ABD'nin geri çekilme ile kara harekatı arasında 'üçüncü yolu'

img
ABD'nin geri çekilme ile kara harekatı arasında 'üçüncü yolu' YDH

"Trump, risklerle dolu bir maceraya atılarak İran’ı tamamen yok etme tehditlerini hayata mı geçirecek? Yoksa bu seçenekleri, geri çekilme ve mutabakat öncesinde yapılacak müzakerelerde elini güçlendirmek için birer koz olarak mı kullanıyor?"




Yahya Debbuk

YDH - Washington, İran ile yaşadığı askeri tıkanıklığı aşmak amacıyla ne tam bir kara harekâtı ne de geri çekilme içeren, sivil ve ekonomik hedefleri de kapsayan yoğunlaştırılmış hava saldırılarını temel alan "üçüncü bir yolu" deniyor. El-Ahbar gazetesi yazarı Yahya Debbuk'un değerlendirmesine göre Tahran bu baskılara boyun eğmek yerine, Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenlik haklarının tanınması ve savaş tazminatı gibi sert karşı şartlar öne sürerek Amerikan stratejisini boşa çıkarıyor. ABD yönetiminin birbiriyle çelişen açıklamaları ve sahadaki sonuçsuz kalan hamleleri, diplomatik bir zafer kurgulama çabalarının inandırıcılığını yitirdiğini ve stratejik araçların tükendiğini gösteriyor.

Washington’dan gelen sinyaller çelişkili kalmaya devam ederken; bu durum, Donald Trump yönetiminin İran’a karşı yürütülen savaşın karmaşıklığıyla başa çıkma konusundaki seçeneklerinin ne denli yalpaladığını yansıtıyor.

Yönetim bir yandan Tahran’ın geri adım atmaya yaklaştığı izlenimini vermek için müzakerelerin sürdüğünden bahsetse de, diğer yandan tehditlerini sürekli tazeliyor; çıtayı her seferinde daha da yükselterek önce tehdit savuruyor, ardından yeniden geri adım atıyor.

Sahadaki gerçekler, askeri bir karşılaşmanın netice vermesinin ve İran’ı Amerikan şartlarına boyun eğdirmenin zorluğunu ortaya koyuyor; bu durum, Başkan Donald Trump'ın tabloyu kendi ülkesinin lehine göstermek adına neden mübalağalı bir dil kullandığını da açıklıyor.

Amerikan yönetimi geçtiğimiz hafta boyunca, Pakistan aracılığıyla bir müzakere süreci başlatma ihtimaline bel bağlamış ve içinde 15 maddelik bir teslimiyet projesinin yer aldığı bir anlaşma taslağını görüşmek üzere üst düzey bir heyet göndermişti.

Ancak bu bahis, gerçeklikten ziyade bir temenniye yakın olan isabetsiz bir değerlendirmeye dayanıyordu: Tahran’ın müzakere yolunda göstereceği herhangi bir açıklık, askeri baskı altında boyun eğmeye hazır olduğu anlamına gelecekti. Amerikan yönetiminin iddialarını çürüten en önemli gerçeklerden biri de Hürmüz Boğazı dosyasıdır.

Zira bu dosya, gerek çatışmanın sona erdirilmesi gerekse sonuçlarının siyasi bir başarı olarak pazarlanmasıyla ilgili her türlü senaryonun temel dayanağını oluşturuyor. Dolayısıyla boğazın kapalı kalmaya devam etmesi, her türlü zafer anlatısını temelinden sarsıyor ve inandırıcılığını yok ediyor.

Amerikan yönetiminin bu hatalı öngörüsüne karşılık İran’ın yanıtları kararlıydı ve Trump yönetimi için bir sürpriz barındırıyordu. Tahran, Washington'ın şartlarını reddetmekle kalmadı; aynı düzeyde sertlik içeren karşı şartlar öne sürdü. Bu talepler arasında savaş tazminatı ödenmesi, İslam Cumhuriyeti’nin Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenlik haklarının tanınması ve geçtiğimiz on yıllar boyunca Amerikan başkanları tarafından uygulanan yaptırımların kaldırılması yer alıyor.

Bu yaklaşım, Birleşik Devletler'i, sonuçları belirsiz ve üzerinde hala tereddüt edilen maceralara atılmak gibi zorlu seçimlerle karşı karşıya bırakıyor.

Bu doğrultuda, ABD-İsrail askeri tatbikatları ve bölgedeki askeri yığınağın artırılması, ne İran’ın iradesini kırmaya ne de boğazın açılmasını dayatmaya yetti.

Aynı şekilde Amerikan medyasındaki iyimser ton sahadaki gerçek durumu yansıtmıyor; bu da siyasi söylem ile fiili sonuçlar arasındaki bariz uçurumu gözler önüne seriyor.

Tüm bunlardan hareketle, Amerika Birleşik Devletleri'nin şu an benimsemeye karar verdiği seçenek -her ne kadar Washington'daki planlama ve karar masasında hala güçlü bir biçimde yer alsa da- ne geri çekilme ne de bir kara müdahalesidir.

Tercih edilen, mevcut durumun dozunun artırılması anlamına gelen "üçüncü bir yol"dur: Hava saldırılarının temposunu hızlandırmak ve vuruş alanını üniversiteler, hastaneler, okullar, medya kuruluşları, elektrik santralleri ve üretim kapasitesi gibi ekonomik, eğitimsel, sosyal ve medya hedeflerini de kapsayacak şekilde genişletmektir. Üstelik bu hedeflere konutlar ve siviller de dahildir. Buna rağmen İran cephesinden bir geri adım sinyali gelmiyor.

Neticede Amerikan cephesindeki bu yalpalamalar, savaşın ilan edilen hedeflerine ulaşmanın zorluğunu yansıtıyor. Çıkmaz derinleştikçe, Birleşik Devletler'deki karar mercilerinde -açıktan itiraf edilmese de- İran’ı boyun eğdirme çabalarının sonuçsuz kalması üzerine gerilimi tırmandırma politikasının gözden geçirilmesi gerektiğine dair kanaat güçleniyor.

Tehditlerin çıtasının yükseltilmesi ise kudretin değil, etkili araçların yoksunluğunun bir kanıtı olarak görülüyor. Yaşanan bu tıkanıklık, özellikle sükunetin anahtarının sadece Washington’da değil, Tahran’ın en önemli stratejik kozu olan boğaz konusundaki tercihlerinde yatması nedeniyle, baskı politikasını aşan farklı yaklaşımlara alan açabilir.

Bu durumda geriye şu soru kalıyor: Trump, risklerle dolu bir maceraya atılarak İran’ı tamamen yok etme tehditlerini hayata mı geçirecek? Yoksa bu seçenekleri, geri çekilme ve mutabakat öncesinde yapılacak müzakerelerde elini güçlendirmek için birer koz olarak mı kullanıyor?

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel