BAE-İsrail ittifakına karşı Mekke Paktı ne vadediyor?

img
BAE-İsrail ittifakına karşı Mekke Paktı ne vadediyor? YDH

❝Mekke Anlaşması, pek çok çevre tarafından BAE-İsrail ortaklığının en büyük rakibi sayılıyor.❞




Sean Mathews

YDH ― Gazeteci Sean Mathews, Middle East Eye'da yer bulan analizinde, Mekke Paktı ile BAE-İsrail ortaklığını karşılaştırarak Ortadoğu'da şekillenen iki farklı ittifak modelini ortaya koymayı amaçlıyor. Mathews'a göre, BAE-İsrail ilişkisi askeri, istihbari ve operasyonel açıdan şu an için Mekke Paktı'ndan daha somut ve işlevsel.

Üst düzey Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) diplomatı Lana Nuseybe, geçtiğimiz yaz Avrupa'da bir ABD müttefikiyle temaslarda bulundu.

Görüşmenin içeriği sıradan görünse de Avrupalı yetkililerde bıraktığı izlenim açısından oldukça aydınlatıcıydı.

Toplantıya katılan Avrupalı bir yetkili, Middle East Eye'a (MEE) verdiği demeçte durumu şöyle özetledi:

“BAE ile İsrail tamamen aynı çizgide buluşuyor. Ortaklıklarının hiçbir sınır tanımadığı son derece net.”

Buradaki duruşun netliği, ABD'den Asya'ya uzanan güç koridorlarında Mekke Anlaşması'na dair fısıldanan soru işaretleriyle taban tabana zıt bir tablo çiziyor.

Zira Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ı karşılıklı savunma paktı çatısı altında buluşturan bu anlaşma, pek çok çevre tarafından BAE-İsrail ortaklığının en büyük rakibi sayılıyor.

Batılı ve Arap yetkililer, bırakın sıcak bir çatışmada omuz omuza verip vermeyeceklerini, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye üçlüsünün birbirleriyle gerçekte ne kadar uyum sağladığını bile hâlâ anlamaya çalışıyor.

Nitekim Mekke Paktı'nın mürekkebi henüz kurumadan Yemen'deki Husiler (Ensarullah), Suudi Arabistan'ın Cizan'daki rafinerisini hedef aldı.

Ancak ne Pakistan ne de Türkiye, İran destekli bu gruba karşı Riyad'ı savunmak için harekete geçti.

Diğer yanda ise bambaşka bir tablo var: Bu yılın başlarında BAE, İran'a ait insansız hava araçları ve füzelerin hedefi olduğunda, İsrail vakit kaybetmeden bu Körfez ülkesine Demir Kubbe hava savunma bataryaları sevk etti.

Dahası Abu Dabi, İran'a yönelik yüzlerce saldırıda İsrail ile omuz omuza verdi.

İsminin açıklanmasını istemeyen ABD'li bir yetkili MEE'ye yaptığı değerlendirmede, “Savaş esnasında İsrail BAE'ye çok büyük bir iyilik yaptı ve Abu Dabi bunu asla unutmayacaktır,” ifadelerine yer verdi.

Ne var ki bu iki blok arasında köklü farklar göze çarpıyor.

BAE ile İsrail'in askeri alandaki güçlü işbirliğine rağmen, ikili ilişkiler hâlâ kapalı kapılar ardında, gözlerden uzak yürütülüyor.

Eski ABD istihbarat subayı Theodore Singer, Middle East Eye'a verdiği demeçte durumu şu sözlerle yorumladı:

“İlk bakışta BAE-İsrail bloğu her iki tarafa da çok daha somut kazanımlar sunuyor gibi görünebilir. Ancak Mekke Paktı nihayetinde çok daha geniş kitlelerde yankı bulma potansiyeline sahip; üstelik salt menfaate dayalı soğuk ilişkilerin çok ötesinde bir ruha bürünebilir.”

‘Mekke kulübü genişlemeye açık’

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, İran ile çatışmaların en hararetli günlerinde BAE'yi ziyaret ettiğini duyurduğunda, Abu Dabi yönetimi derhal bu resmi açıklamayı yalanlama ihtiyacı hissetti.

Birçok uzmana göre sergilenen bu tuhaf diplomasi, söz konusu ittifakın İsrail ve Amerikan kamuoyu dışında hâlâ ne kadar tepki çektiğini ve kabul görmediğini gözler önüne seriyordu.

Mekke Paktı ise tam aksine, kamuoyunun gözü önünde adeta bir gövde gösterisiyle kutlandı.

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Türkiye lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın, İslam'ın bu en kutsal şehrinde cuma namazında bir araya geldikleri tüm dünyaya ilan edildi.

Esasen BAE ile İsrail arasındaki işbirliği onlarca yıla dayanıyor.

Ancak iki ülkenin ilişkileri, ABD'nin arabuluculuğunda imzalanan İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde Abu Dabi'nin 2020 yılında İsrail'i resmen tanımasıyla birlikte gün yüzüne çıktı ve resmiyet kazandı.

Bu iki aktörü birbirine kenetleyen temel unsur ise bir yanda İran'a, diğer yanda Müslüman Kardeşler'e duydukları ortak husumet.

Öte yandan, Abu Dabi'nin İsrail'i tanımayı reddeden Suudi Arabistan ile giderek tırmanan rekabeti, bu ikiliye yepyeni bir ortak zemin daha sunabilir.

Her ne kadar BAE, Çin gibi ülkelerle ilişkilerini güçlendirerek ABD'ye bağımlılıktan kaynaklanan riskleri dengelemeye çalışsa da, İbrahim Anlaşmaları Washington'un ülkeyi yöneten el-Nahyan ailesine verdiği desteği adeta perçinledi.

Ne var ki bazı analistler, BAE-İsrail ittifakının yüzeysel kaldığı ve yeterince derinleşmediği görüşünde.

Mekke Paktı ise belli açılardan bu tablonun tam karşısında duruyor.

Ortadoğu uzmanı jeopolitik danışman Ayham Kamil, İbrahim Anlaşmaları'na atıfta bulunarak MEE'ye şu değerlendirmeyi yaptı:

“BAE-İsrail ittifakı kağıt üzerinde siyasi bir pakt gibi görünse de, bu yapının asıl omurgasını askeri ve istihbari unsurlar oluşturuyor."

Paktın, NATO'nun 5. Maddesine benzer bir karşılıklı savunma taahhüdü içerdiği yönündeki iddialara da değinen Kamil, sözlerini şöyle tamamladı:

“Mekke Paktı temelinde askeri bir nitelik taşıyor; ancak beraberinde getirdiği siyasi ağırlık ve anlam çok daha büyük.”

İsrail ve BAE açısından stratejik derinlik eksikliği, aslında coğrafi ve fiziksel bir gerçeklikten kaynaklanıyor.

BAE, Somaliland'deki bir askeri üssü genişletme çalışmaları yürütüyor.

Afrika Boynuzu'ndaki bazı yetkililerin *MEE'*ye aktardığına göre, dünyada halihazırda sadece İsrail tarafından tanınan bu üs, ilerleyen dönemde Tel Aviv yönetimi tarafından da kullanılabilir.

Öte yandan İsrail, Yunanistan ile de son derece yakın temaslar yürütüyor.

Hem İsrail hem de BAE; Hindistan ve Etiyopya ile askeri ve ekonomik bağlarını günden güne derinleştiriyor.

Ancak ortada aşılması zor demografik bir gerçek var: BAE vatandaşı sayısı sadece bir milyonda kalırken, İsrail'in nüfusu 10,2 milyonu buluyor.

Üstelik bölgedeki komşularından çok azı İsrail ile masaya oturup ortaklık kurmaya yanaşıyor.

İsrail'in Gazze'de yürüttüğü ve Birleşmiş Milletler ile onlarca insan hakları örgütü tarafından “soykırım” olarak nitelendirilen savaş, geniş İslam coğrafyasında Tel Aviv'e karşı beslenen güvensizliği daha da derinleştirdi.

MEE'ye konuşan Kamil, "BAE-İsrail işbirliği çok daha esnek, manevra kabiliyeti yüksek ve sonuç odaklı ilerliyor. Mekke Paktı'nın gelişimi ise daha yavaş ve zaman alıcı olacaktır; ancak arkasında çok güçlü bir halk desteği yatıyor," değerlendirmesini yaptı ve ekledi:

"Üstelik bu kulüp yeni katılımlara da açık."

Tüm bu unsurlar göz önüne alındığında Mekke Paktı, en azından kâğıt üzerinde, son derece heybetli bir yapı sergiliyor.

'Farklı tehdit algıları'

Türkiye, NATO'nun en büyük ikinci ordusunu bünyesinde barındırırken; Suudi Arabistan, Arap dünyasının G-20 içindeki tek temsilcisi konumunda yer alıyor ve Pakistan, nükleer silah gücünü elinde tutan tek Müslüman ülke olarak öne çıkıyor.

Esasen Suudi Arabistan ile Pakistan, onlarca yıldır fiili bir müttefiklik ilişkisi yürütüyor.

Riyad yönetimi, nükleer silah geliştirme sürecinde İslamabad'a ciddi finansal kaynak aktardı.

Pakistanlı pilotlar ve subaylar da uzun yıllardır Suudi Arabistan ordusunun kritik kadrolarında görev yapıyor.

Buna karşılık olarak Körfez'in bu güçlü ülkesi, ekonomik zorluklar yaşayan İslamabad'a adeta finansal bir can simidi uzatıyor.

Ne var ki bu iki ülke, temelde birbirinden oldukça farklı tehditlerle yüzleşiyor.

Suudi Arabistan, genel hatlarıyla İran'ı çok daha hayati bir tehdit unsuru olarak algılıyor.

Nitekim 2015 yılında Riyad yönetimi, Yemen'deki Husilere karşı savaşmak amacıyla BAE ile ittifak masasına oturdu.

Pakistan ise bu süreçte askeri bir müdahaleden kaçınma kararı aldı.

Tahran ile nispeten daha ılımlı ilişkiler yürütmesi, Pakistan'a bu krizde doğal bir arabulucu rolü biçti.

Madalyonun diğer yüzüne bakıldığında, daha birkaç yıl öncesine kadar Türkiye ile Suudi Arabistan, Müslüman Kardeşler meselesinde derin bir uçurumun iki farklı kenarındaydı.

Mısır krizinde Suudi Arabistan; demokratik yollarla seçilmiş olan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın müttefiki sayılan merhum Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'yi devirip darbeyle iktidarı ele geçiren Abdülfettah es-Sisi'nin arkasında durdu.

2019 yılına gelindiğinde, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğu'nda katledildiğini kanıtlayan ses kayıtlarının Türkiye tarafından sızdırılmasıyla, Riyad ile Ankara arasındaki ilişkiler tarihin en dip noktasını gördü.

İki ülkenin, Suriye ve Sudan gibi bölgesel sıcak noktalarda nihayet ortak bir zeminde buluşabilmesi ancak çok yakın bir geçmişte mümkün olabildi.

Chatham House araştırmacısı ve Körfez uzmanı Neil Quilliam, MEE'ye verdiği demeçte durumu şöyle özetledi:

“Her bir ülkenin birbirinden farklı bölgesel dinamikler içinde hareket ettiği ve tehdit algılarının da keskin bir şekilde ayrıştığı düşünüldüğünde, Suudi Arabistan-Pakistan-Türkiye arasındaki uyum çok daha karmaşık bir denkleme dönüşüyor. Bu üç devletin uyum içinde çalışabilmesi ve ortak bir eylem kapasitesi geliştirebilmesi için muazzam bir enerji, yoğun bir çaba ve çok güçlü bir siyasi irade gerekecektir.”

İran'a yönelik yürütülen fiili savaş, İsrail ile BAE arasındaki bağları çok daha derinlere taşıdı.

Nitekim MEE, geçtiğimiz mayıs ayında bu iki ülkenin savunma sanayii tedarik süreçleri için ortak bir fon kurduğunu gün yüzüne çıkardı.

Bu bağlamda Quilliam, İsrail-BAE bloğunu "kendi içinde daha tutarlı ve uygulanabilir" olarak nitelendirdi.

Uzman isim sözlerini şöyle noktaladı:

“İbrahim Anlaşmaları imzalandığından bu yana bu ilişkinin temellerinin oturması için yeterli zaman geçti ve taraflar pek çok sınavı atlattı. Nitekim İsrail ve ABD'nin İran'a karşı yürüttüğü mücadele ivme kazandığından beri, bu iki ülkenin birbirine giderek daha fazla kenetlendiğine tanık oluyoruz.”

Hangi ittifakın ortak harekât kabiliyeti daha yüksek?

Ankara, Perşembe günü yaptığı açıklamada, bu yeni müttefiklerin ortak askeri tatbikatlar düzenleyeceğini ve savunma sanayisindeki işbirliğini derinleştireceğini duyurdu.

Bu hedeflerden ikincisi, ürettiği insansız hava araçlarını ve çeşitli silah sistemlerini Ortadoğu pazarına sunan Türkiye açısından hayati bir önem taşıyor.

Türkiye ile ABD halihazırda NATO müttefiki konumunda bulunurken; Suudi Arabistan da ana silah tedarikçisi olarak uzun yıllardır sırtını Washington'a dayıyor.

Öte yandan Türkiye ile Pakistan, korvet sınıfı küçük savaş gemilerinin yanı sıra Kaan savaş uçağının üretim sürecinde de ortaklaşa hareket etti.

İki ülke ayrıca, Türk yapımı tanksavar füzelerinin üretimi için de yoğun mesai harcıyor.

Suudi Arabistan cephesine bakıldığında ise, tamamen yerli bir savunma sanayisi inşa etme arzusu öne çıkıyor.

Ne var ki, bu üçlü arasında derin bir entegrasyon sağlanması bazı yapısal zorlukları da beraberinde getiriyor.

Zira Pakistan ordusunun ana tedarikçisi konumunda Çin bulunuyor.

Diğer taraftan Türkiye, geliştirme aşamasındaki Kaan savaş uçağını Suudi Arabistan'a ihraç etmeyi planlasa da, Krallık'ın asıl hedefinde Amerikan yapımı F-35'ler var.

MEE'ye konuşan ABD'li yetkililer, Riyad yönetiminin bu iki uçağı birden envanterine katma ihtimalinin oldukça zayıf olduğuna dikkat çekiyor.

Dahası, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan üçlüsünün; İsrail ile ABD arasındaki o devasa savunma işbirliğinin ulaştığı derinlikle boy ölçüşmesi pek mümkün görünmüyor.

Unutulmamalıdır ki, İsrail'in bölgedeki askeri üstünlüğü, bizzat ABD yasalarının güvencesi altında yatıyor.

Nitekim Tel Aviv yönetimi, Suudi Arabistan'ın F-35 savaş uçaklarını satın almasını engellemek için açıktan lobi faaliyetleri yürütmekten geri durmuyor.

Washington Yakın Doğu Politikası Enstitüsü araştırmacısı ve eski bir Pentagon Körfez uzmanı olan Elizabeth Dent, MEE'ye verdiği demeçte durumu şu sözlerle özetledi:

“İsrailliler; son derece geniş bir savunma sanayisi tabanına, devasa bir istihbarat ağına ve ABD öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine entegre edilmiş, üstelik sahada rüştünü ispatlamış hava ve füze savunma sistemlerine hükmediyor.”

Dent, sözlerini şöyle sürdürdü:

“BAE cephesi ise büyük ölçüde İsrail sistemleriyle uyumlu çalışabilen Amerikan menşeli teçhizatların yanı sıra, bu çarkı döndürecek finansal gücü ve bölgesel nüfuzu elinde tutuyor.”

Tüm bunlara rağmen bazı analistler, sırf Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın aralarındaki anlaşmayı kamuoyunun gözü önünde resmileştirmiş olmasının bile, bu yeni pakta BAE-İsrail ittifakının asla ulaşamayacağı türden bir büyüme potansiyeli ve esneklik sağladığına işaret ediyor.

Mekke Paktı'nın "nihayetinde çok daha güvenilir bir caydırıcılık sunabilecek derin bir stratejik altyapı ile karşılıklı savunmaya dayalı bağlayıcı taahhütler içerdiğinin" altını çizen Dent, değerlendirmesini şu tespitle noktaladı:

"Ancak bu üç ülke askeri ve operasyonel anlamda henüz birbirlerine tam olarak entegre olabilmiş değil; dolayısıyla önlerinde kat etmeleri gereken daha çok uzun bir yol var."


Çeviri: YDH