Arap liderler ABD’nin İran planına neden karşı çıkıyor?

img
Arap liderler ABD’nin İran planına neden karşı çıkıyor? YDH

Arap liderler, ABD’nin İran planının bölgesel istikrarı bozabileceği, enerji güvenliğini tehlikeye atabileceği ve İsrail’in bölgesel yayılmacılığını daha da artırabileceği endişesiyle karşı çıkıyor.



YDH- Middle East Eye’de yer alan değerlendirmede, ABD’nin İran’a yönelik olası bir askeri saldırısına karşı Arap dünyasında “belirgin bir tutum değişikliği” yaşandığı belirtildi.

Analizde, özellikle Körfez ülkeleri başta olmak üzere birçok Arap devletinin, geçmişte İran’a karşı bir ABD müdahalesini olumlu karşılayabilecek konumdayken, bugün Washington yönetimi nezdinde böyle bir saldırıyı engellemeye çalıştığı aktarıldı.

Yazıda, yalnızca birkaç yıl öncesine kadar birçok Arap devletinin, özellikle de Körfez ülkelerinin, ABD öncülüğünde İran’da bir rejim değişikliği operasyonunu “olumlu” değerlendirmiş olabileceği ifade edildi. On yıllar boyunca İran’ın “derin bir şüpheyle” ele alındığı, çoğu zaman bölgenin “birincil tehdidi” olarak görüldüğü kaydedildi. Ancak gelinen noktada, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik tam da bu tür bir saldırıyı değerlendirdiğine dair haberler gündeme gelirken, geçmişte Tahran’la uzun süre karşı karşıya gelmiş Körfez yöneticileri de dahil olmak üzere Arap liderlerin, ABD yönetimine İran’a saldırmaması yönünde “baskı” yaptığı bildirildi.

“Büyük İsrail” projesi ve bölgesel yıkım

Analizde, Arap liderlerin son 27 ay boyunca İsrail’in bölge genelinde yürüttüğü askeri saldırıları izlediği ve bu saldırıların, İsrail’in “Büyük İsrail” olarak tanımlanan projesi doğrultusunda gerçekleştiği belirtildi.

Yazıda, bu projenin, Irak’taki Fırat Nehri’nden Mısır’daki Nil Nehri’ne kadar uzanan toprakları kapsayan, “yayılmacı ve Tevrat temelli bir vizyon” olarak ele alındığı aktarıldı.

Bu hedef doğrultusunda İsrail’in Arap topraklarındaki yasa dışı işgalini önemli ölçüde genişlettiği kaydedildi. Gazze’de “soykırım” gerçekleştirdiği ve bölgeyi tamamen ele geçirme niyetini ortaya koyduğu ifade edilen İsrail’in, aynı zamanda Batı Şeria, Suriye ve Lübnan’daki varlığını da derinleştirdiği bildirildi.

Arap liderler açısından “en endişe verici” gelişmelerden birinin, İsrail Başbakanı einyamin Netanyahu’nun aylar boyunca açıkça dile getirdiği yayılmacı hedeflerin ardından, Eylül 2025’te Katar’a yönelik gerçekleştirilen “emsalsiz saldırı” olduğu belirtildi. Yazıda, Katar’ın ABD’nin müttefiki olduğuna dikkat çekildi.

Bu saldırıdan yalnızca birkaç ay önce, haziran ayında, İsrail’in ABD’yi İran’ı bombalamaya ikna ettiği ve söz konusu saldırının İran’ın nükleer programını yok etmeyi, aynı zamanda İsrail’in bölgedeki “tek nükleer güç” konumunu korumayı amaçladığı ifade edildi. Değerlendirmede, “kısacası İsrail’in mutlak bölgesel hegemonya hedefinin hiç bu kadar açık olmadığı” vurgulandı. ABD’nin İran’a yönelik bir saldırısının ise hem İsrail saldırganlığının devamı hem de İsrail’in bölgesel gücünün “daha da genişlemesi” anlamına geleceği aktarıldı.

Bu durumun, Arap devletlerinin ABD-İsrail ekseninde İran’a yönelik olası bir saldırıya karşı çıkmasının “yapısal temelini” oluşturduğu kaydedildi.

Protestolar, müdahaleler ve rejim değişikliği geçmişi

Analizde, İsrail’in İran’a yönelik olası bir ABD saldırısından kendisini uzak göstermeye çalıştığı, ancak mevcut verilerin İsrail’in devam eden rejim karşıtı protestoları “aktif biçimde körüklediğine” işaret ettiği belirtildi. Bu protestoların, son Amerikan müdahalesinin zeminini hazırladığı ifade edildi.

Ayın başlarında, eski ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile İsrail Miras Bakanı Amichai Eliyahu’nun, İsrailli ajanların protesto hareketini “ön cepheden” desteklediğine dair ifadeleri aktarıldı. Aynı şekilde, İsrail’in Channel 14 televizyonunun, İsrail’in muhalif protestoculara silah sağladığını ima ettiği, söz konusu protestocuların ise “çok sayıda İranlı güvenlik görevlisini öldürdüğünün bildirildiği” kaydedildi.

Bu haberlerin, Arap liderler tarafından, İsrail’in onlarca yıldır ABD’yi İran’da bir rejim değişikliği operasyonuna ikna etmeye çalışması ve ABD’nin bölgede geçmişte yürüttüğü “gizli rejim değişikliği ve kaos operasyonları” bağlamında okunmasının muhtemel olduğu belirtildi.

“Zayıflayan İran” ve saldırının maliyeti

Değerlendirmede, İsrail’in bölgesel hegemonya arayışının Arap devletlerinin hesaplarını etkileyen tek unsur olmadığı, son dönemdeki “bölgesel değişimlerin” de bu bakışı şekillendirdiği aktarıldı.

2023’ten bu yana “İran’ın ciddi biçimde zayıfladığı, yaptırımların ekonomiyi felç ettiği” ileri sürülen analizde ABD ile İsrail’in doğrudan saldırılarının hem askeri kapasiteyi hem de nükleer programı sekteye uğrattığı ifade edildi. İran’ın “vekil ağının” da önemli ölçüde aşındığı iddia edşldş. Suriye’de Beşşar Esed’in Aralık 2024’te devrildiği, Lübnan’da Hizbullah’ın ise sürekli İsrail bombardımanı karşısında “ağır kayıplar” yaşadığı aktarıldı.

Arap hükümetlerinin perspektifinden bakıldığında, İran’daki bu “gerilemenin” yeni bir saldırıyı gereksiz, hatta “ters etki yaratabilecek” bir adım haline getirdiği ifade edildi. Yazıda, “zayıf bir İran’ın yönetilebilir ve hatta arzu edilir olabileceği”, ancak tamamen çökmüş bir İran devletinin maliyetlerinin, olası tüm “kazanımlardan” çok daha ağır olacağı belirtildi.

Körfez ülkelerinin, bölgesel güvenliği ve ekonomik çıkarlarını korumak için “istikrara” ihtiyaç duyduğu vurgulandı. Özellikle İran’a yönelik bir saldırının ve olası bir İran misillemesinin petrol ve doğalgaz fiyatları üzerindeki etkisinden endişe edildiği aktarıldı.

Analizde, İran’ın misillemesinin Hürmüz Boğazı’nı tehdit edebileceği, bu boğazın ise hem petrol hem de doğalgaz taşımacılığı açısından “hayati öneme sahip” olduğu belirtildi. Mısır’ın da İran’da bir rejim çöküşünün, Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı’nda yeni istikrarsızlıklara yol açabileceğinden kaygı duyduğu; bu iki hattın Mısır ekonomisi için kritik olduğu kaydedildi.

Diplomatik yakınlaşma ve tehdit algısındaki değişim

Yazıda, Arap devletlerinin son yıllarda diplomatik olarak İran’a “daha da yaklaştığına” dikkat çekildi. Bunun nedenlerinden birinin İsrail’in saldırganlığı ve yayılmacılığı olduğu ifade edildi. Suudi Arabistan ile İran’ın 2023’te diplomatik ilişkileri yeniden tesis ettiği, İsrail’in Eylül 2025’te Katar’a yönelik saldırısının ardından bu yakınlaşmanın daha da arttığı aktarıldı.

İran ile Mısır arasındaki ilişkilerin de iyileştiği belirtildi. Analizde, son gelişmelerin, özellikle de İsrail’in “denetimsiz saldırganlığı ve toprak genişletmesi”, Arap devletlerinin bölgesel tehditleri değerlendirme biçiminde “yapısal bir dönüşümü” zorladığı kaydedildi.

Bu çerçevede, Suudi Arabistan’ın İran’ı birincil düşman olarak gördüğü, Katar’ın Suudi Arabistan’ı başlıca tehdit olarak algıladığı ya da Mısır’ın Katar’ı bölgesel istikrarsızlığın ana kaynağı olarak değerlendirdiği günlerin, “en azından şimdilik geride kaldığı” ifade edildi.

Artan şekilde, Birleşik Arap Emirlikleri istisna tutulmak üzere, Arap rejimlerinin İsrail’i bölgenin “en istikrarsızlaştırıcı gücü” olarak gördüğü aktarıldı. İsrail’in yayılmacılığı, uluslararası normları dikkate almadan sınır ötesi saldırılar düzenlemesi ve bölgesel hegemonya hedefini açıkça sürdürmesinin, “Arap liderlerin risk değerlendirmesini köklü biçimde değiştirdiği” belirtildi.

Arap liderlerin, “Büyük İsrail” güzergâhında yer almış olabileceklerinden ya da İsrail’in bir sonraki hedefi haline gelebileceklerinden endişe ettiği kaydedildi.

ABD stratejisi ve bölgesel ironi

Trump’ın çarşamba günü yaptığı gerilimi düşürme yönündeki açıklamaların, bazı analistlerin uzun süredir savunduğu ABD planını netleştirmiş olabileceği ifade edildi.

Buna göre, Washington’un hedefinin, İran ekonomisini sıkıştırmak, sahadaki “muhalif protestocuları” desteklemek ve doğrudan bir askeri müdahalenin maliyetine katlanmadan rejim çöküşü sağlamak olduğu aktarıldı.

Bu eğilimin sürmesi halinde Arap liderlerin memnuniyet duyacağı, ancak bunun “İsrail’in bölgeyi zayıflatmaya, istikrarsızlaştırmaya ve parçalamaya yönelik bir sonraki hamlesine kadar” geçerli olacağı belirtildi.

Yazı, dikkat çekici bir ironiye işaret ederek sona erdi. Buna göre, İsrail’in saldırganlığı ve İsrail’in talepleri doğrultusunda sergilenen Amerikan saldırganlığı, ortak çıkarlar temelinde olmasa bile, en azından “ortak bir tehdit algısı” etrafında bölünmüş bir bölgeyi birleştirme potansiyeli taşıyor.

İlgili Haberler