ABD’nin İran planı: İsrail’i korumak, bedeli bölgeye ödetmek

img
ABD’nin İran planı: İsrail’i korumak, bedeli bölgeye ödetmek YDH

ABD, İran’a karşı olası bir savaşta İsrail’i doğrudan çatışmadan uzak tutmayı, ilk misilleme ve yıkımın maliyetini ise Ürdün ve bölgedeki üsler üzerinden absorbe etmeyi hedefliyor.


Ali Jezzin


YDH- Ali Jezzin, el-Meyadin için kaleme aldığı analizde, ABD’nin İran’la gerilimde olası bir savaşı “İsrail”den ziyade bölgedeki üsler ve müttefik ülkeler üzerinden yürütmeyi planladığını, böylece erken aşamadaki misillemelerin maliyetini çevre ülkelere yaymayı hedeflediğini belirtti. Jezzin’e göre bu strateji, İran’ın sınırlı tepki vereceği varsayımına dayanıyor; ancak bu varsayımın çökmesi durumunda Washington’un “kontrollü tırmanma” hesabı hızla işlemez hale gelebilir.

 

***

 

Geçtiğimiz hafta boyunca Amerika Birleşik Devletleri, İran ile artan gerilimler eşliğinde Batı Asya’daki askeri varlığını kayda değer biçimde güçlendirdi. ABD, İran’a yönelik olası bir saldırı öncesinde hava gücünü yeniden konumlandırma kapsamında Ürdün’deki Muvaffak Salti Hava Üssü’ne F-15 savaş uçakları ve KC-135 yakıt ikmal uçakları konuşlandırdı.

Kamuya açık uydu görüntüleri kullanılarak izlenebilen bu askeri yığınak, İran’ın, Washington’un ya da müttefiklerinin İran topraklarına saldırması halinde bölgedeki Amerikan üslerine misilleme yapacağı yönündeki uyarılarının gölgesinde gerçekleşti. Aynı zamanda bu hamle, ABD güçlerinin ve aile bireylerinin bölgedeki bazı üslerden hareket ettirilmesini de izledi; bu durum, olası saldırı operasyonları için bir hazırlık aşaması olarak değerlendirildi.

ABD konuşlandırmalarındaki bu yoğunlaşma, uzun süredir Batı Asya’daki Batılı güçlerin yerleşiminde stratejik bir düğüm noktası olan Muvaffak Salti gibi tesisleri, hem olası saldırıların çıkış noktası hem de daha geniş çaplı bir çatışmada potansiyel hedef olarak yeniden gündemin merkezine taşıdı.

Neden Ürdün’deki Muvaffak Salti Hava Üssü?

ABD’nin Ürdün’deki Muvaffak Salti Hava Üssü’ne artan ilgisi, yalnızca üssün İran’ın en isabetli kısa menzilli balistik füzelerine olan mesafesiyle, yani İran sınırlarına yaklaşık 800–900 kilometre uzaklıkta bulunmasıyla açıklanmıyor. Aynı zamanda bu üssün, daha geniş çaplı bir savaşın ilk aşamasında İran için birincil hedef ya da bir tür “darbe emici” işlevi görmesinin amaçlanmış olabileceği de değerlendiriliyor.

Aşağıda yer alanlar, Amerikan stratejik düşüncesini analiz etmeye yönelik bir deneme niteliği taşıyor; ancak gelişmelerin mutlaka bu şekilde seyredeceği iddia edilmiyor. Washington’un bakış açısından “İsrail”, emperyal düzenin “taç mücevheri”, ABD siyasal yapısının bizzat bir uzantısı olmayı sürdürüyor.

En son çatışma aşamasında “İsrail”, İran balistik füzelerini engelleme konusunda ciddi zorluklar yaşadı; bu tehditleri artık stratejik ağırlık bakımından nükleer silahlarla eşdeğer görüyor. Bu aciliyet, İranlıların gelecekte çok daha güçlü savunma kapasitelerine sahip olmasının muhtemel olması ve Haziran’daki 12 günlük savaşta “ateşle vaftiz” edilmeleriyle birleştiğinde, mevcut aceleciliği açıklıyor.

Rejim değişikliği hesapları

İran’ın füze programını tamamen yok etmek gerçekçi değil; çünkü tedarik ve üretim zincirlerinin büyük bölümü, son derece tahkim edilmiş yeraltı tesislerine dağılmış durumda. Bu nedenle Amerikan planlayıcılar açısından, doğrudan “İslami sistemi” hedef almak, rejim değişikliğini amaçlamak ve ABD’nin “kabul edilebilir” olarak gördüğü maliyetleri göze almak daha mantıklı görünebilir. Onların hesabına göre, çatışmayı kesin biçimde sona erdirecek böyle bir sonuç, ağır kayıpları dahi meşrulaştırabilir.

İsrail’in hava savunma sistemlerinin kendi kendine yeterli olduğu ve son derece etkili olduğu yönündeki iddialar, dünyadaki en abartılı söylemler arasında yer alıyor. Gerçekte, NATO istihbaratı ve askeri kabiliyetleri, Ürdün’den yürütülen önleme faaliyetlerinde belirleyici rol oynadı. Buna, Ürdün üslerinden kalkan ABD, Ürdün ve Fransa hava kuvvetlerinin yanı sıra, Birleşik Krallık dahil NATO ülkeleri tarafından gerçekleştirilen kapsamlı istihbarat, lojistik ve havadan yakıt ikmali görevleri de dahildi.

İsrail liderliği, savunma boşlukları birikmeden ve sürdüremeyecekleri uzun süreli bir tırmanma döngüsüne çekilmeden önce, ideal sürpriz koşulları altında erken bir darbe indirmeye çalıştı. Savaş sırasında İsrailli yerleşimcilerin ülkeyi terk etmesinin engellenmesi gibi iç önlemler bile, paniğin yayılması halinde durumun ne kadar kırılgan hale gelebileceğine dair keskin bir farkındalığı yansıtıyordu. Bu tür bir görüntü, kendisini güvenli, dayanıklı ve kalıcı olarak pazarlayan bir rejim için stratejik açıdan yıkıcıdır.

Haziran 2025 ve savunma kapasitesinin sınırları

Haziran 2025’teki son çatışmada gerçekleştirilen önlemelerin büyük bölümü, SM-3 önleyicileri ve THAAD sistemleri kullanan ABD deniz unsurları tarafından yapıldı. Üretilmiş tüm THAAD önleyicilerinin yaklaşık yüzde 25’inin bu tek olayda tüketildiği bildirildi. İsrail’in saldırı ve savunma kapasitesine ilişkin ısrarlı abartı, önemli olmakla birlikte kısa vadeli iki amaca hizmet ediyor:

Birincisi, 7 Ekim sonrasında “ABD’nin İsrail’i kurtardığı” yönündeki, İsrail’in ulusal güvenlik algısıyla yakından bağlantılı ve ABD’ye bu düzeyde bağımlı olma fikri karşısında paniğe kapılan iç anlatıyı dengelemek.

İkincisi ise bölgesel aktörler karşısında yenilmezlik imajını koruyarak rejimin caydırıcılığını güçlendirmek.

Ürdün’ün rolü ve maliyet hesabı

Yeniden Ürdün’e dönersek: Amerikan planlayıcıların, Ürdün’ün uğrayacağı maliyetler ya da başkent Amman’a yaklaşık 70 kilometre mesafede bulunan üssün kendisi konusunda kayda değer bir kaygı taşımadığı görülüyor. Bu bakış açısından, İran’ın balistik cephaneliğinin bir kısmını Ürdünlü kayıplar pahasına bu üssü vurmak için harcaması bile ABD açısından “kabul edilebilir” görülebilir.

Amerikan varsayımı, bunun ardından İran’ın füze üretim, depolama ve fırlatma tesislerini yok etmeye yönelik büyük çaplı bir hava harekâtı başlatılabileceği yönünde. Bu da Haziran savaşında neredeyse önleyicileri tükenme noktasına gelen “İsrail”in, artık absorbe edemeyeceği füze hacimleriyle karşılaşmayacağı ikinci bir savaş aşamasına girmesinin önünü açacaktır. Bu senaryoda, ABD hava gücünün sistemi zayıflatması ve fırlatma kapasitesini azaltması belirleyici kabul ediliyor.

İran açısından bakıldığında ise doğrudan “İsrail” ile başlamak daha rasyonel bile olabilir. İsrail’in herhangi bir savaşa katılımı, ister hemen ister daha sonraki bir aşamada olsun, pek çok nedenle neredeyse kaçınılmaz görünüyor.

ABD’nin 36’dan fazla F-15E, bir uçak gemisi ve seyir füzesi fırlatma kabiliyetine sahip birkaç destroyeri içeren devasa yığınağına rağmen, İsrail hâlâ bölgede ABD’den daha fazla anlık ateş gücüne sahip; ancak kendi altyapısına ani ve büyük çaplı zarar gelmesini önlemeye çalışıyor.

ABD’nin olası niyetleri

Amerikan niyetleri, daha önce görülen sınırlı bombardımanlar, suikastlar ya da “baş kesme” saldırılarının ötesine geçiyor olabilir. Eğer bir saldırı, kazanımlar ve olası kayıplar dengesi açısından anlamlı bulunursa, İran liderliğini doğrudan hedef alan saldırılar, ekonomik ve enerji altyapısının ağır biçimde tahrip edilmesi ve yaptırımlara ek olarak iç rejim değişikliğini mümkün kılacak uzun vadeli istikrarsızlaştırma adımları gündeme gelebilir.

Amerikan uçaklarının Körfez üslerinden çekilmesi, yalnızca İran’ın cephaneliğinde bolca bulunan kısa menzilli, yüksek hassasiyetli silahlara karşı savunmasız olmalarıyla açıklanmıyor; aynı zamanda savaş halinde Körfez petrol üretimini koruma amacı da taşıyor. Körfez ülkeleri ise ekonomilerini korumak ve piyasa şoklarını önlemek için kamuoyu önünde çatışmalardan uzak durmayı tercih edecektir; özellikle de piyasa dalgalanmaları karşısında Trump’ı rahatsız etmemek için.

Muvaffak Salti Hava Üssü’ndeki ABD operasyonlarını aksatmak mümkün olsa da burada büyük miktarda balistik füze harcamak — oysa bu füzeler yüksek değerli İsrail hedeflerine yöneltilebilir — ABD her koşulda tam ölçekli bir çatışmaya tırmanmaya hazırsa, stratejik açıdan daha az anlamlı olabilir. Üssü tamamen ve kalıcı biçimde devre dışı bırakmak zor olacaktır ve stratejik sonuç büyük olasılıkla değişmeyecektir.

Amerikan planlayıcılar, İran’ın Ürdün devlet altyapısını hedef almayacağına ya da Ürdün monarşisini istikrarsızlaştırmaya çalışmayacağına ikna olmuş görünüyor; zira bu tür eylemler karşı-propaganda amacıyla kullanılabilir. İran’ın, çatışmaları Ürdün’ün absorbe edebileceği seyrek nüfuslu çöl bölgeleriyle sınırlı tutarak Batılı ve İsrail güçlerine odaklanacağı varsayılıyor.

Batılı ve Körfez ülkelerinin siyasi ve ekonomik desteğine büyük ölçüde bağımlı bir monarşi tarafından yönetilen Ürdün’ün de bu değerlendirmeyi paylaştığı görülüyor. Kral Abdullah’ın, Haziran 2025 savaşında İran dronlarına karşı “İsrail’in kalkanı” olarak anılan ülkesinin, Batı stratejisiyle hizalanmanın daha güvenli bir yol olduğuna inandığı aktarılıyor.

Olası savaş senaryosu

Bu çerçevede ABD, Ürdün’den kalkan uçaklarla batı İran’ı hedef alan bir hava harekâtı başlatırken, Arap Denizi’ndeki uçak gemisine konuşlu uçaklar Körfez’den merkezi İran’a doğru koridorlar açmaya çalışacaktır. Bu durum, Diego Garcia’dan kalkan ağır bombardıman uçaklarının daha derinlere nüfuz ederek stratejik hedefleri vurmasına imkân tanıyacaktır. İsrail işgali ise daha sonraki bir aşamada devreye girecektir.

En basit karşı strateji, Amerikalıların beklemediği şeyi yapmak ve azami maliyet yüklemektir. Büyük ölçüde çürütülmemiş bir teori şudur: Trump riskten kaçınan bir liderdir. Batı medyasının da alay konusu ettiği üzere, “TACO” (Trump Always Chickens Out/ Trump her zaman son anda korkup geri adım atar), uzun savaşları sevmez, son dakika gösterişli müdahaleleri tercih eder ve uzun süreli yıpratma savaşlarından kaçınır. Bu durum, özellikle birden fazla cephe aktifken, Amerikan kısa vadeciliği ve uzun süreli acıya katlanma isteksizliği açısından bir zafiyete işaret eder.

Bazıları İran’ın neden önleyici bir saldırı başlatmadığını sorabilir. Bu seçenek masadadır, ancak basit değildir. İlk İran saldırısı, Amerikan kamuoyunu daha uzun bir savaşın arkasında toparlayabilir, Trump’a daha geniş yetki, kaynak ve halk desteği sağlayabilir. ABD planlarını bozup erken zarar verse bile, uzun vadede Washington’un iç konumunu güçlendirebilir. Buna karşılık, ABD tarafından başlatılan, uzun süren, sevilmeyen ve maliyetli bir savaş, özellikle Amerikan kayıpları arttıkça, iç baskılara çok daha açık olacaktır.

Bu karmaşıklığa ek olarak, Emirliklere ait iki Il-76 kargo uçağının Tel Aviv’e indikten sonra Türkmenistan’a uçtuğu bildirildi. Bu uçakların, Birleşik Arap Emirlikleri tarafından özellikle Sudan ve Somali’deki vekil güçlere silah tedarikinde kullanıldığı biliniyor. Bu da bölgesel operasyonlar için drone ya da istihbarat ekipmanı taşıdıkları ihtimalini gündeme getiriyor.

Tablo son derece karmaşık ve hiçbir şey olmaması da tamamen mümkün. Ancak mevcut kuvvet konuşlandırmaları ve tırmanma kalıpları dikkate alındığında, ABD saldırısı ihtimalinin yüzde 50-50 eşiğinin üzerine çıktığı görülüyor.

Bu analiz, Amerikan planlayıcıların ne düşünüyor olabileceğini yansıtıyor; olup bitecekleri değil. Önceki savaşın ardından birçok ABD ve İsrailli yetkili, İran’ın nükleer ve füze programlarının “baltalandığını” ve sistemin fiilen yok edildiğini ilan etmişti; bu değerlendirmelerin kısa sürede yanlış olduğu ortaya çıktı. Şimdi, yalnızca aylar sonra, son savaşın sözde zaten başardığını gerçekleştirmek için daha da şiddetli bir savaş gerektiğine inanıyor gibi görünüyorlar.

Öte yandan, eğer dayanıklılık mümkün olur ve ABD geri çekilmek zorunda kalırsa, Trump “TACO” yapar ya da çatışmanın ortasında İsraillileri yüzüstü bırakırsa — Trump gibi bir başkan altında bu ihtimal tamamen dışlanamaz — “İsrail”in bölge genelindeki son dönemdeki tahakküm ve zorlamalarının birikimli etkileri tersine dönebilir.

Daha önce belirtildiği gibi, ABD’nin mevcut yığınağı, rejim değişikliği gibi yüksek hedeflerle İran’a karşı uzun süreli bir saldırı başlatmak için yeterli değil. Bu yığınak hâlâ daha çok, İsraillileri koruyan savunmacı bir duruş izlenimi veriyor; dolayısıyla İsraillilerin sınırlı ABD ve Batı yığınağını bir kalkan olarak kullanarak ilk hamleyi yapma ihtimali hâlâ yüksek. Bu, son savaşta yaşanana benzer, ancak ilk aşamada İsrail kayıplarını içeren bir senaryoyu beraberinde getirebilir.

Sonuç

Bu değerlendirmeden çıkan tablo, sözde tırmanma kontrolü, riskin başkalarına kaydırılması ve diğer aktörlerin önceden belirlenmiş sınırlar içinde davranacağı varsayımına dayalı bir ABD stratejisidir. Washington, savaşın erken aşamalarını kırılgan “İsrail”den coğrafi olarak uzaklaştırarak, ilk misillemeleri çevresel üsler üzerinden absorbe edebileceğine ve ardından dengeyi yeniden şekillendirmek için belirleyici biçimde müdahale ederek çatışmayı daha elverişli koşullar altında İsraillilere devredebileceğine inanıyor.

Bu, klasik anlamda bir zafer stratejisi değil; maruziyeti yönetmeye ve zaman kazanmaya yönelik bir yaklaşımdır.

Bu düşüncedeki zayıflık, öngörülebilirliğe aşırı bağımlı olmasıdır. İran’ın, savaşın dikkatle kurgulanmış sıralamasını çökertecek adımlardan kaçınacağını, bölgesel sistemlerin baskı altında istikrarını koruyacağını ve Amerikan siyasi liderliğinin belirleyici noktaya ulaşana kadar maliyetlere katlanacağını varsayar. Bu varsayımların hiçbiri garanti değildir. Bunlardan biri dahi çökerse, tüm tırmanma merdiveni istikrarsızlaşır.

Sonuç olarak, herhangi bir çatışmanın kaderi, açılış aşamasıyla ya da teknolojik üstünlük iddialarıyla değil; dayanıklılıkla, siyasi bütünlükle ve bedel ödemeye isteksiz bir rakibe sürdürülebilir maliyetler yükleme kapasitesiyle belirlenecektir.

ABD ezici bir ateş gücüne sahip olabilir; ancak sınırlı stratejik sabır ve iç siyasi kırılganlık tarafından kısıtlanmaktadır. Bu kısıtlar etkili biçimde kullanılırsa, İran sorununu çözmek için tasarlanan savaş, bunun yerine Amerikan angajmanını derinleştirebilir ve korumayı hedeflediği bölgesel düzeni aşındırabilir.

Çeviri: YDH