ABD'yi Irak'a iten neo-muhafazakâr seslerin çoğunun İran'a saldırı çağrısında bulunduğunu kaydeden Responsible Statecraft, savaş lobisinin baskısının arttığını vurguluyor.

YDH- Uluslararası Politika Merkezi araştırmacısı Sina Toossi, ABD dış politikasına uyumlu görüşler yayımlayan Responsible Statecraft'ta, ABD'nin İran'a yönelik politikası ve olası bir savaşın riskleri üzerine odaklanırken Washington'daki savaş yanlısı söylemlerin arttığını, ancak bir saldırının ciddi sonuçlar doğuracağını savunuyor.
‘’Şu anda ihtiyaç duyulan şey, gerilimi azaltmak ve yeniden angaje olmak için pragmatik bir stratejidir - İran'a doğrulanabilir nükleer sınırlamalar karşılığında güvenilir teşvikler sunan ancak programının tamamını ortadan kaldırmasını gerektirmeyen bir strateji.’’ diyen Toossi, İran’a askeri müdahalenin, hızlı bir cerrahi müdahale olmayacağını, uzun vadede İran’ı daha saldırgan bir pozisyona iterek çatışmayı genişletebileceğini savunuyor: Ve siyasi olarak neredeyse kesinlikle geri tepeceğini.
İran'la bir savaşın ABD için stratejik ve politik açıdan büyük bir risk taşıdığını öne çıkaran araştırmacı yazar, Trump’ın hem iç hem de dış politikadaki hedeflerinin savaş yüzünden sekteye uğrayabileceğini ve seçim süreçlerindeki, ekonomi ve küresel diplomasideki önceliklerinin zarar görebileceğini öngörüyor:
‘’İran'la bir savaş sadece sonu gelmez bir çatışmayı daha riske atmakla kalmaz, Trump'ın yurtiçi ve yurtdışındaki daha geniş gündemini de havaya uçurur.’’
İran’la olacak savaşın ABD’nin ekonomik ve askeri gücünü aşırı derecede yorarak uzun vadede stratejik rakipleri olan Çin ve Rusya'ya avantaj sağlayabileceğini, ABD’nin ticaret politikaları ve Avrupa ile ilişkilerinin de zarar görebileceğini belirtiyor.
ABD'nin saldırısının, İran’ın nükleer silah edinme sürecini hızlandırabileceğini de ekleyen Toossi, İran'ın, bu saldırıyı bir gerekçe olarak kullanıp nükleer silah üretimini hızlandırabileceğini ve bu durumun da Orta Doğu’da daha büyük bir krize yol açabileceğini belirtiyor; "İran halihazırda silah seviyesine yakın uranyum zenginleştiriyor." diyerek bu durumun ABD ve vekilleri için en büyük tehditlerden biri olduğunu ekliyor.
Trump’ın hem İran’a yönelik tehditkâr açıklamalar yapması hem de diplomasiye kapı aralamasını bir başarısızlık belirtisi olarak yorumlayan araştırmacı şunları yazıyor:
‘’Trump tarihe İran krizini çözen başkan olarak değil, İran'ın gözetimi altında nihayet nükleer silah sahibi bir devlet haline geldiği başkan olarak geçebilir. Bu ne Trump'ın istediği ne de ülkenin göze alabileceği bir miras. Alarmları yükselten Trump geçtiğimiz günlerde “İran'a yakında bir şeyler olacak” dedi. Ancak şunu da açıkça ifade etti: ‘’Umarım bir barış anlaşması yapabiliriz.’’ Bunlar bir savaş çığırtkanının sözleri değil.’’
Dahası, Trump'ın dış politika temsilcisi Steven Witkoff yakın zamanda Tucker Carlson'a verdiği mülakata alışılagelenden çok daha ölçülü bir perspektif sundu ve pragmatizm, doğrulama, karşılıklı saygı ve en önemlisi çatışmadan kaçınma konularına vurgu yaptı ancak İran politikasını şekillendiren en yüksek seslerin çoğu diplomasiye giden her türlü gerçekçi yolu sabote etmek için aktif olarak çalışıyor.
Gerçekçi olmayan taleplerin, gerçekte diplomasiye değil, çatışmaya hizmet ettiğini saptayan Toossi şunları yazıyor:
‘’Bir “anlaşma” istediklerinden bahsediyorlar ama aslında talep ettikleri şey İran'ın teslim olması: sıfır uranyum zenginleştirme, nükleer programını tasfiye etme, tüm bölgesel müttefikleriyle bağlarını kesme ve dış politikasını temelden değiştirme. İster pragmatist ister sertlik yanlısı olsun hiçbir İran hükümeti bu şartları kabul edemez.’’
İran’a karşı ‘B Planı’ olmayan ABD
İran’ın nükleer faaliyetleri, Batı ülkeleri tarafından "nükleer silah geliştirme amacı taşıyor" şeklinde değerlendiriliyor ve bu nedenle İran’a ekonomik yaptırımlar uygulanıyor. Bu nedenle 2015 yılında yapılan anlaşma ile İran, nükleer programını sınırlamayı kabul etti.
Bu arada, bir zamanlar ABD'nin çabalarını destekleyen uluslararası konsensüs yıpranmış durumda.
Örneğin Başkan Yardımcısı J.D. Vance, geçtiğimiz Ekim ayında haklı olarak “Amerika'nın çıkarlarının bazen İsrail'inkinden farklı olacağı” uyarısında bulundu ve İran'la savaştan kaçınmanın ABD'nin çıkarına olduğunu açıkça belirtti. Böyle bir çatışmanın “çok pahalıya mal olacağı” ve “kaynakların büyük ölçüde boşa harcanacağı” uyarısında bulundu.
Bununla birlikte, İran şu anda uranyumu yüzde 60'a kadar zenginleştiriyor -silah kalitesine tehlikeli derecede yakın- ve eskisinden çok daha fazlasını stokluyor.
Dahası Toossi, ‘’stratejinin beklenen sonucu vermediğinin açık’’ olduğunu, ABD’nin İran’ı yalnızlaştırmak için uyguladığı baskı politikasının onu Rusya ve Çin gibi büyük güçlerle daha yakın bir iş birliğine ittiğini öne sürüyor.
Macron’un İran’a kredisi
İran, ABD’nin uyguladığı baskılara genellikle karşılık verirken, taviz taleplerine de mütekabiliyet ilkesiyle yaklaştığını kaydeden Toossi, Tahran’ın pragmatik ve karşılıklı adımlar temelinde bir diplomasi yürütmeye çalıştığını belirtiyor.
İran ile yapılacak diplomatik müzakerelerde daha mütevazı ve gerçekçi adımların, ABD’nin ağır yaptırımlarını kaldırmadan da önemli bir ilerleme kaydetmeye yardımcı olabileceğini belirten yazar, küçük, pragmatik adımların bile Tahran’ı masaya oturtmaya yetebileceğini iddia ediyor:
‘’İran'ın dondurulmuş varlıklarının insani amaçlarla sınırlı bir şekilde serbest bırakılmasına izin vermek ya da Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un gelecekteki petrol gelirleriyle desteklenen bir kredi hattı için 2019 önerisini canlandırmak gibi mütevazı, gerçekçi adımlar, ABD'nin temel yaptırımlarının kaldırılmasını gerektirmeyecektir.’’
Diplomatik zaman kazanma
Tarafların birbirlerinin güvenini kazanmak için zaman kazanmalarına olanak tanıyabileceği, ABD'nin yaptırımları dondurması ve baskılardan kaçınması, İran'ın ise nükleer programını durdurmasına yol açabilecek bir “duraklama” anlaşması fikrini sunan Toossi şöyle yazıyor:
‘’Bu karşılıklı dondurma, daha kapsamlı görüşmeler için zamana bağlı bir pencere işlevi görebilir -zaman kazandırır, gerilimi düşürür ve diplomasinin başarılı olması için alan yaratır.’’
Toossi’ye göre, bu noktada önemli olan, İran’a ödüller vermek değil, nükleer silahlanmanın önlenmesi ve bölgesel istikrarsızlığın azaltılması için somut sonuçlar elde etmektir:
‘’İran'ın nükleer silaha sahip olma ya da ABD'yi sonu gelmez başka bir savaşa sürükleme riskini gerçekte ne azaltır? Kayıtlar ortada: uygulanabilir diplomatik sonuçlardan bağımsız baskı sonuç vermedi. Aslında, kendi iyiliği için yapılan baskı geri tepti -İran'ın nükleer programını ilerletti ve ABD'yi defalarca çatışmanın eşiğine getirdi. Bazıları İran'a güvenilemeyeceğini söyleyecektir. İşte tam da bu nedenle denetimler ve doğrulama şarttır.’’
Savaş ve yıkım arasında bir denge
Toossi, mükemmel bir çözümün olmayacağını kabul ederek, pragmatik bir yaklaşımı savunuyor.
İran'ın nükleer programının kontrol altına alınması ve savaşın önlenmesi, bölgedeki istikrarı korumak için kritik öneme sahip.
Ayrıca, ABD'nin bu süreçteki liderliğini sürdürmesi gerektiğini vurguluyor:
‘’Her ciddi politikanın hedefi bu olmalıdır, hüsnükuruntu ya da ideolojik haçlı seferleri değil. Başkan Trump kendisini her zaman bir anlaşma yapıcı olarak görmüştür. Şimdi önemli bir anlaşma yapmanın tam zamanı.’’
Geleneksel “rejim değişikliği” ve sürekli tırmanan çatışmaların yerine daha yapıcı bir yaklaşımın gerekliliğini vurgulayan Toossi, Steven Witkoff gibi, diplomasinin zayıflık değil strateji olduğunu anlayan sesleri güçlendirmek gerektiğini öne sürüyor.
‘’Rejim değişikliği ve bitmek bilmeyen tırmanıştan oluşan yorgun oyun kitabını reddetmek gerçek liderliği gösterecektir.’’ diyerek görüşünü sonlandıran yazar, vurguladığı "gerçek liderlik", ifadesinin uzlaşma, diplomasi ve akıllıca kararlar almaktan geçtiğini ancak savaş ve sürekli çatışmadan geçmediğini bildiriyor.