Mekke Savunma Anlaşması’nın bölgesel dengeleri değiştirme iddiasına rağmen üyeleri arasındaki çıkar ve ideoloji farklılıkları nedeniyle kırılgan olduğu belirtildi.
YDH- El-Ahbar’da yayımlanan yazısında Muhammed Nureddin, Mekke Savunma Anlaşması’nın yeni bir bölgesel güç merkezi oluşturma iddiasına rağmen ciddi çelişkiler taşıdığını belirtiyor. Nureddin’e göre anlaşmadan en fazla fayda sağlaması beklenen ülke, İran ve Yemen karşısında caydırıcılığı zayıflayan Suudi Arabistan olurken, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın çıkarlarının tam olarak örtüşmemesi ittifakın uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri yaratıyor.
Geçtiğimiz cuma günü Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan
arasında “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nın imzalanması, ABD ile İran
arasındaki çatışmanın gelişmelerini ve Hürmüz Boğazı’ndaki durumu bile gölgede
bırakan sıradan bir olay değildi. Zira anlaşmayı imzalayan üç ülkenin
ideolojik, siyasi ve coğrafi özellikleri, bu anlaşmanın ortaya çıktığı bağlamın
yanı sıra, anlaşmanın temel amacının bölgede yaşanan tehditlere karşı kolektif
caydırıcılık olduğu ve taraflardan birine yönelik herhangi bir saldırının diğer
iki tarafa yönelik saldırı sayılacağı yönündeki açıklama -her ne kadar herhangi
bir tarafa karşı yöneltilmediği söylense de- bütün bunlar gelişmeye olağanüstü
bir önem kazandırıyor.
Anlaşmanın duyurulduğu bildiri, bu konuda üç ülke arasında
bir yıldır görüşmeler yürütüldüğüne işaret etmiş olsa da Mekke’deki Safa
Sarayı’nda Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Türkiye Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında
gerçekleştirilen imzanın zamanlaması açık anlamlar taşıyordu. İktidardaki
Adalet ve Kalkınma Partisi’ni destekleyen Türk gazeteleri anlaşmanın “yeni bir
güç merkezinin” ortaya çıkışını yansıttığını değerlendirirken, laik muhalif
gazeteler ise olayı adeta bilinçli biçimde görmezden geliyordu.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, anlaşmanın “bölgesel
güvenliği güçlendirmeyi amaçladığını, zira bölgenin iç işlerine yönelik dış
müdahalelerin istikrarsızlık ve çalkantıların şiddetini artırdığını” belirtti.
Fidan, bölge ülkelerinin “güvenlik ve istikrarı güvence altına alacak daha
etkili kurumsal yapılar inşa etmesi gerektiğini” ifade etti ve “istikrarsız bir
güvenlik ortamında ekonomi geliştirilemez” dedi.
Anlaşma, gerekleri ve sonuçları konusunda analizler ve
tahminler art arda gelmeye devam ederken, şu ana kadar şu noktalar kayda
geçirilebilir:
1- Anlaşma özünde askerî niteliktedir ve saldırıya maruz
kalan herhangi bir tarafın savunulmasını, savunma ve güvenlik alanlarında iş
birliğini gerektiriyor. Bu çerçevede Fidan, “Mekke Anlaşması”nın işleyiş
mekanizmasının bütün yönleriyle aynı olduğunu açıkladı. Bazıları ise “İslami
NATO” kurulması fikrinin yeniden canlandırılmasına yöneldi. Ancak çok sayıdaki
karmaşıklık ve çıkar çatışması karşısında bu hükümlerin gerçekten uygulanması
mümkün mü?
2- Anlaşmayı imzalayan üç ülke ABD’nin yörüngesinde
bulunuyor. Bu da ABD ile İran arasında şiddetlenen çatışma ortamında
Washington’ın bu adıma ilişkin tutumunun ne olacağı sorusunu gündeme getiriyor.
Bazıları burada anlaşmanın üç ülke üzerinden İran’a gönderilmiş bir Amerikan
mesajı olabileceğini ve Tahran’ı taviz vermeye itme amacı taşıdığını düşünüyor.
Ancak Suudi Arabistan’ın Tahran’ı kuşatma konusunda kesin
bir çıkarı, Türkiye’nin ise bölgesel nüfuzunu güçlendirme arzusu varsa, bugün
arabuluculuk rolü üstlenen Pakistan’ın bu ittifak içerisinde yer alması çok
sayıda soru işareti doğuruyor. Bazıları bu soruya, Pakistan’ın katılımının
arkasında belki de Amerikan hesaplarının bulunduğu ve bunun yeni ittifaka
teorik olarak bir nükleer şemsiye sağlama amacı taşıdığı şeklinde yanıt
veriyor.
3- Üç ülkenin Sünni İslami kimliği, bazı gözlemcilerde bu
adımın bölgede mezhep çatışmasını yeniden tırmandırmasına yol açabileceği
yönünde endişe yaratıyor. Bu durum belki de Mısır’ın, en azından şimdilik, söz
konusu “Sünni blok”a katılmaktan kaçınmasını açıklıyor. Bu da Mısır’ın dış
politikada daha büyük bir rol üstlenmesine imkân sağlayabilir. Bu, Türkiye’nin
her zaman aradığı ancak sahip olamadığı ve gereğince yerine getiremediği bir
roldü.
Bu çerçevede tanınmış Türk yazar Mansur Akgün, anlaşmanın
İsrail ve Yunanistan’a karşı yöneltilmediğini; İran’la denge sağlamayı, onu
sisteme dahil etmeyi ve “Direniş Ekseni”nin kollarına mesaj göndermeyi
amaçladığını düşünüyor. Bu nedenle yazar, Mısır, Katar ve Birleşik Arap
Emirlikleri gibi diğer Sünni ülkelerin yakında yeni ittifaka katılabileceği
görüşünde.
4- Anlaşma, Atatürk’ün devletler arasındaki tarafsızlık
ilkesine aykırıdır. Bu ilke, “Yurtta sulh, cihanda sulh” sloganında ifadesini
buluyor. Hatta bazıları anlaşmayı, 1955 yılında İngiltere tarafından kurulan ve
İslamcı Adnan Menderes hükümetleri döneminde Türkiye’nin de taraf olduğu
“Bağdat Paktı”nın bir kopyası olarak değerlendiriyor.
Bu karşılaştırmadan hareketle söz konusu çevreler,
Türkiye’nin herhangi bir bölgesel ittifaka yalnızca İslamcı karakter taşıyan
hükümetler döneminde dahil olduğunu savunuyor.
5- Yeni ittifakın ilanı, NATO’nun Türkiye’de düzenlenen
zirvesinden bir ay sonra geldi. Bu durum, bazı çevrelerin Rusya ve İran’dan
gelen tehditlere karşı Batı lehine roller üstlenmeyi Türkiye’nin kabul etmesi
olarak değerlendirdiği zirve kararlarıyla uyumlu görünüyor.
Dolayısıyla “Mekke İttifakı”nın üç ülkesinin, ABD’nin
üzerindeki yükü hafifletmek amacıyla bölgede Batı adına vekil rolü üstlendiği
değerlendiriliyor.
6- Erdoğan yanlısı Türkiye’deki çevreler, yeni ittifaka
katılımı Türkiye’nin İsrail’in Türkiye’ye yönelik emellerine karşı yeni bir
caydırıcılık unsuru elde etmesiyle gerekçelendirmeye başladı. İsrail faktörü
elbette bu tablodan tamamen uzak değil. Ancak şu anda bu faktörün öne
çıkarılmasının, özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi’nin halk desteğindeki
gerileme karşısında, Erdoğan’ın 2028 cumhurbaşkanlığı yarışında yeni oylar
kazanmasına hizmet ettiği görülüyor.
7- Geriye, böyle bir anlaşmaya ihtiyaç duyan tarafın kim
olduğu sorusu kalıyor. Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın desteğine ihtiyaç
duymadığı kendi iç ve bölgesel hesapları bulunuyor; üstelik Suudi Arabistan’ın
bunu sağlayabilecek durumda olup olmadığı da ayrı bir mesele. Pakistan ise
Türkiye’nin İsrail veya Yunanistan’la yaşayabileceği herhangi bir çatışmadan
coğrafi olarak uzakta bulunuyor ve nükleer bombaya sahip Hindistan’la karşı
karşıya gelmek için de bu ittifaka ihtiyaç duymuyor.
Ayrıca Türkiye’nin Yeni Delhi’ye karşı İslamabad’a açık
destek verme riskini alması da mümkün değil. Dolayısıyla bu anlaşmaya en fazla
ihtiyaç duyan taraf Suudi Arabistan. Riyad, gerek İran gerekse Yemen karşısında
caydırıcılık imajının aşınmasından mustarip. Yeni ittifak teorik olarak bu
imajı yeniden onarma fırsatı sunuyor olsa da bu girişimin başarılı olacağı
garanti değil.
8- Yeni ittifak üyeleri arasında çok sayıda çelişki
barındırıyor. Bunlar arasında, iki yüz yılı aşkın süredir çatışma halinde olan
Osmanlı İslamı ile Vahhabi İslamı arasındaki ideolojik farklılık da bulunuyor.
Bu durum, ittifakın başarısı için gerekli önemli dayanaklardan birini ortadan
kaldırıyor.
Bu noktada, bir Türk yetkilinin Hürriyet gazetesine yaptığı
ve anlaşmanın “ortak tarih ve inanca” da dayandığı yönündeki açıklamasının
fazla bir anlamı bulunmuyor.
Söz konusu çelişkiler, örneğin İran’ın Suudi Arabistan’a
saldırması ve Riyad’ın anlaşmayı uygulamak amacıyla Türkiye’den yardım istemesi
durumunda Ankara’yı zor bir sınavla karşı karşıya bırakabilir. Peki Türkiye
bunu yapacak ve Suudi Arabistan’ı İran’a karşı savunmak için savaşa girecek mi?
Her halükârda, tanınmış Türk yazar ve Karar gazetesi yazarı
Fehmi Koru’ya göre, bugün bu yeni ittifak konusunda iyimser olmak zor
görünüyor. Zira yeni ittifak, “Bağdat Paktı” dönemini ve o dönemde bölgenin
tanık olduğu çok sayıdaki rekabet ve çalkantıyı yeniden hatırlatıyor.
Çeviri: YDH