MAKALELER    Alptekin DURSUNOĞLU
ARAP DÜNYASI | SURİYE | FİLİSTİN | IRAK | İRAN | İSRAİL | LÜBNAN | ASYA | RUSYA | KÜRDİSTAN | ANALİZLER | KİMDİR? | RÖPORTAJ |
09/06/2008 - 22:38 tarihinde eklendi
“Yeni Ortadoğu” ve İran-ABD soğuk savaşı
Alptekin DURSUNOĞLU
ABD hava Kuvvetlerine bağlı Rand Coorparation adlı düşünce kuruluşunun uzmanlarından Graham Fuller, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler’e uygulanan rimland stratejisine göndermede bulunarak, yeni süreçte İran’ın “heartland” olarak tanımlandığını söylüyordu.

Dünya, Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1990’lı yılların başlarında dönemin ABD Başkanı George Bush’un dile getirdiği “Yeni Dünya Düzeni” kavramıyla tanıştı. Bu, 45 yıllık Soğuk Savaş dönemi boyunca yürürlükte olan iki kutuplu dünya sisteminin, savaşın galibi Amerika lehine tadil edileceğine işaret ediyordu.

 

1. Dünya Savaşı galiplerinin belirlediği dünya sistemi Milletler Cemiyeti’ni, 2. Dünya Savaşı’nın galiplerinin belirlediği dünya sistemi de Birleşmiş Milletleri doğurmuş; nihayet Varşova Paktı ve NATO çerçevesinde iki kutuplu bir dünya yaratmış olan Soğuk Savaş, 1990’lı yılların başında NATO lehine sona ermişti.  

 

ABD açısından 2. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş dönemindeki ittifak ilişkileri, 1990’lı yılların başlarından itibaren ciddi şekilde başkalaşıyordu ve önceki ittifak ilişkilerinin yeni konjonktürle ortaya çıkan değişkenlere göre yeniden anlamlandırılması gerekiyordu. Binaenaleyh Varşova Paktı’nın dağılmasının NATO’yu anlamsızlaştırmaması da Atlantik ötesi ilişkilerin Soğuk Savaş sonrası dönemin değişkenlerine göre anlamlandırılmasına bağlıydı.

 

Öte yandan bir önceki dünya sisteminin güç ilişkileri çerçevesinde yapılandırılan Birleşmiş Milletler gibi uluslar arası kurumların ve NPT benzeri uluslar arası konvansiyonların da yine aynı şekilde yeni dönemin değişkenleri çerçevesinde tadil edilmesi gerekiyordu.

 

1990-2000 yılları, “Sovyet tehdidi”ne karşı geliştirilen Rimland stratejisinin ürünü olan NATO’nun, “savunma” doktrininin yeni süreçle ortaya çıkan “tehditlere” uyarlanmasıyla ve buna ilişkin kuramsal çerçevenin belirlenmesiyle geçti.

 

Binaenaleyh, Soğuk Savaş sonrasında varlık anlamı tartışmaya açılan NATO; “uluslar arası terörizm”, “kökten dincilik” ve “etnik bölgesel çatışmalar” şeklindeki değişkenler çerçevesinde yeniden anlamlandırılmış oluyordu.

 

Fakat 2001 yılında tamamlanan ve 21. yüzyılın ilk çeyreği için Amerikan güvenlik stratejisini ortaya koyan rapor[1], Rusya ve Çin gibi geleneksel düşmanların yanı sıra AB gibi önceki dönemin stratejik müttefiklerini dahi bir “rakip” ve “tehdit” olarak tanımlıyordu. Nitekim 2001’de ABD’de iktidar olan Yeni Muhafazakar seçkinler, ABD’nin Atlantik ötesi ilişkilerinden Ortadoğu’yla olan ilişkilerine, Birleşmiş Milletlerin yapısından uluslar arası konvansiyonlara varıncaya kadar dünya sistemiyle ilgili her alanda son derece radikal tezler geliştiriyordu.

 

Bu sebeple, 11 Eylül 2001 sonrası başlayan süreç, dünya sisteminin ABD’deki Yeni Muhafazakar doktrin çerçevesinde düzenlenmesi için atılan fiili adımlar olarak okundu.   

 

Eski CIA Başkanı James Wolsey’nin “4. Dünya Savaşı” olarak tanımladığı bu sürecin Afganistan’la başlatılması, 11 Eylül saldırılarının faillerinin bu ülkede bulunmasıyla, Irak’la sürdürülmesi ise dünyadaki enerji piyasasının kontrol altına alınması hedefiyle açıklandı.

 

Bu açıklama sebebiyle olsa gerek ki, ABD’nin Afganistan operasyonuna “uluslar arası terörle mücadele” çerçevesinde destek veren dünya, Irak işgali karşısında “tozpembe”den “kızıl”a kadar değişen renk tonlarında kırmızı alarm vererek tepki gösterdi.

 

İsrail ve İngiltere gibi gerçek stratejik müttefikler, ABD’nin yeni dünya sisteminde tayin edici baş aktör olma hedefiyle -dahi olsa- attığı Irak adımını hararetle destekleyerek yelpazenin tozpembe tarafını oluştururken, bu gelişmeyi yakın ve açık saldırı olarak gören başta İran ve müttefikleri Suriye, Hizbullah, Hamas, en kızılından kırmızı alarm durumuna geçti. ABD’nin Soğuk Savaş dönemindeki Avrupalı ortakları ile Ortadoğu’daki müttefikleri de konumlarına ve yeni sistemden kendilerine yönelecek tehdit algılarına göre “turuncunun” değişik tonlarında alarma geçtiler.

 

ABD hava Kuvvetlerine bağlı Rand Coorparation adlı düşünce kuruluşunun uzmanlarından Graham Fuller, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler’e uygulanan rimland stratejisine göndermede bulunarak, yeni süreçte İran’ın “heartland” olarak tanımlandığını söylüyordu.

 

Afganistan operasyonu ile İran’ın doğudan, Irak işgaliyle ile de güneyden askeri olarak kuşatılması, Refik Hariri cinayeti sonrasında çıkarılan 1559 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı ile de İran’ın Suriye, Lübnan ve Filistin’e uzanan stratejik derinliğinin yok edilmeye çalışılması Fuller’in tezini doğrulayan gelişmeler oldu.

 

Bütün bu gelişmeler, 1990’lı yıllar boyunca gerginlikleri azaltma politikası izleyerek bölgedeki Arap devletlerini ABD’nin Körfez’deki askeri varlığına son verilmesine ikna etmeye çalışan İran açısından stratejik bir felaket anlamına geliyordu.

 

İran’ın yeni süreçteki stratejisi

İran’ın 2001’den bu yana izlediği strateji göz önünde bulundurulduğunda ABD’nin kendisine yönelik geliştirdiği “rimland stratejisi”ne askeri ve diplomatik seçeneklerle değil, siyasi, kültürel ve ideolojik seçeneklerle karşı koyduğu söylenebilir.

 

Irak işgalini ne askeri ne de diplomatik seçeneklerle durdurmaya güç yetirmesi mümkün olmayan İran’ın, Suriye ordusunun Lübnan’dan çıkarılmasını ve Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını öngören 1559 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararını engelleyecek bir uluslar arası diplomatik nüfuzu da bulunmuyordu. Buna karşın İran’ın Irak’ta başlatılan siyasi süreci, ABD çıkarları aleyhine yönlendirebilecek dini, siyasi ve kültürel nüfuzu, Lübnan’da ise 1559 sayılı kararı işlevsizleştirebilecek dini ve ideolojik müttefikleri bulunuyordu.

 

Binaenaleyh İran, Irak’ta işgalcilere karşı başvurulan askeri seçeneklerden duyduğu memnuniyeti gizlememekle birlikte, bu ülkede geliştirilmeye çalışılan siyasi sürecin yanında yer alan ve bunu ABD aleyhine manipüle etmeye çalışan bir strateji izledi.

 

İran’ın Irak halkıyla olan tarihsel, kültürel ve dini bağların yarattığı zeminde, Saddam rejimine muhalif Iraklı gruplarla olan yakın ilişkisi, ABD’nin Irak’ta kurmak istediği siyasi yapının oluşumunu engellerken, Irak’ın kaderinin belirlenmesinde Tahran’ı en güçlü aktörlerden biri haline getirmiş oldu.

 

Binaenaleyh ABD’nin çevreden kuşatmaya çalıştığı İran’la 2006 yılından sonra Irak konusunda masaya oturmak zorunda kalması, ABD’nin Irak’ta istediği türden bir siyasi yapı oluşturamadığını ve Tahran’ın bu ülkedeki nüfuzuna teslim olduğunu gösteren bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

 

Elbette bu durum, Irak’ta her şeyin güllük gülistanlık olduğu, Irak’taki tek belirleyici gücün Bağdat’taki siyasi yapı ya da İran olduğu ve ABD’nin bölgeyle ilgili tüm seçeneklerini tükettiği anlamına gelmemektedir. ABD, işgalci olarak bulunduğu Irak’ta halen en önemli karar verici aktör durumundadır ve işgalle ortaya koyduğu hedeflerin önemli bir kısmından hala vazgeçmiş değildir.  

 

Bununla birlikte, ABD 2003’te Irak’ı tek taraflı olarak işgal etmiş ve burada kimseyi ortak etmek istemediği tek taraflı bir siyasi yapı kurmaya çalışmış olsa da gelinen noktada başta İran olmak üzere Irak’a komşu ülkeleri ve BM’yi aracı kılarak burada saplandığı bataktan kurtulmanın yollarını arar hale gelmiştir.

 

İran açısından bakıldığında da benzer bir bilanço söz konusudur. Tahran’ın, Irak’taki tüm nüfuzuna ve siyasi yapıyı etkileyici bir aktör olmasına rağmen; ABD, Irak’taki etnik ve mezhebi çelişkileri, dolayısıyla da bu ülkedeki güvenlik durumunu mevcut siyasi yapıyı tehdit edebilecek şekilde etkileyebilen bölgesel müttefiklere sahiptir.  

 

Irak’taki çok uluslu güce hukuki dayanak olan BM kararının 31 Aralık 2008’de bir daha uzatılmayacak olmasına rağmen ABD ile Irak hükümeti arasında önümüzdeki yaz sonlarında uzun vadeli bir stratejik işbirliği anlaşmasının imzalanacak olması, Sadr grubuyla ve Fazilet Partisi’nin Birleşik Irak İttifakı’ndan ayrılması, Sadr grubunun bir güvenlik sorunu olarak ortaya çıkması ve hükümeti oluşturan Şii koalisyonla düşman hale gelmesi, İran’ın ABD karşısındaki konumunu zayıflatan gelişmeler olarak sıralanabilir.

 

Suriye, Lübnan ve Filistin cephesinde İran ABD hesaplaşması

Saddam Hüseyin’in Baas rejimi ile Hafız Esed’in Baas rejiminin düşman kardeşler niteliğinin İran Irak savaşından beri Şam’ı Tahran’a yaklaştırdığı biliniyor. Her iki ülkenin Filistin, Lübnan ve İsrail konularında ve Batı ile ilişkilerinde diğer bölge devletlerinden farklı politikalara sahip olması, Tahran ve Şam ilişkilerinin stratejik ortaklık konumuna yükselmesinde etkili oldu.

 

Tahran ve Şam, ilişkilerini stratejik ortaklığa yükselten konulardaki tutumlarından dolayı sadece ABD tarafından değil, bölgedeki Arap devletleri tarafından da tehdit olarak görülüyor ve bu durum, Lübnan’da Hizbullah ve Sinyora hükümeti, Filistin’de de Hamas ve el-Fetih çelişkileri bağlamında kendini gösteriyor.

 

Hizbullah’ın Hamas’tan -hem coğrafi hem de siyasi şartlar gereği- farklı olarak bölgedeki Arap rejimlerinden bağımsız hareket edebilmesi, İran-Suriye ekseninin Filistin’e kıyasla Lübnan’da ABD-Arap eksenine karşı daha güçlü adımlar atabilmesine sebep oluyor.

 

Arap rejimlerinin Filistin meselesi konusundaki tezinin Oslo sürecinde mağlup olması, Hamas’ın seçim zaferiyle İran’ın tezinin Filistin’de iktidar olmasını sağladı. Çünkü Arap tezi, İsrail’in varlığını kabul eden 1967 topraklarında kurulacak “bağımsız” bir Filistin devleti karşılığında İsrail’e güvenlik vaat eden bir tezken, İran tezi İsrail’in varlığını kabul etmeyen ve 1948 veya 1967 toprakları ayrımı yapmayan bir tezdir ve Hamas iktidarı, Filistinliler nezdinde Arap tezinin kabul görmediğini ortaya koymuştur.

 

İsrail’in varlığının kabulünü ve müzakerelerle bir sonuca ulaşılacağını öngören Arap teziyle bu varlığı meşru görmeyen ve çözümü direnişte gören tezin savaşı, Filistin için olduğu gibi Lübnan için de söz konusudur. Binaenaleyh, 2000 yılında güney Lübnan’ı işgalden kurtaran ve 2006 Temmuz Savaşında da İsrail’i mağlup eden Hizbullah, direniş tezinin en bölgedeki güçlü aktörü olarak Filistin’i de direniş yönünde cesaretlendirmektedir.

 

Hamas zaferinin el-Fetih darbesi, uluslar arası kuşatma, -Mekke Anlaşması örneğinde olduğu gibi- Arap saptırmaları ve İsrail ablukasına karşı direnişi de Hizbullah’ın adeta İsrail’e karşı askeri zafer kazandığı için cezalandırılmaya çalışılması da yukarıda söz konusu edilen tezler savaşının sonuçları olarak dikkat çekmektedir.

 

Hamas’a darbe yapmaya çalışanlar Gazze’den tasfiye edilmiş, Hizbullah’ın silahını yasadışı ilan etmeye çalışanların ise kendileri yasadışı duruma düşmüş olsa da Suriye, nükleer tesis sopası ve Golan havucuyla İran ekseninden Türkiye eksenine çekilmeye çalışılıyor.

 

Sonuç olarak yeni dünya sistemini oluşturmak için kurulmak istenen “Yeni Ortadoğu”da İran-ABD Soğuk Savaşı bütün hızıyla sürüyor ve her iki tarafın da nitelikleri farklı olmakla birlikte birçok seçeneğe sahip olduğu görülüyor.

 

Kaynak: Umran dergisi

 


[1] "New World Coming: American Security in the 21st Century"

Paylaşım
Facebook da Paylaş
Yorum Yaz Yorum
Yorumlar
YÜKSEL COŞKUN tarafından 10-06-2008 15:52:36 Tarihinde yazıldı.
İRAN İŞGALLERİN NERESİNDEDİR?
Sayın Dursunoğlu oldukça geniş ve dolaylı anlamtımları ile 2001 yılı ile başlayan ABD saldırganlığını ele almış. Bu dönemde ABD ilk saldırısını bilindiği gibi Afganistana yaptı. Mart 2002'de. O dönemde Afganistanda Taliban adı verilen bir grup iktidardaydı. Pek çok yanlış işleri ve tutumları vardı. Usame bin Laden ve El-Kaideyede ev sahipliği yapmaktaydı. New York'ta ikiz kulelere yapılan sldırılardan ABD El-Kaideyi sorumlu ilan etti ve kendisine teslim edilmesini istedi. Taliban iktidarı bunu reddetti. ABd Afganistana saldırdı. O günden beri de saldırıları katliamları devam etmektedir. Hatırlanaldır ki Taliban, Şiilere ve İran'a da son derece muhalif bir siyasi anlayışı savunmuştur. ABD saldırısından önce İran ve Afganistan zaten savaşın eşiğine de gelmişlerdi. ABD Afganistan'a saldırarak Taliban iktidarını devirdi. Böylece İranı doğudaki bir düşmanından kurtarmış oldu. Afganistan işgali konusunda İranın siyaseti hakkında Sayın Dursunoğlu tek kelime etmemiş. Niçin? Komşu bir ülkenin Düşman ABD tarafından işgalini İran niçin görmezlikten gelmiştir? Bu konuda tepkisi neler olmuştur? Gerçekten işgale karşı çıkmış mıdır? Talibanın devrilmesinden mutlu olmamış mıdır? İran'ın batıdaki en önemli düşmanı Saddam iktidarı idi. 2001'den itibaren ABD öncülüğünde ve himayesinde, Türkiye, İngiltere, ABd gibi yerlerde, Saddam muhalifi gruplarla, Saddamın nasıl devrileceği ve Saddam sonrası iktidarın bu gruplar arasında nasıl paylaşılacağı toplantıları yapıldı. Kararlar alındı. Bu toplantılara 30 yıldır İran'da üstlenmiş olan Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi/Meclisi gibi muhalif gruplar da vardı. Bunlar aynı zamanda İran Hükümeti ile çok iyi ilişkiler içindeydiler. ABd himayesindeki bu toplantılara adı geçen grupların katılmaları konusunda İran'ın bir muhalefetni duyan olmuş mudur? ABd himayesindeki bu toplantılara katıldılar diye bu gruplara karşı İranın bir yaptırımını duyan olmuş mudur? Bu gruplar nasıl oluyorda hem İranla hemde onun düşmanı sayılan ABd ile böyle iyi ilişkiler içinde olabilmiştir? Sayın Dursunoğlu, İranın, ABD'nin Irakı işgal etmesini engelleyecek gücü yoktu .. diyor. Bu açıklamanın yarısı doğru olabilir. İran'da kimse böyle bir güç aramıyor ama İran gerçekten Irak işgaline karşı olmuş mudur? Bu karşılığını gösteren bir tek eylemi var mıdır? Aksine İranla çok iyi ilişkileri olan Irak İslam devrimi Yüksek Konseyi (Nasıl bir İslam devrimi yüksek konseyi ise, her halde biraz ABd eğilimli ve işbirlikçiisi) aynı zamanda ABd ile de çok iyi ilişkiler içinde olmuştur? Irak'ın işgaline bir tek itirazları da olmamıştır. ABD ile işbirliği yaparak iktidarı devr almışlardır. Irak'ta ABD ve İran iktidarı örtülü bir şekilde paylaşmışlardır. Ancak Sayın Durunoğlu bu durumu İran'ın Irak halkı ile tarihi dini ve kültürel ilişkileri ile açıklamyı tercih etmektedir. Bu iyi ilişkilerin sonunda ne oldu? İran Saddam gibi bir düşmandan kurtarıldı. Hemde İran yanlılığından kuşku duyulamayacak bir grubun elinde ipte sallandırarak. ABd tarafından bir çeşit ödül verilmiş oldu b gruplara. İran şimdi hemde doğudaki düşmanı Talibandan hemde batıdaki düşmanı Saddamden ABd marifetiyle kurtulmuştur. İran'a karşı uygulanan Rimland stratejisi bu mudur? eğer bu ise, rimland stratejisine muhatap olmak bütün dostların başına. ABD'nin bütün bunları yaparken, İranın güçleneceğini farketmeden, anlamadan sehven yapmış olabileceğini düşünmek inandırıcı değildir. En azından ABD İran'ın güçlenmesini önemli saymamıştır. Bu durumunda bir açıklamasının olması gerekmez mi? 2001 yılı şartlarına bağlı olarak ABD'lilerin İranı güçlendirdikleri, Arap ve Afgan alemini cezalandırdıkları açıktır. Sayın Dursunoğlu, Suriyenin Lübnandan çıkarılmasını öngören BM kararını engelleyecek diblomatik nüfuza İran sahip değildir diye zımnen bu duruma ah vah etmek yerine, Suriye'de bir katiller sürüsünü ABD'nin (dolayısı ile İsrailin) son anda devirmekten niçin vaz geçtiği üzerinde dursaydı belki daha isabetli olurdu? Suriyedeki küçük çaplı dikatnın devamı konusunda da İran ve ABD'nin dolaylı ve zımni bir ittifakı ortaya çıkmıştır. Suriye Halkının sırtında boza pişirilmesine devam edilmektedir. Acaba İranın Suriye halkı ile tıpkı Irak halkı ile olduğu gibi tarihi ve kültürel bağları henüz oluşmamış mıdır ki İran, Suriye halkı yerine onun katillerini tercih etmeye devam etmektedir. Rimland stratejisinin ABD yardımı ile İranı çok kazançlı çıkardığı görülmektedir. Sayın Dursunoğlu hiç olmazsa bütün bunların ABD'ye rağmen olduğunu söylemeyiniz. Bizleri bu kadar saf yerine koymayınız lütfen. Sağlık ve başarı dileklerimle birlikte selam ve saygılarımla...
Orhan Varol tarafından 11-06-2008 03:02:15 Tarihinde yazıldı.
İran neden önemlidir? Neden rimland stratejisi yanlış bir tespittir?
sayın coşkun'un ABD'nin Afganistan ve Irak işgallerinin rimland stratejisi ile ilgisi olmadığı tespitine katılıyorum. tabi kendisi yazarı çok sert eleştirmiştir ama ben tespite biraz daha akademik yaklaşılması kanısındayım. rimland stratejisi ABD'nin dış politikasının temelini oluşturuyordu ve bu temel SSCB'nin durdurulmasını mümkünse dağılmasını amaçlıyordu. Bu bağlamda ABD'nin İran'ı durdurma amacı açık bir şekilde ortada olsa da bu amacı dış politikasının biricik hedefi haline getirdiğini söylemek yanıltıcı olur. çünkü ABD şu anda İran'ı engellemeye çalışıyorsa Ortadoğu'da nüfuzunu korumayı amaçlıyor, nüfuzunu bu bölgede korumayı amaçlıyorsa enerji akışını kendi kontrolü altında tutmak istiyor, bu kontrolü istiyorsa ileride oluşabilecek çok kutuplu dünya düzeninde Çin ve Rusya'ya karşı avantajlı konum oluşturmaya çalışıyor demektir. yani İran hikayenin başlangıcıdır, finali değil. Rimland stratejisi ise hikayenin finali(sscb'nin dağılması) için uygulanmıştır, İran için birkaç gömlek büyüktür. gene bu bağlamda afganistan işgali belli ki ortadoğu dengeleri düşünülerek yapılmamıştır. yapılsaydı İran'a yaramazdı. bunun nedeni değerlendirmenin daha çok Asya temelli yapıldığıdır. zira müstakbel süper güçler bu bölgededir. son olarak eklemek istediğim husus, dış politika konuşuyorsak "bir de islamcı olcaklar... nasıl islamcılık bu, ABD ile işbirliği içindeler... katiller" tarzı değerlendirmeler yapmak gereksiz. son tahlilde aktörler reelpolitik zeminde yer alıyor. acaba ABD ile hiç işbirliği yapmamış islamcı bir hareket şu anda var mıdır? saygılarımla...
Tamer Özdemir tarafından 11-06-2008 20:22:43 Tarihinde yazıldı.
İslamcılarda analiz yok sadece slogan var
Orhan Bey'in son tespiti aslında bir gerçeği ortaya koyuyor. İslamcıların dış politika konusunda slogandan başka söyleyebilecekleri bir şey yok. Bu yüzden Yüksel Beyin eleştirilerinin ciddiye alınacak bir tarafı bulunmuyor. Orhan Beyin, rimland stratejisinin İran için birkaç gömlek büyük olduğu, İranın final değil başlangıç olduğu şeklindeki analizi ise ABD'nin 11 Eylülden sonra ortadoğuda giriştiği askeri hareketliliği İran'a yönelik rimland stratejisi olarak ortaya koyan Fuller'in tespitini büsbütün geçersiz kılmıyor. Büyük strateji, enerji kontrolünü ele alarak Rusya, Çin ve AB'ye karşı üstünlük elde etmek olsa da İran'ı çevreleme stratejisi (rimland) bunun ön adımı olarak görülebilir. Ama Irak'ta ve Afganistan'da bugün görülen manzara ABD'nin İran'ı çevreden kuşatayım derken batağa saplandığını gösteriyor. Bu aşamaya ise ne İran'ın müslümanlığı sayesinde ne de ABD'nin kafirliği sayesinde gelinmedi. Sorun, gerçekçi bir jeostrateji yönetimidir ve görünen o ki Beyaz Sarayın Neoconları, bu konuda Mollalar kadar gerçekçi bir jeostrateji yönetimi sergileyememiştir. Yani idealizm, bir kez daha realizme mağlup olmuştur.
YÜKSEL COŞKUN tarafından 12-06-2008 17:13:10 Tarihinde yazıldı.
İSLAMCILARIN SÖYLEMİ SLOGANA İNDİRGENEMEZ
Sayın Orhan Varol'un akademik katkısına teşekkürler. Ancak içinde bulunduğumuz bölgede olup bitenlerin yalnızca ekonomik mülahazalarla açıklanmasının yetersiz ve eksik olacağını kendilerinin de takdir edeceğini umarım. Elbette olup bitenlerin ekonomik bir maliyeti olduğu gibi geleceğe dönük ekonomik beklentiler içermesi de kaçınılmazdır. Bu işin yalnızca bir tarafıdır. Tamamı değildir. Tıpkı ekonomik maliyeti ve sonuçları gibi yapılanların birde siyasal sonuçları da vardır. işin bu tarafını da göz ardı edemeyiz. ABD'nin uzun vadede ÇİN ile hatta Rusya ile rekabetinin kaçınılmaz olduğu görüşleri geleceğe dönük iddialardır. Külliyen yanlış değildir elbette. Ama şunu da hatırlamak gerekir ki, ABD'nin en çok ticari ayrıcalık tanıdığı ülkeler arasında Çin de vardır. Şimdi ABD'nin Çin ile ilgili politikaları yalnızca rekabetle ele alınırsa, Çin'e tanınan ticari ayrıcalıkların bir açıklaması da zora girecektir. Altına not yazdığımız yazının başlığını dikkate aldığımızda da olay yalnızca ekonomik mülahazalarla sınırlı değildir. ABD ve İran'ın Soğuk Savaşından söz edilmektedir. Dolayısı ile konunun Rusya-ABD ve Çin arasında gelecekteki bir takım sanal rekabetlerle açıklanmasından önce işin İran ve ABd arasındaki münasebetlerle ele alınması ön plana çıkmaktadır. Madem olup bitenlerle İran Hearland ülke durumuna gelmiştir ve rimland stratejisine muhatap olmaktadır. O halde olup bitenlerin bu eksende ele alınması daha öncelikli bir konu durumuna gelmektedir. Bunun açıklanması çok sert bir eleştiri bir eleştiri olur mu? Genel olarak dış ilişkilerin falanca ülkeyle kıyamete kadar dost kalarak veya düşman kalınarak sürdürülmesi hayatın gerçekleriyle bağdaşmamaktadır. Bu durumu göz ardı eden İslamcılar var mıdır? Mümkündür böyle örnekler de bulunabilir. Ama bu her görüş ve akım içinde de bulunabilecek örneklerden değil midir? İslamcılar dış politika konusunda slogandan başka bir şey söylemezler diye olayı kestirip atan sayın Tamer Özdemir'in bu tutumu ne ölçüde isabetlidir? Yazdığım notu ciddye alıp almamak kendi sorunu gibi görünmektedir. Yazdıklarımın içeriğini baştan sona dikkate almadan bu nezaketten uzak değerlendirmeyi yapmaktadır. ABD'nin 2001'den sonra yaptığı askeri işgal ve saldırılarla İran gerçekten Heartland olduysa bunu Mollaların Beyazsaraydaki Noconlara karşı daha gerçekçi olan jeostratejileriyle açıklamak gerçekten yeterli olur mu? Noconların takıntılı ideolojileri olduğu zaman zaman da bunun ABD için yol açtığı olumsuz sonuçlar vardır. Ancak her şey bundan ibaret değildir. Keza Mollalarında bilinen ideolojik takıntılarının altında pekala esnek ve pragmatik tarafları da vardır. Zaman zaman takıntıları ve pragmatizm arasında saat sarkacı gibi gidip gelmektedirler. Ama gerçekten İran ve ABD arasında bu bölgede adı geçen ülkelerin ön ayak olduğu iki ayrı kutup varsa ve bu iki kutup arasında da iddia edildiği gibi bir soğuk savaş varsa bu savaşın nasıl olupta hep İran'ı kazançlı çıkardığının da makul bir açıklaması olmalıdır. Fuller etiketli açıklamalar yeterli değildir. Enerji kaynaklarına sahip olmak veya denetim altında tutmak yanaında 200 milyonluk Arap aleminin de iç sorunlarla felç edilmesi bu gün ve yakın gelecekte İsrail için potansiyel askeri bir tehdit olmaktan çıkarılması isteği de önemli olmalıdır, Irak'ın başında kıyametlerin koparılmasında. Olayı sadece Noconların gerçekdışı ideolojik takıntıları ve Mollalarında gerçekçi jeostratejileri ile ele almak yeterli olmamaktadır Sayın Özdemir. Ancak her şeye rağmen olup bitenler İran için son değildir. Belki başlangıçtır. Unutmamak gerekir ki, İran her şeye rağmen az sayıdaki imparatorluklardandır. Sahip olduğu 1.600.000 km2'lik alanına karşılık dayandığı Fars nüfusu ise ülke nüfusunun ancak % 50 si kadardır. Çok sayıda etnik farklılığı ve potansiyel tehlikeleri de bünyesinde taşımaktadır. İmparatorluklarında ilanihaye payidar olmaları görülmüş şeylerden değildir. Beyazsaraydaki Neoconların yaptıkları/yapacaklrı jeostratejik haltlarda (eğer gerçekten öyleyse) yeterli olmayabilir. Beyaz sarayın çirkin ve akıl dışı hesaplarının yanında elbette Allah'ında bu bölge için bir hesabı/planı vardır. Son cümleyi de Sayın Özdemir'i doğrulamak için yazmış olayım ki İslamcıların büsbütün sloganlarını da unuttuklarını veya unutabileceklerini düşünmesinler. İslamcıların söyledikleri hayatın gerçeklerinden kopuk değildir. İlahi iradeyi hiç hesaba katmayan görüş ve açıklamalarda hayatı bütünüyle açıklayamazlar Sayın Özdemir. En azından biz İslamcılar için. Sizinle ilgili bir aidiyet bilmediğim için bu konu da şimdilik bir şey yazamıyorum. Okuyanlara nezaket gösterip ilgilenenlere selam ve saygılarımla...
Tamer Özdemir tarafından 12-06-2008 23:34:34 Tarihinde yazıldı.
Niyetim nezaketsizlik değildi
Yüksel bey ilk yorumunda “İran ve ABD'nin dolaylı ve zımni bir ittifakı ortaya çıkmıştır” diyor ve İran’ı ABD ve Afganistan işgallerinde suç ortağı olmakla suçluyor. Çağ dışı bir molla rejimi olsa da İran’ın ABD’nin Irak ve Afganistan işgalinden kendisine yönelen tehdidi bir fırsata dönüştürdüğü görülüyor. Yüksel beyin İran’ı işgallerin suç ortağı olarak nitelemesi “ABD kötü ama İran da onu aratmıyor” demeye gelen bir slogandan ibarettir. Bu temelde çağ dışı bir rejim olmasına rağmen Emperyalist ABD’nin kendisine yönelik tehdidini fırsata dönüştürmek suç ortaklığı değil başarılı bir jeostrateji yönetimidir. Niyetim Yüksel beye nezaketsizlik etmek değildi, son çözümlemede tüm ezilen kesimlere, dinlere, mezheplere vs. özgürlük getirebilecek olan tek mücadele halkların sosyalizm doğrultusundaki anti emperyalist demokratik mücadelesidir. İslamcılar ise her meseleyi ilahi iradeye havale ettikleri için slogandan kurtulamamaktadır.
Diğer İlgili Başlıklar
[ Tümü ]
İdlib için ‘yeni bir sayfa’ mümkün 11/07/2019 - 03:21 tarihinde eklendi
İsrail, Trump yönetiminden ne kadar korksa yeridir! 22/05/2019 - 03:10 tarihinde eklendi
Tahran ve Şam’dan Amerika’ya uyarı, Rusya’ya ayar 02/03/2019 - 01:40 tarihinde eklendi
Adana mutabakatı, Türkiye’nin 'berat belgesi' 29/01/2019 - 09:22 tarihinde eklendi
Sahi kim Kürt düşmanı? 26/12/2018 - 15:41 tarihinde eklendi
Suudi makamında Yemen ağıtları 17/12/2018 - 03:36 tarihinde eklendi
Yemen savaşı biter mi? 25/11/2018 - 21:26 tarihinde eklendi
‘Şii İran Hilali’ne karşı ‘Sünni Siyon Yıldızı’ 04/11/2018 - 14:06 tarihinde eklendi
Bir acayip zirve 29/10/2018 - 16:26 tarihinde eklendi
Netanyahu’yu kim işletti? 30/09/2018 - 01:47 tarihinde eklendi
Soçi anlaşması, Fırat’ın doğusu ve Türkiye’nin İdlib rolü 23/09/2018 - 01:25 tarihinde eklendi
Suriye’ye müdahale ihtirasının acı meyvesi İdlib 15/09/2018 - 15:42 tarihinde eklendi
İran Rusya ortaklığında neler oluyor? 02/06/2018 - 03:54 tarihinde eklendi
Sadr’ın ‘zaferi’ Irak’ın belirsizliği 20/05/2018 - 02:23 tarihinde eklendi
Mağluplar cephesinin savaş tehdidi 03/05/2018 - 03:26 tarihinde eklendi
‘Doğu Guta’dan ‘Doğu Fırat’a Suriye’nin toprak bütünlüğü 26/02/2018 - 14:02 tarihinde eklendi
İsrail’in ‘panik atak’ sorunu 12/02/2018 - 03:44 tarihinde eklendi
Meğer İran halkı ne istiyormuş? 04/02/2018 - 20:45 tarihinde eklendi
Amerika’nın yeni Suriye stratejisi ve Türkiye'nin safı 21/01/2018 - 17:13 tarihinde eklendi
İran’a dair iki tasvir 01/01/2018 - 09:04 tarihinde eklendi
Güncel
23:53 (14.04.2019)
İsrail Kanal-12 TV: Birleşik Arap Emirlikleri uçakları ve subayları ile İsrail hava kuvvetleri Yunanistan'da ortak askeri tatbikat yaptı.
23:36 (25.03.2019)
İsrail kabinesi, ateşkesi reddetti, Gazze'ye yönelik saldırıların sürdüğünü açıkladı.
22:44 (25.03.2019)
SANA: Terörist gruplar, Halep'in el-Cedide mahallesine roket saldırısı yaptı.
22:22 (25.03.2019)
El Kuds: İşgalci rejim uçakları Cibaliya'nın doğusunu vurdu.
22:11 (25.03.2019)
El Hades: Halk Cephesi: İsrail bombardımanı, ateşkes ilan edildikten sonra durdu.
22:06 (25.03.2019)
El Cezire: İsrail Han Yunus'un batısındaki balıkçı limanına hava saldırısı yaptı.
21:50 (25.03.2019)
Direniş Grupları Ortak Operasyon Odası: Mısır'ın çabaları ile ateşkes anlaşması gece saat 10'da başlayor.
21:42 (25.03.2019)
El Cezire: Filistin Sağlık Bakanlığı: İsrail'in Gazze'nin kuzeyini hedef alan saldırısında 3 Filistinli yaralandı.
Haftanın Yorumu
Alptekin DURSUNOĞLU
İdlib için ‘yeni bir sayfa’ mümkün
Siyasi Analizler
En Çok
Okunan Yorumlanan Paylaşılan
Hava Durumu
İstanbul Ankara İzmir
ISTANBUL ANKARA IZMIR
Piyasa Verileri
Anket
Türkiye'nin Irak politikasının hedefi ne olmalıdır?
Üç ayrı devlete bölünmesini desteklemek.
Ulusal birliğini ve toprak bütünlüğünü korumak.
Yeni federal bölgelerin kurulmasını sağlamak.
Mevcut durumun devamını desteklemek.
Yakın Doğu Haber ® 2006 - 2012
Sitede bulunun içerikler ve analizler kaynak gösterilerek alıntılanabilir  RSS Tasarım & Yazılım : Network Yazılım