Savaş ve müzakere döngüsü; devrimci akla dönüş zorunluluğu

Zayıflık temelinde şekillenen bir müzakere, yalnızca kalıcı barış getirmekle kalmaz, aynı zamanda düşmanı daha cüretkar ve taleplerini daha küstah hale getirir.

Son yıllarda, İran İslam Cumhuriyeti'nin dış politika ve ulusal güvenlik alanında üzerinde durulmaya değer olgulardan biri, "sahada direniş" ile "yıpratıcı müzakereler" arasında tekrarlayan bir döngünün oluşması olmuştur.

Her seferinde inançlı ve devrimci güçlerin sahada direnişiyle başlayan, ancak kritik dönemeçlerde inisiyatifin güç dengelerini doğru okumayan kesimlere devredilmesiyle kırılgan bir noktaya ulaşan bir döngü bu.

Şu gerçek göz ardı edilemez: Savaş meydanında - gerek askeri alanda gerekse güvenlik alanlarında - asıl "gerçek insanlar", yani milletin evlatları, silahlı kuvvetler ve ülkenin inançlı, devrimci yapısıdır ki, inanca, tecrübeye ve cihat ruhuna dayanarak tehditleri dizginlemiş ve düşmanı geri çekilmeye mecbur bırakmıştır. 

Bu güçlerin parlak karnesi, gerek Kutsal Savunma'da (İran-Irak savaşı) gerekse bölgesel gelişmelerde, bu iddianın açık bir kanıtıdır.

Ancak sorun, sahadaki kazanımların pekiştirilmesinin ardından rotanın "müzakere"ye çevrildiği noktada başlıyor. Bu aşamada, aynı devrimci akıldan ve gerçekçi bakış açısından yararlanmak yerine, meydan, gösterişli üniversite diplomalarına sahip olabilseler de düşmanın doğası ve gerçek güç kuralları konusunda derin bir kavrayıştan yoksun kişilere teslim ediliyor. 

"Saha" ile "diplomasi" arasındaki bu kopukluk, sorunların ve aynı yıpratıcı döngünün yeniden üretilmesinin temelinde yatmaktadır.

Böyle bir durumun sonucu, düşmanın zihninde tehlikeli bir algının oluşmasıdır: İran'a baskı, tehdit ve müzakere sürecini uzatarak daha fazla taviz verilebileceği düşüncesi. 

"İran'ı sonsuza dek bitirmek" gibi fikirlerin ortaya atılması, düşmanın gerçek gücünden değil, bazı müzakerelerdeki zayıflıktan kaynaklanan bu yanlış anlama ve açgözlülüğün ürünüdür.

Gerçek şu ki, düşman, karşısında kararlılık, bütünlük ve istikrarla karşılaştığında tehdit dilini bir kenara bırakır. 

Deneyim göstermiştir ki, ülke ne zaman liderliğin rehberliğinde ve iç kaynaklara dayanarak aktif direniş yolunu izlese, yalnızca tehditler azalmakla kalmamış, karşı taraf geri çekilmek ve sahadaki gerçekleri kabul etmek zorunda kalmıştır.

Bu nedenle, bu tekrarlayan döngüden çıkış yolu, geri çekilmek ve düşmanın vaatlerine güvenmekte değil, "saha ile diplomasi arasındaki bütünleşme"dedir.

Diplomasi, ancak sahadaki gücün bir uzantısı ve ulusal gücün bir tercümanı olduğunda başarılı olabilir, onun yerine geçen bir şey olduğunda değil. 

Zayıflık temelinde şekillenen bir müzakere, yalnızca kalıcı barış getirmekle kalmaz, aynı zamanda düşmanı daha cüretkar ve taleplerini daha küstah hale getirir.

Bu noktada, devrimci halkın rolü de belirleyicidir. Halkın bilinçli ve talepleri takip eden varlığı, karar alma süreçlerinin sapmasını engelleyebilir ve yetkilileri devrim ilkelerine bağlı kalmaya zorlayabilir. 

Sistemin sosyal sermayesi, zorlukların aşılmasında en büyük destektir ve ondan uzaklaşmanın her türlüsü ağır maliyetler doğuracaktır.

Nihayetinde, bugünkü mücadelenin yalnızca askeri veya siyasi bir karşılaşma olmadığı, aksine iki söylemin karşı karşıya geldiği kabul edilmelidir: Direniş ve bağımsızlık söylemi karşısında uzlaşma ve bağımlılık söylemi. 

Bu alanda zafer, birliğin korunmasını, ulusal özgüvenin güçlendirilmesini ve liderliğin yol göstericiliğine uymayı gerektirir; bugüne kadar ülkeyi zorlu geçitlerden defalarca geçirmiş ve İran milletinin önünde aydınlık bir gelecek sunmuş olan bir yol bu.



Makaleler

Güncel