaklar ve güç dengeleri çerçevesinde değerlendiriyor. Milshtein, Mekke Anlaşması’nın İsrail’e karşı kurulmuş yeni bir Sünni askeri ittifak olmadığını, Suudi Arabistan’ın İran tehdidine ve ABD’ye bağımlılığa karşı geliştirdiği pragmatik bir caydırıcılık arayışını yansıttığını belirterek, İsrail’in bölgesel dönüşümü yanlış okuyarak kendisini stratejik açıdan yalnızlaştırdığına dikkat çekiyor.

✱✱✱


ABD ile İran arasında yeniden alevlenen gerilimin yanı sıra, bu hafta Ortadoğu gündeminin merkezine oturan bir başka olay daha vardı: Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye'nin ağustos başında imzaladığı Mekke Anlaşması'nın ilk somut adımı niteliğindeki pazartesi günkü İstanbul toplantısı.

Anlaşmanın Siyasi-Güvenlik Komitesi'nin ilk oturumu olarak duyurulan bu etkinliğin -ve haliyle bizzat anlaşmanın- adı, üç üye ülkenin asıl hedefini de açıkça ortaya koyuyordu: “Ortak Savunma”.

haber-44056-kare-serithaber-15522-kare-serit

Aslında Ortadoğu, başarısızlıkla sonuçlanan askeri ittifakların yarattığı hayal kırıklıklarına fazlasıyla aşina.

İsrail'e karşı 1948 ve 1967 savaşlarında kurulan Arap koalisyonları, bölgedeki Sovyet etkisini kırmak için Irak, İran, Türkiye ve Pakistan arasında 1955'te hayata geçirilen Bağdat Paktı ya da 2015'te Yemen'deki Ensarullah’a yönelik operasyonu yöneten Ortak Arap Komutanlığı bu hüsranların sadece birkaçı.

Hal böyleyken, yeni anlaşmanın bölgede tarihi bir coşku ve dönüm noktası hissi yaratmaktan ziyade beraberinde soru işaretleri ve derin bir şüphecilik getirmesi elbette şaşırtıcı değil.

Şekillenmeye başlayan bu yeni ittifak etrafında beliren çeşitli soru işaretleri var.

haber-43739-kare-serit

Örneğin, bu anlaşmanın ne kadar “dişli” olduğu; yani üyelerinden birine saldırılması halinde diğerlerini ne ölçüde fiili olarak sahaya inmeye zorlayacağı büyük bir merak konusu.

haber-43356-kare-serit

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bu mutabakatı NATO sözleşmesinin ünlü 5. maddesine benzetmiş olsa da Ortadoğu kamuoyu duruma oldukça şüpheci yaklaşıyor.

Zira bölge halkı ve uzmanlar, Riyad bu yıl İranlıların ve Ensarullah’ın saldırılarına hedef olduğunda Suudi Arabistan ile Pakistan arasında halihazırda bir askeri ittifak bulunduğunu hatırlatıyor.

Üstelik bu ittifak Pakistanlıları yardıma koşmaya zorlamamış; aksine İslamabad yönetimi Tahran'la arabuluculuk rolüne bürünmeyi tercih etmişti.

Suudi askeri uzman Faysal Hamad bu durumu şöyle özetliyor:

“İstanbul'daki toplantının asıl önemi, koordinasyon mekanizmalarını ve örgütsel çerçeveyi belirlemesinde yatıyor. Anlaşma, hiçbir ülkeyi bir diğeri için askeri müdahaleye mecbur bırakmıyor. Bunun yerine istişare mekanizmalarına, istihbarat paylaşımına, eğitime, özellikle füze ve İHA alanında ortak silah geliştirmeye ve diplomatik hamlelerin senkronizasyonuna odaklanıyor.”

haber-13822-kare-serit

İslamabad Siyasi Araştırmalar Merkezi Başkanı Dr. Abdülkerim Şah da ittifaka dair çizilen bu temkinli tabloyu şu sözlerle destekliyor:

“Mekke Anlaşması'nın yegane amacı ortak bir caydırıcılık yaratmaktır; temel hedef ise bölgesel istikrarın güvence altına alınması ve savaşların önlenmesidir.”

haber-30868-kare-serit

Masadaki çok daha can alıcı soru ise bu ittifakın kime karşı kurulduğu.

Bölgesel kulislerde de oldukça makul kabul gören yaygın varsayım, hedefin İran olduğu yönünde. “Aslanın Kükremesi” operasyonunda [28 Şubat 2026] ve öncesinde gördükleri zararın ardından kendilerini güvensiz ve tehdit altında hisseden Suudilerin, bu ittifakı bir caydırıcılık ve savunma kalkanı olarak desteklediği düşünülüyor.

Bölgedeki siyasi yorumculara göre, bu adım aynı zamanda “Amerikan şemsiyesi”nden duyulan derin hayal kırıklığının da bir yansıması.

Zira bu hamle, Trump'ın istikrarsız tavırlar sergilediği, azımsanmayacak ölçüde tutarsız savaş çığlıkları attığı ve onu yönlendiren asıl mantığı çözmenin zor, hatta imkânsız olduğu bir dönemde geldi.

Öte yandan üç üye ülkenin liderleri ise ittifakın tamamen savunma amaçlı olduğunu ve hiçbir ülkeyi hedef almadığını altını çizerek vurguluyor.

Nitekim Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu hafta yaptığı açıklamada, atılan bu adımın bölgesel istikrarı pekiştireceğini net bir dille ifade etti.

İttifaka üyelik meselesi de kendi içinde karmaşık ikilemler barındırıyor.

Türk yetkililer her ne kadar üye sayısını artırmayı hedeflediklerini duyursa da, pratikte Suudi Arabistan'ın bazı Arap ülkeleriyle yaşadığı gerginliklerin bu adımların önünü kestiği görülüyor.

haber-43657-kare-serit

Örneğin, ABD ile İran arasındaki arabuluculuk çabalarını destekleyen “Müslüman Dörtlüsü”nün (Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan ile birlikte) bir diğer üyesi olan Mısır'ın bu masada yer almaması epey dikkat çekici.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Kahire'nin doğal bir ortak olduğunu ve teknik prosedürler tamamlandığında anlaşmaya dahil olacağını açıklamış olsa da Riyad'ın bu fikre pek sıcak bakmadığı aşikâr.

Arap medyasının kulislerine yansıyan haberlere göre Riyad cephesinde Mısır'a yönelik çok katmanlı bir rahatsızlık mevcut.

haber-43456-kare-serit

Suudi yönetimi, 2013'ten bu yana Sisi iktidarını ayakta tutmak için 25 milyar dolar gibi devasa bir yatırım yapmasına rağmen, İran saldırıları sırasında Mısır'ı yanında görememenin kırgınlığını yaşıyor.

Dahası, Kahire'nin askeri kapasitesinin yetersizliğine dair Suudi değerlendirmeleri ve yine ittifaka davet edilmeyen, Riyad'la çetrefilli bir ilişkisi bulunan Birleşik Arap Emirlikleri'nin Mısır'la kurduğu yakın bağlar da bu hoşnutsuzluğu perçinliyor.

Tüm bunlara rağmen, Mısır konusunda henüz son sözün söylenmediği de bir gerçek.

Siyasi yorumcular; Riyad'a yönelik atılacak diplomatik yumuşatma adımlarının ardından ve Azerbaycan ile bazı Körfez ülkelerinin de sürece dahil olmasıyla eş zamanlı olarak Kahire'nin ittifakta yerini alacağını öngörüyor.

haber-43802-kare-serit

İlginçtir ki son haftalarda İran'ın (!) ittifaka katılması yönünde bir davet aldığına dair tuhaf haberler gündeme düştü.

Resmi bir İran haber ajansının yöneticisi bu gelişmeyi duyurup teklifin Tahran'da değerlendirmeye alındığını iddia etse de, sadece bir gün sonra İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai bu iddiaları kesin bir dille yalanladı.

haber-43387-kare-serit

Bu bilginin ne denli güvenilir olduğunu kestirmek güç; ancak haberin sızdırılması, ihtimal ki Tahran'la yakın bağları bulunan Pakistan'ın İranlıları teskin etmek ve ittifakın kendilerine yönelik bir tehdit barındırmadığını göstermek için kurguladığı bir girişimin parçası olabilir.

Ayetullah rejimi ise kendi adına sürece son derece temkinli yaklaşıyor.

haber-43373-kare-serit

Bazı üst düzey İranlı yetkililer, bu anlaşmanın Amerikan zafiyetinin ve Suudi Arabistan'ın taşıdığı endişelerin bir tezahürü olduğunu savunuyor.

Başka bir kesim ise agresif söylemlerden ve fevri adımlardan kaçınarak bekle-gör politikası izlenmesini, ittifakın gerçekten bir tehdit unsuru olup olmadığının zaman içinde tartılmasını tavsiye ediyor.

haber-43394-kare-serit

İran ve Direniş Ekseni uzmanı Danny Citrinowicz önceki gün yaptığı bir konuşmada durumu şu sözlerle özetliyor:

“Tahran aslında Mekke Anlaşması'na karşı ikircikli bir tutum sergiliyor. Bir taraftan bu anlaşma; bölge ülkelerinin güvenlik bağlamında Washington'a olan bağımlılıklarını kırma ve olağan ilişkiler yürüttükleri yerel aktörlerle yeni güvenlik çerçeveleri inşa etme yönündeki İran'ın çağrıları (ve arzusu) ile birebir örtüşüyor. Öte yandan İranlılar, namlunun ucunun nihayetinde kendilerine döneceği korkusunu da içten içe taşıyorlar. Her halükârda, Tahran'ın bu ittifaka entegre olduğunu görmek oldukça zayıf bir ihtimal.”

Başta da belirtildiği gibi Suudi Arabistan, bu anlaşmanın hayata geçirilmesindeki ana unsur ve asıl itici güç olarak sahneye çıkıyor; dolayısıyla ittifakın daimi merkezinin Riyad olarak belirlenmesi asla tesadüf değil.

haber-43315-kare-serit

Tel Aviv Üniversitesi Dayan Merkezi'nden Dr. Brandon Friedman durumu, “Mekke Anlaşması, Amerikan güvenlik şemsiyesinin Krallığın ulusal güvenliği için artık sarsılmaz bir temel direği olmadığına dair Suudi algısının dışa vurumudur,” şeklinde açıklıyor.

Friedman, “Suudiler elbette Washington ile ilişkilerine büyük değer atfetmeye devam ediyorlar; ancak iki ülkenin çıkarları arasında giderek büyüyen uçurumların da gayet farkındalar,” diye ekliyor.

Araştırmacı Asaf Ben Ali de bu eksende değerlendirmeler yaparak şunları söylüyor:

“Son yıllarda iki ülke arasındaki ilişkilerde yaşanan onca sarsıntıya rağmen Riyad hâlâ Amerikalıları merkezi bir dayanak noktası olarak konumlandırıyor. Aslında Mekke Anlaşması, müttefik ağını çeşitlendirme ve alternatif stratejiler geliştirme çabasının somut bir yansıması.”

haber-43643-kare-serit

Suudilerin diğer ittifak üyelerine yönelik tutumuna değinen Friedman ise şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Riyad'ın Pakistan ile uzun yıllara dayanan, köklü ve temelinde daha çok askeri yardımlaşmanın yattığı bir ilişkisi var. Türkiye ile olan ilişkilerin dinamikleri ise daha yeni ve çok daha çetrefilli. Ankara'daki yönetim, Riyad'ın pek hazzetmediği Müslüman Kardeşler çizgisiyle özdeşleştiriliyor; fakat diğer yandan iki ülkenin son yıllarda bilhassa Suriye, Gazze, Lübnan ve Kızıldeniz ekseninde giderek kesişen ortak çıkarları söz konusu. İşte bu arka plan sayesinde, iki ülke arasındaki bağlar hemen her alanda giderek daha da sıkılaşıyor. Tüm bunlara rağmen Suudiler oldukça ayakları yere basan, gerçekçi bir tutum sergiliyor. Örneğin Yemen'de Husilere karşı yürütülecek bir savaşta veya İran'la yeniden alevlenebilecek olası bir çatışma senaryosunda saldırıya uğrarlarsa, diğer üyelerin anında yanlarında saf tutmasını beklemeyeceklerini çok iyi biliyorlar."

Suudiler bu anlaşmayla caydırıcılık ve bir savunma kalkanı arzularken, ittifakın diğer iki üyesi masadaki bu hamleyi stratejik kazanımlar elde etmek ve bölgesel güçlerini tahkim etmek için bir sıçrama tahtası olarak görüyor.

Örneğin Pakistan, Washington ile Tahran arasında üstlendiği merkezi arabuluculuk rolüyle halihazırda ciddi puanlar toplamış durumda.

haber-39272-kare-serit

Şimdi bu ittifak sayesinde İslamabad yönetimi, hem normalde pek varlık gösteremediği uzak bir coğrafyada nüfuz kurma şansı yakalayacak hem de Riyad'dan koparacağı ekonomik jestlerin önünü açacak.

haber-37953-kare-serit

Dr. Michael Barak, yaptığı bir görüşmede durumu şöyle özetliyor:

“Pakistan, anlaşmanın kurumsal bir yapıya kavuşmasından ve özellikle de (henüz ismi açıklanmayan) Pakistanlı bir ismin üç yıllığına ittifakın genel sekreterliğine getirilmesinden son derece memnun. Onlar açısından asıl stratejik hedef, Güney Asya ile Ortadoğu arasında merkezi bir eksen olarak konumlarını sağlamlaştırmak.”

Dr. Barak sözlerine şöyle devam ediyor:

“Yine de Pakistanlılar, İran'la o yakın ilişkiyi ve ellerindeki arabulucu statüsünü eşzamanlı olarak korumak istiyor. Bu yüzden ittifakın namlusunun Tahran'a dönükmüş gibi algılanmaması onlar için hayati önem taşıyor. Ve elbette, tıpkı diğer üyeler gibi onlar da pratik askeri taahhütler söz konusu olduğunda o puslu belirsizliği korumayı tercih ediyorlar.”

Benzer şekilde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın da masada stratejik kâr planları var.

haber-43652-kare-serit

Bu planların kalbinde, Suudi Arabistan'a yönelik savunma ihracatının yelpazesini genişletmek yatıyor; nitekim Türk silah ihracatı sektörü 2024-2025 yılları arasında yüzde 48 gibi muazzam bir sıçrama yapmıştı!

Bununla birlikte, Türkiye'deki Suudi yatırımlarını ve Suudi Arabistan'daki Türk girişimlerini karşılıklı olarak teşvik etme fırsatı da denklemin önemli bir parçası. Üstelik tüm bunların yanı sıra Erdoğan, nüfuz etmek istediği kritik bölgelere; yani Kızıldeniz'e, Afrika Boynuzu'na ve Fars Körfezi'ne çok daha rahat erişim sağlamayı hedefliyor.

Dr. Gallia Lindenstrauss, bu hafta gerçekleştirdiği bir görüşmede konuyu şu sözlerle açıklığa kavuşturuyor:

“Stratejik boyutta bakıldığında bu anlaşma, Erdoğan için bölgesel düzenin yeniden şekillenmesinde elindeki nüfuzu derinleştirecek altın bir fırsat sunuyor. Anlaşma ayrıca, hem ülkeye Suudi yatırımlarını çekerek hem de özellikle Pakistan'la bilgi paylaşımının önünü açarak Türk savunma sanayisini çok daha ileriye taşıma imkânı sağlayacak."

Ne var ki Lindenstrauss, tüm üyeler için geçerli olan o kritik çekinceyi de net bir dille vurgulamadan geçmiyor:

haber-43688-kare-serit

“Ortadaki o ihtişamlı ve dramatik atmosfere rağmen, imzacı devletlerin karşılıklı savunma maddesini gerçekten hayata geçirme niyetlerinin olup olmadığı son derece şüpheli. Bu hamlenin sahaya inmekten ziyade, söylem düzeyinde kalması çok daha güçlü bir ihtimal.”

Takıntılı bir ruh haliyle sürekli düşman arayışında olan ve bölgedeki her yeni gelişmeyi kendisine yönelik bir tehdit olarak algılayan İsrail cephesinde ise, hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bu ittifak derhal bir tehlike sinyali olarak yaftalandı.

haber-43817-kare-serit

Nitekim Mekke Anlaşması'nın imzalanmasından kısa bir süre sonra “üst düzey bir siyasi yetkili” çıkıp şu açıklamaları yaptı: Ona göre bu hamle İran'dan ziyade doğrudan İsrail'i hedef alıyordu; ağır darbe yiyen “Şii ekseni"nin küllerinden doğan "yeni bir Sünni ekseninin” yükselişini simgeliyordu. Dahası, yetkiliye göre İsrail'in bu duruma vereceği yegane yanıt; Yunanistan ve Güney Kıbrıs'ı içine alan “Helen ekseni” ile Hindistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne dayanan alternatif bir karşı kamp kurmak olmalıydı.

haber-43557-kare-serit

Hükümetin tepe isimlerine yakınlığıyla bilinen eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Meir Ben-Shabbat da kısa süre önce verdiği bir röportajda tam olarak bu mesajları tekrarlamıştı.

Tam da bu tartışmaların alevlendiği bir zaman diliminde, İsrail bu hafta Yunanistan'la “Aşil Kalkanı” anlaşmasına imza attı.

haber-43949-kare-serit

Netanyahu'nun “İsrail tarihinin en büyük anlaşmalarından biri” olarak pazarladığı bu adım, Yunanistan'ın hava savunma sistemini on milyar şekeli aşan devasa bir bedelle modernize etmeyi öngörüyor.

Üstelik bu anlaşma, Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan üstü kapalı ama son derece tehditkâr bir tepki almaktan da kurtulamadı.

Netanyahu işte tam da bu bağlamda, İsrail coğrafyasına epey uzak mesafede bulunan Akdeniz ve Güney Asya ülkelerini (hatta Afrika ve Kafkasya'daki bazı ülkelerin de sürece dahil edileceği söyleniyor) kapsayacak şekilde planlanan “Altıgen İttifak” kavramını ortaya attı.

Yeni şekillenen bu yaklaşım, İsrail'in güncel güvenlik paradigmasının merkezine yerleşmiş durumda.

Zira bu yeni doktrin; toprak işgal edip elde tutma, şartlar ne olursa olsun sürekli kaba kuvvet kullanma ve tamamen kendi kendine yetme gibi sert unsurları barındırıyor.

haber-43415-kare-serit

Dahası, Somaliland'ın bağımsızlığını tanıma hamlesinde açıkça görüldüğü üzere, meşru devletlerle ilişki kurmak yerine bir alternatif olarak azınlıkları ve ayrılıkçı grupları destekleme stratejisini de temel bir bileşen olarak benimsiyor.

haber-44160-kare-serit

Mekke Anlaşması'na karşı takınılan bu tutum, İsrail'in politikalarda bir uçtan diğer uca ne kadar savrulmuş olduğunu gözler önüne seriyor.

Öyle ki İsrail'in yakın geçmişteki vizyonunda çok farklı hayaller vardı: İbrahim Anlaşmaları'nı genişleterek yaratılacak yepyeni bir Ortadoğu vaadi, Suudi Arabistan ile ilişkilerde yaşanacak tarihi bir dönüm noktası (özellikle 7 Ekim stratejisinin bir parçası olan, Filistin meselesini masaya yatırmadan bile normalleşmenin sürdürülebileceği tezi), son yıllarda İran'a karşı zaten sahada olduğu söylenen o gizli bölgesel koalisyonların resmen kurulması ve Avrupa ile Hindistan'ı İsrail ve Arap ülkeleri üzerinden birbirine bağlayacak ekonomik tabanlı stratejik bir koridorun inşası...

Ne var ki İsrail, şimdi tüm bu devasa vaatlerden hızla geri adım atıp vazgeçiyor.

Bütün bunlara bir de sözde “halkı aydınlatmak” ve bölge ülkelerinin gerçek yüzünü göstermek amacıyla piyasaya sürülen algı operasyonları ekleniyor.

haber-44179-kare-serit

Örneğin, muhtemelen Suudi Arabistan'ı kastederek, bir ülkenin diğer bir ülkeye (muhtemelen Suriye'ye) “İsrail ile önce anlaşma imzalayıp sonra o anlaşmayı bozmasını” tavsiye ettiği yönünde haberler yayılıyor.

Gelinen son noktada İsrail, aralarında Mısır ve Türkiye'nin de bulunduğu, halihazırda siyasi ilişkilerini sürdürdüğü bazı ülkeleri bile yeni birer tehdit unsuru olarak hedefe oturtuyor.

haber-43478-kare-serit

Bütün bu tablo, İsrail'in güvenlik adımlarını atarken derinlikli ve çok boyutlu düşünmekten ne kadar uzaklaştığını, kararların anlık tepkilere ve ağırlıklı olarak iç siyasi hesaplara kurban edildiğini gösteriyor.

Dahası bu durum, ağır yıkımlara yol açacak tehlikeli fantezilere ve sonu belirsiz maceralara nasıl bel bağlandığının da en somut kanıtı.

Tam da bu yüzden, İsrail yönetiminin halka üstten bir bakışla dikte ettiği o ezberleri ve “Şii ekseni çöktü, yerine yeni ve tehditkâr bir Sünni eksen kuruldu” şeklindeki kesin yargıları ciddi biçimde sorgulamak şart.

Zira bir kere Şii ekseni yok olmak bir yana dursun; bölgede giderek güçlenen bir kamp olarak toparlanmaya ve İsrail'e karşı stratejik hamleler planlamaya son sürat devam ediyor.

Öte yandan, ufukta ortada ortak ve düzenli bir ajandaya sahip gerçek bir “Sünni kamp” görünmüyor.

Üstelik bu iddiaların sahipleri, hayali kampın üyelerini sayarken bile büyük bir tutarsızlık sergiliyor: Bu kampa kâh Katar ve Hamas'ı, kâh Suriye'yi, bugünlerde ise Pakistan ve Suudi Arabistan'ı dahil ediyorlar.

Ancak değişmeyen tek bir saplantıları var: O da ana düşman olarak her defasında okları Türkiye'ye çevirmek ve Ankara ile yaşanacak bir çatışmanın “kaçınılmaz” olduğuna dair felaket tellallığı yapmak.

Aslına bakılırsa Mekke Anlaşması İsrail'i doğrudan tehdit etmiyor.

haber-44147-facebook-yan

Fakat İsrail'in kaçırdığı büyük bir fırsatın acı faturasını hatırlatan bir uyarı sinyali olarak okunmalı.

Bu mutabakat, nihai amacı İsrail'i haritadan silmek olan yeni bir “Ateş Çemberi”nin ayak sesleri değil.

Aksine, İsrail'in de bir numaralı düşmanı konumundaki İran'ı dizginlemeye yönelik bir karşı hamle olarak öne çıkıyor.

Eğer doğru okunabilseydi bu durum, gölgeler ardında yürütülen o gizli saklı istihbarat oyunlarından çok daha öteye geçerek; başta Suudi Arabistan olmak üzere bölgedeki pek çok ülkeyle köklü ve şeffaf bir güvenlik işbirliğinin sarsılmaz temellerini atabilirdi.

Yaşanan tüm bu gelişmeler; İsrailli karar alıcıların iç siyasi çekişmelerin ve katı ideolojik hesapların bataklığına nasıl saplandığını acı bir şekilde yüzlerine vuruyor.

Bu kör bataklık, 7 Ekim'den sonra baştan aşağı değişen bölgesel mimarinin sunduğu ama bir türlü değerlendirilemeyen o altın kazanımları yeniden düşünmeye mecbur bırakıyor.

Bölgede açılan o stratejik fırsat penceresi henüz tamamen kapanmış değil elbette.

Fakat İsrail, sırf düşman listesini kabartmaya odaklandığı ve diplomasi masasından adeta tiksinerek kaçtığı sürece, bu fırsatların gerçeğe dönüşmesi kocaman bir hayalden ibaret kalacaktır.


Çeviri: YDH

Yakın Doğu Haber
ydh.com.tr
Bu belge 05.09.2026 00:23 tarihinde alınmıştır.
https://ydh.com.tr/d/44245/makale-ufukta-bir-sunni-eksen-yok