"Resim son derece nettir, hatta belki de yakın tarihimizin en net resmidir: Sınırları aşan bir çeteyi yöneten ve mantığını hiç gizlemeden ilan eden bir suçlu var karşımızda."
Yazar: İbrahim el-Emin
YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim el-Emin, emperyalist güçleri "canavar" metaforuyla tanımlayarak, bu güce karşı direnişten başka bir kurtuluş yolu olmadığını ve teslimiyetin mutlak kölelik veya ölüm anlamına geldiğini vurguluyor. El-Emin, tarihsel örnekler ve bölgesel çatışmalar üzerinden direnişin bedeli ağır olsa da onurlu ve sonuç alıcı tek seçenek olduğunu ifade ederken, teslimiyet yanlılarının cellatlarına hayranlık duyduğuna dikkat çekiyor.
Büyük Katil söz konusu olduğunda bilmecelere, müneccimleri veya falcıları yardıma çağıran sorulara gerek yoktur. Resim son derece nettir, hatta belki de yakın tarihimizin en net resmidir: Sınırları aşan bir çeteyi yöneten ve mantığını hiç gizlemeden ilan eden bir suçlu var karşımızda: "Ben sizin Yüce Rabbinizim ve ne istersem onu yerine getirmek zorundasınız. Eğer barış içinde itaat ederseniz size kölelerin hayatını bahşederim; reddederseniz sizi öldürür ve neslinizi kuruturum."
Bu canavar karşısında insanlar bölünmüş durumdadır. Azımsanmayacak bir grup, kurtuluşun onun taleplerine boyun eğmekten geçtiğini düşünür ve ileride bir şeylerin değişeceğine dair boş bir hayale tutunur.
Buna karşılık, çok az kişi ortada bir uzlaşma arayışının değil, ister başımız dik duralım ister yerlerde sürünelim, kapsamlı bir katliam projesinin söz konusu olduğunu idrak eder.
Bu azınlığın mantığı açıktır: Direnelim, onu teslim olma şartından mahrum bırakalım; zira canavara direnmenin büyük bir değişimi yaratabileceğine dair bir umut vardır.
Teslimiyet yanlıları, canavarın gücünün kıyaslanamaz olduğu gerekçesiyle, daha ilk kurşun atılmadan yenilgiyi kabul ederek yola çıkarlar.
Bunlar genellikle güce meylederler ve katil de olsa ona hayranlık duyarlar; oysa tarih, bu yolu yüzyıllarca denediklerini ve bugün canavarın tahsildarlığını yapan küçük bir azınlık dışında kimsenin kurtulamadığını kanıtlamaktadır.
Diğer grup ise ne hayalperesttir ne de aklını yitirmiştir. Aksine tarih onlara; bilgiye, güce ve iradeye dayalı bir direnişin en tehlikeli projeleri bile sabote edebileceğini öğretmiştir.
Yüzyıllarca yaşayan imparatorluklar direnişin baskısı altında çökmedi mi? Vahşi Avrupa, ciddi direnişler yüzünden nüfuzunun çoğunu bir asırdan kısa sürede kaybetmedi mi?
Amerika'nın bu binyılın başındaki savaşları, Afrika'dan Körfez'e, Irak'tan Afganistan'a kadar projesine ağır darbeler indiren büyük kayıplarla sonuçlanmadı mı?
Tüm bunlar teslim olanların zekâsının meyvesi değil, akıllıca yürütülen bir direnişin sonucuydu. Şimdi birileri çıkıp Amerika'nın kaybederken arkasında kaos bıraktığını söyleyecektir. Bu doğrudur. Fakat şu da bir gerçektir ki Amerika savaşı durdurmamış, sadece daha uzak mesafelere taşımıştır.
Ekonomik abluka, ateşle, salgınla veya açlıkla öldürme politikaları, açık savaşın birer biçimi değil midir? Bunlar, herhangi bir ahlaki kurala zerre kadar değer vermeyen ve bunu, çağımızın canavarlarının efendisi Donald Trump'ın yaptığı gibi açıkça ilan eden aynı canavarın sahip olduğu diğer araçlardır.
Ülkemizde ve bölgemizde, canavarın bitmek bilmeyen dizisinden payına düşeni bekleyenler var. Burada da teslimiyeti savunan ve bunu yapmanın kendi değerini artıracağını sanarak canavarı alkışlayan bir çoğunluk mevcut; sanki bugün Arap Yarımadası'nda, Kuzey Afrika'da ve Doğu'da "küçük canavarların" yürüttüğü savaşları görmüyorlarmış gibi.
Buna karşılık ülkemizde bu canavara direnme projesine ikna olmuş ve buna dahil olmuş bir azınlık var. Bu azınlık çok iyi biliyor ki onlar ilerledikçe, bugün hayat korkusuyla ezilenlerin birçoğu onlara katılacaktır.
Her halükârda, büyük seçenekler üzerine tartışmak burada fayda sağlamayacaktır. Ancak herkes için gerekli ve yararlı olan şudur: Ülkemizde kimsenin kendi görüşünü başkalarına zorla dayatma gücüne sahip olmadığını idrak etmek.
Bizim durumumuzda herkes izlenecek yol ve davranış biçimi üzerindeki çatışmasını sürdürebilir; ancak tüm bu tartışmalar bir anda anlamsızlaşır. Zira savaş kararı bugün hiçbirimizin elinde değildir; bu karar münhasıran, biriktirdiği servet ve imkânlarla yetinmeyip her şeyi isteyen ve savaşlara doymayan canavarın elindedir.
Savaş canavarın iradesine tabi olduğunda, en uygun seçeneğin ne olduğu konusunda bölünmüş insanların önündeki asıl soru varoluşsal bir hal alır. Teslimiyeti seçenler, tercihlerini başkalarına dayatamazlar; dayatmaya kalkarlarsa da yanlarında canavardan başka destekçi bulamazlar, zira "yardım" sunmaya hazır tek taraf odur.
Öte yandan direnişi seçen, kimseden yardım beklemez. Lübnan'ın işgal tecrübeleri bize bunu öğretti: Bunun büyük bir bedeli olduğu sürece dünya asla yanımızda durmadı. Bu yüzden direnişe karar veren, bedelleri tek başına ödemek zorunda kalacağını ve aynı zamanda herkesi direniş tercihinin doğrudan bedelini ödemeye sürüklememesi gerektiğini baştan kabul eder.
Lübnan'daki direnişin 1990'lardan beri titizlikle uyguladığı şey tam da budur. Ülkenin genelini etkileyen herhangi bir zarar, direniş tercihinden değil, işgalden ve Amerikan ablukasından kaynaklanmıştır.
Bu, direniş seçeneğinin bedelsiz olmasından değil, direnişin savaş başlatabilen veya abluka uygulayabilen taraf olmamasından ileri gelir.
Direnişin yaptığı tek şey bu canavara karşı durmaktır: Zira tarihi okumayı iyi bilir, teslim olmayı reddeder ve ister dimdik dursun ister diz çöksün cezasının ölüm olacağını anlamıştır; ancak canavarın hedeflerini boşa çıkarma ve geride kalan halkına daha iyi bir yaşam sürme imkânı sunacak bir umut penceresi açma şansına sahip olduğunu da bilir.
Lübnan'daki acınası manzara, Amerika'nın Venezuela'ya saldırısını alkışlayanların halidir; ki bunlar daha önce İran'a, Irak'a, Suriye'ye ve hatta bizzat Lübnan'a yapılan saldırıları alkışlayanların ta kendisidir.
Hasım olarak gördükleri herkesin canavar tarafından yok edilmesini umarak sevinç kadehleri kaldırırlar; oysa bugün Yemen adındaki üçüncü bir devletin topraklarında süren Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki askeri çatışmaya dair net bir tavır sergilemekten acizler, buna cesaret edemiyorlar ya da buna ahlaki hakları bile yok.
Hizbullah, Suudi-BAE çatışmasının uyguladığı saldırı karşısında Yemen halkının üçte ikisine yardım edecek birilerini gönderdiğinde seslerini yükseltenler, bugün sessiz kalan bu kişiler değil miydi?
Yoksa Şehit Kahraman Heysem Tabatabai liderliğindeki bir avuç uzman, Yemen'e, halkına, Lübnan'a ve bölgeye; o bölgede Suudi Arabistan ve BAE liderliğindeki paralı asker ordularından daha mı büyük bir tehlike oluşturuyor?
Tekrar etmek gerekirse, her yerde canavardan korkanlarla tartışmanın bir faydası yoktur. Uluslararası hukuktan, devletlerin egemenliğinden ve insan haklarından bahsetmeye devam edenler ya aptaldır ya da "kafası dumanlı"dır.
Bugün önümüzdeki tek tartışma konusu kendimize sormamız gereken şu sorudur: Tüm ateşiyle yaklaşan savaşa yeterince hazırlandık mı, yoksa düşmanı beklemeye gerek kalmadan onu gafil avlayacak güce eriştik mi?
Çeviri: YDH