Amerika ve İsrail’in birkaç günlük çatışma ve kayıpsız zafer hevesiyle başlattıkları macera, bir yıpratma savaşına dönüşüyor.
Amerika ile İsrail rejimlerinin İran’a karşı başlattıkları savaş, Cuma günü birinci haftasını dolduruyor.
Şu an tüm dünya 2026 savunma bütçesi 839 milyar dolar olan Amerika ile İran’ın bölgesel savaşına tanıklık ediyor. İsrail rejimi de 36 milyar dolarlık savunma bütçesiyle kendisi için yapılan bu savaşa liderlik ediyor.
Bölge ülkeleri, zahiren tarafsız gözükse de fiilen müttefiklerinin safında duruyor. Amerika ve İsrail’in safında destek cephesi rolüyle savaşa katılan bu ülkelerin 2026 savunma bütçeleri de şöyle:
Suudiler 80, Emirlikler 23, Katar 12, Kuveyt 8, Bahreyn 1,5 milyar dolar.
İsrail liderliğindeki bu dev koalisyonla savaşı göze alan İran’ın ise 2026 savunma bütçesi 9 milyar dolar.
Bu rakamları ve güç orantısızlığını dikkate alan bir ülkenin kendisine dayatılan şartları reddetmesi kimileri tarafından rasyonel bulunmuyor.
Türk dışişleri bakanı, İran’ı “ev ödevini” yapıp uzlaşmak yerine ulusal bağımsızlığını ve egemenliğini savunmakla suçluyor!
Tarihte orantısız bir savaşı göğüsleyen tek devlet İran değil. Geçmişte örneğin Vietnam gibi ülkeler ulusal bağımsızlıklarını, Saddam gibi liderler ise iktidarını kaybetmemek için Amerika ile orantısız bir savaşı kabul etmişti.
Peki bu tarihsel gerçeklik içinde Amerikan rejiminin İran’la savaşını hangi kader bekliyor: Vietnam Savaşı mı, Irak Savaşı mı?
İran liderliği iktidarını mı ulusal bağımsızlığı mı savunuyor?
Savaşının başlatılma gerekçesi herkes tarafından biliniyor. İran, iki eşit tarafın yer aldığı bir müzakere masasında uranyum zenginleştirmesini azaltarak savaşı önlemeye çalıştı.
Ancak ilişkilerinde iki eşit tarafın varlığını dahi reddeden Amerikan rejimi İran’a hiçbir bağımsız ve egemen devletin kabul edemeyeceği şartlar dayattı. İran’ın bunu reddetmesi ise savaşın gerekçesi oldu.
ABD ve İsrail’e göre İran’la yapılacak bir savaş Vietnam’a değil, Saddam modeline uygun gelişirdi. Çünkü İran’da halk desteğinden yoksun bir diktatör rejim vardı eğer ekonomik ve siyasi yaptırımlar askeri baskıyla desteklenirse rejimin çöküşü kaçınılmaz olurdu. Rejim bu riski göze almamak için ya savaşmadan teslim olacak -ki bu en ideal çözüm- veya bu savaş rejimin çöküşüne neden olacaktı.
ABD ve İsrail rejimleri 28 Şubat’ta kendilerince diktatör saydıkları rejimin temel sütunlarını hedef alarak savaşı başlattı.
Devrim Lideri Ayetullah Hamenei ile üst düzey komuta kademesini hedef aldı. Yani kendi tabirleriyle kafa koparma operasyonu yaptı.
Kafa koptuğuna göre diktatör rejimin ya teslim olması veya kendi halkı tarafından devrilmesi kaçınılmazdı.
Peki İran halkı savaşın başladığı 28 Şubat’tan beri nasıl bir manzara sergiliyor?
İran kentlerinde diktatöründen kurtulmuş ve rejimi değiştirme çabası içinde bir halk yok. Halkının mahrum olduğu sığınaklara saklanmayı reddeden bilge liderinin yasını tutan bir halk var.
Devrim Lideri Ayetullah Hamenei’nin bombalanan evinde şehit olduğunun ilan edildiği günden beri tüm kentlerde milyonlarca İranlı meydanlarda sabahlıyor.
“Mi cengîm, mimîrîm, zillet nemi pezirîm” [Savaşırız, ölürüz, zilleti kabul etmeyiz] sloganları ile onun çizgisine bağlılık bildiriyor ve silahlı kuvvetlerine intikam çağrısı yapıyor.
İran ve değişim talebi
‘İstiklal, azadi, cumhuri-yi İslami’ 1979’daki İslam devriminin sadece sloganı değil temel ilkeleriydi.
Ayetullah Hamenei, bu ilkeleri devrimin ilk yıllarındaki bilinç ve kararlılıkla korumaya çalıştığı için kimileri tarafından alkışlandı, kimileri tarafından eleştirildi.
Onu eleştirenlere göre bu ilkeler yeniden güncellenmeliydi. Küreselleşme çağında mutlak ‘istiklal’ olamazdı. Her ülke birbirine bağımlıydı. Dünya denen şey aslında Batı’dan ibaretti ve konjonktürel gerçeklik ise Amerika ile ilişkilerin normal olmasını dayatıyordu.
Amerika, ülkelerin istiklaline saygı duymuyordu; ama bu sadece İran’la sınırlı değildi. İran da istiklal kavramını diğer ülkeler gibi tanımlayabilirdi.
Azadi [özgürlük] artık 1979’taki anlam içeriği ile sadece siyasal özgürlükleri, otoriterliğin reddini ifade etmekle sınırlı olmamalıydı. Dünyadaki yaşam tarzı trendlerine paralel bireysel özgürlüklerle genişletilmeli yani liberalleşmeliydi. Topluma ideolojik yön ve hedef tayin etmek bireysel özgürlüklere aykırıydı. Toplumsal ve kültürel hayatın da liberalleşmesi gerekiyordu.
‘Cumhuri-yi İslami’, devletin iç ve dış politikasını İslami ilkelerle sınırlamayı gerektiriyordu. Halbuki esas olan devletin çıkarları olmalıydı. Örneğin İran’ı Amerika’nın hedefi haline getiren İsrail karşıtlığı, İran’ın ulusal çıkarları bakımından yanlıştı. İsrail, Şii İran’ın değil, Sünni Arapların sorunuydu.
Filistin meselesine İslami yaklaşımdan kaynaklanan İsrail karşıtlığı, Şii İran’ı sadece Batılı ülkelerin değil; tüm Sünni ülkelerin de hedefi haline getiriyordu. Sünni ülkelerin birçoğu İsrail’le çok güçlü ilişkilere sahipken İran’ın bu yaklaşımının iç işlerine müdahele olarak algılanması doğaldı.
Öte yandan tüm dünyanın süper güç olarak özenle ilişki kurduğu Amerika’yı ‘büyük şeytan’ yahut ‘küresel istikbar’ diye tanımlamak ulusal çıkarlara zarar vermekten başka bir şe yaramıyordu.
Devrimin bu ilkelerini 1979’taki anlam ve ruhuyla korumaya çalışan Ayetullah Hamenei yanlış yapıyor ve İran’ın ‘dünya ile bütünleşmesini’ engelliyordu.
12 gün süren Haziran 2025 savaşına kadar, İran’da bu görüşler reformcularla sınırlı bir görüş olmaktan çıkmış, neredeyse hakim görüş haline gelmişti.
Ayetullah Hamenei’nin “Amerika ile müzakere, ne akıllıcadır, ne faydalıdır ne de onurludur” sözü doların fırlamasına yetiyordu. Çünkü yukarıdaki görüşleri savunan oligarşi hakim olduğu ekonomik araçlarla ona baskı yapmak istiyordu. Nitekim bunu başardılar o da müzakerelerin yeniden başlamasına izin vermek zorunda kaldı.
Haziran’da müzakereler sürerken başlayan ilk savaş Ayetullah Hamenei’ye yöneltilen bu eleştirilerin ne kadar temelsiz olduğu konusunda ilk bilinç kıvılcımını ateşledi.
Bütün bu tezleri savunan mevcut hükümetin Amerika ile müzakere yapması, kendilerinin iddia ettiğinin aksine savaşı önlememişti. ABD’nin artık müzakere değil İran’ı teslim almak istediği ilk kez bu kadar net şekilde ortaya konmuştu.
Ancak kimileri buna da hazırdı; onlara göre ‘teslimiyet’ kavramının anlamı da güncellenmeliydi. Amerika ile ilişkileri olan tüm devletler Amerika’ya teslim mi olmuştu?
28 Şubat’taki savaş, İran halkını Ayetullah Hamenei’nin tezlerinden uzaklaştırmadı; tam tersine bütünleştirdi.
28 Şubat’tan beri, İran’da 1979’daki devrim ruhu hakim olmasını sağlayan Ayetullah Hamenei’nin kanı oldu.
İran halkı; savunma sanayi, nükleer program, nano teknoloji, uzay teknolojisi gibi yaptırımlara rağmen ulaştıkları ve gurur duydukları kazanımları İran’a onun armağan ettiğini zaten biliyordu.
Birçok siyasi figür ve devlet yöneticisi, bu kazanımları İran’ın dış dünyayla normalleşmesinin önünde engel olarak görüyordu.
Eğer onun 40 yılı aşkın ısrarlı ve kararlı çabaları olmasaydı bu kazanımların hiçbiri gerçekleşmeyecekti; çünkü ‘dünyayla ekonomik bütünleşme’ için bunları feda etmeye hazır çok büyük bir kesim vardı.
1979 devriminin liderlerinden Haşimi Rafsancani, bu tezin teorisini yapıyor; caydırıcılık getirecek olan şeyin ordular ve füzeler değil ileri teknoloji olduğunu savunuyordu.
Ayetullah Hamenei ise İran’da çok geniş bir kesimin ‘dünyayla siyasi bütünleşmenin’ önünde bir engel olarak gördüğü Direniş Ekseni’nin aslında bir kazanım olduğunu savunuyordu.
Ayetullah Hamenei, İran’ın her yönüyle liberalleştirilmesini ve Batı’yla uzlaştırılmasını öngören reform anlayışına karşı çıktığı için sadece devrim karşıtları tarafından değil, sistem içindeki geniş bir kesim tarafından da eleştiriliyor ve suçlanıyordu.
‘Rehber-i ferzane’nin kanı devrimin hayat sigortası oldu
Ayetullah Hamenei, şehadeti ile tüm ömrünü vakfettiği 1979 Devrimi ilkelerini adeta sigorta etti.
Açıkça tehdit edildiği ve başlayacağı kesin olan bir savaşı evinde karşıladı. “90 milyon İranlıyı götürebiliyorsanız beni de sığınaklara götürün diyerek” korunaklı yerlere nakledilme teklifini reddetti.
Onun şehadete olan bireysel arzusu herkes tarafından biliniyordu; ancak bir lider olarak halkına karşı sorumlu davranarak güvenli yere gitmeyi kabul etmesi gerekmez miydi?
Ancak kim bilir belki de kanının, çok iyi tanıdığı halkına nasıl bir ruh katacağını biliyordu. Bu açıdan da bireysel şehadet arzusu ile değil liderlik sorumluluğuyla güvenli bir yere gitmedi ve şehadetinin zeminini kendi yarattı.
Ayetullah Hamenei’nin kanı, özellikle de son dönemde kafası karıştırılan İran halkını yeniden 1979 devriminin fabrika ayarlarına geri döndürdü.
Yakın zamana kadar “Ne Gazze, ne Lübnan cânem feda-yı İran” [Ne Gazze ne Lübnan, canım İran’a feda olsun] sloganları atanlar dahi artık onun ne kadar haklı olduğunu dile getiriyor. Suriye düştüğü, Filistin ve Lübnan direnişi zayıfladığı için İsrail’in Tahran’ı bombalayabildiğini söylüyor.
Bu sebeple de onu ülkeyi felakete götüren bir diktatör değil, kimilerinin bugün dahi göremediğini 40 yıl önce gören bir stratejik deha ve bir ‘Rehber-i Ferzane’ [bilge lider] diye anıyor.
Taraflar, hedefler ve zafer
ABD ve İsrail, bu savaşı İran’a diz çöktürmek için başlattı. Hedef İran’ı teslim almaktı. İran’ın teslim alınabilmesi için de rejiminin yıkılması gerekiyor. O halde bu savaş sonunda İran’da eğer rejim devrilir veya mevcut yönetim nükleer programını tamamen durdurmayı, füze menzilini İsrail’i tehdit etmeyecek şekilde kısaltmayı kabul ederse Amerika ve İsrail zafer kazanmış olacak.
İran ise teslim olmayı reddettiği ve kazanımlarını korumak için savaşa girdi. Ancak Ayetullah Hamenei’nin kanı, İran’ın hedefini ileri taşıyarak güncellemesini sağladı.
İran’ın hedefi artık sadece kazanımlarını savunmak değil, saldırganları bir daha kendisini tehdit edemeye cesaret edemez hale getirmek. Dolayısıyla İran eğer, bu savaşın sonunda ABD ve İsrail rejimine karşı yeni bir caydırıcılık denklemi kurmayı başarırsa zafer kazanmış olacak.
Zafere hangi taraf daha yakın
Amerika ve İsrail, rejim değişikliği için kafa koparma saldırısı yaptı. Ancak bu saldırı, İran halkının Ayetullah Hamenei’nin ilke ve hedefleri etrafında kenetlenmesi sonucunu yarattı. Dolayısıyla ABD savaşın bu hedefinde tam anlamıyla başarısız oldu.
Ancak savaşta üstünlük yaratarak mevcut yönetime diz çöktürmek onlar için hala muhtemel. Birinci hafta dolarken Amerika ve İsrail’in savaşta İran’a karşı üstünlük kurduğunu gösteren hiçbir işaret yok. Şiddetli bombardımanlar var, okul, hastane sivil ayrımı gözetmeksizin vahşi saldırılar var; ancak bunlar, İran’ı ateşkes istemeye mecbur edecek zorluklar değil. Savaşın hele de ABD ve İsrail rejimlerinin sabıkası dikkate alındığında zaten beklenen etkileri.
İran tarafına gelince. İran’ın bu savaştaki stratejik hedefi, ABD ve İsrail rejimlerini bir daha böyle bir saldırganlığa cesaret edemez hale getirmek. Peki İran, savaşın birinci haftasında bu hedefin neresinde?
Amerika’yı şimdiye kadar İran karşısında caydırıcı kılan, tüm bölge ülkelerine yayılmış askeri varlığıydı ve altyapısıydı.
İran’ın savaşın henüz birinci haftasında yaptığı operasyonlar, Amerika’nın bölgedeki askeri altyapısını çökmenin eşiğine getirdi. Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde konuşlu olan ve bütün bir bölgenin her bakımından izlenmesine imkan veren radarlar ve dineleme tesisleri ağır hasar aldı.
ABD rejimi, tüm dünyayı tehdit ettiği uçak gemilerini Fars Körfezi’ne sokamıyor; daha da ötesi Hint Okyanusu’nun güneyine çekmek zorunda kalıyor. Amerika bölgedeki kendi üslerini koruyamadığı için askeri varlığını çekiyor.
Fars Körfezi ve Hürmüz Boğazı
İran, Hürmüz Boğazı’nı istediği gemilerin geçişine izin veren istemediğine vermeyen yeni bir geçiş rejimi kurdu. Amerika bunu önleyemiyor; kendisine destek hizmeti veren Arap rejimlerinin ekonomik çıkarlarını koruyamıyor.
Halbuki ilk kez İran-Irak savaşı döneminde Fars Körfezi’de belirleyici olmaya başlayan Amerika, İran’ın kıta sahanlığını 3 mil ile sınırlamıştı. Dün basına açıklamada bulunan bir devrim muhafızı komutanı, “biz uluslararası yasalarla belirlenen 12 mil hakkını yıllar içinde silahlarımızı geliştire geliştire elde edebildik.” dedi.
Uzun bir süredir Körfez’de 12 millik kendi kara sularına ilaveten 12 millik de bir etki alanı oluşturan İran bu savaşta Körfez’in tamamını kendi yönetir hale geldi. Amerikan rejimi de bunu değiştiremiyor.
Mühimmat sorunu ve İsrail’in hava şemsiyesi
Amerika ve İsrail’in birkaç günlük çatışma ve kayıpsız zafer hevesiyle başlattıkları macera, bir yıpratma savaşına dönüşüyor.
Yıpratma savaşı sekiz yıllık savaş tecrübesi olan İran için oyun bahçesi, birkaç haftada net zafer bekleyen ABD ve İsrail rejimleri için ise felaket. İran’ın eski nesil füzelerine karşı koruma sağlayan anti balistik füze stokları eriyor. Onların yerine konması için ise 3 ila 8 yıllık bir zamanı gerektiriyor.
Bölgedeki askeri altyapısı tahrip olan Amerika, İsrail’e İran füzeleri konusunda erken uyarı gönderemeyecek hale geliyor. Öte yandan anti balistik füzelerin tükenmesi, İran’dan atılacak tüm füzelerin engelsiz şekilde İsrail’e yağacağını garanti ediyor.
Savaşın birinci haftasında mevcut tablo, hangi tarafın öngördüğü hedefe yakın olduğunu gösteriyor.