"İsrail’in müzakere modeli şu karmaşık denklemle özetlenebilir: Sahadaki güç + Zaman + Aşamalı müzakere + Sürekli baskı = Birikimli kazanımlar."
Kerim Haddad
YDH - İsrail, müzakere masasını savaşın sona erdiği bir barış alanı değil, askeri ve stratejik üstünlüğünü diplomatik kazanımlara tahvil ettiği bir mücadele sahası olarak kullanıyor. El-Ahmar gazetesi yazarı Kerim Haddad'ın değerlendirmesine göre sahada inşa edilen fiili durumları zaman kazanma taktikleriyle hukuki ve siyasi gerçekliklere dönüştüren bu model, nihai çözüm yerine ucu açık ve parçalı geçiş süreçlerini esas alıyor. Arabulucuları ve bölgesel dinamikleri baskı unsuru olarak sürece dahil eden bu strateji, her müzakere turunu bir önceki kazanımların üzerine inşa ederek karşı tarafın iradesini ve hareket alanını kademeli olarak daraltıyor.
İsrail için müzakere, yalnızca geleneksel bir diplomasi aracı değil; çatışmanın bizzat yönetilmesine dair yapısal bir unsurdur.
Camp David’den Oslo’ya, esir değişimlerinden tekrarlanan ateşkeslere kadar İsrail'in izlediği süreçler incelendiğinde, tartışmasız sabit bir kalıp göze çarpar: Müzakere çatışmayı bitirmek için değil, çatışmanın şartlarını yeniden şekillendirmek için yürütülür.
Bu modeli tam anlamıyla kavramak için meseleyi strateji, taktikler, araçlar ve düşünce yapısı olmak üzere iç içe geçmiş dört düzeyde okumak gerekir.
Birinci düzey: Çatışmanın uzantısı olarak müzakere
İsrail, müzakereyi çatışmanın sona ermesi değil, bir uzantısı olarak ele alır. Bu nedenle "masa", tarafsız bir alan değil; gücün farklı bir dille yönetildiği bir başka meydan olarak görülür.
Bunun kanıtı uzağımızda değildir: Oslo Anlaşmaları müzakere edilirken, sahadaki yerleşim genişlemesi durmaksızın sürdü. Bu durum müzakereden bir "sapma" değil, bizzat o mantığın parçasıydı: Siyasi ilerleme, sahadaki gerçeklerin sağlamlaştırılmasıyla paralel ilerler.
İsrail modelindeki temel kural şudur: Sahada dayatılan ne varsa, masada bir "gerçeklik" olarak yeniden tanımlanır. 1967 savaşından sonra İsrail; Batı Şeria, Doğu Kudüs, Golan ve Sina üzerindeki kontrolünden hareketle her türlü müzakere sürecine girdi.
Bu kontrol tartışmaya açık bir konu olarak değil; üzerinde "aslın" değil, "düzenlemenin" konuşulduğu sarsılmaz bir zemin olarak sunuldu.
İsrail; askeri, teknik ve diplomatik üstünlüğünü kullanarak müzakereyi, diğer tarafın ihtiyaç ve zaman baskısı altında hareket ettiği eşitsiz bir ilişkiye dönüştürür.
2000 yılındaki Camp David müzakerelerinde Filistin tarafı hareket, ekonomi ve güvenlik kısıtlamaları altında pazarlık yaparken, İsrail tarafının daha geniş bir manevra alanına sahip olması, önerilerin niteliğini ve tavanını doğrudan etkiledi.
Nihai bir çözüm yerine İsrail, yolu parçalara ayıran geçiş anlaşmalarını tercih eder. Batı Şeria’nın Oslo’da A/B/C bölgelerine ayrılması, tam anlamıyla geçici bir formüldü; ancak bu, pratikte güvenlik ve idari kontrolün bugün bile üzerinden yönetildiği uzun vadeli bir yapıya dönüştü.
Ekonomi, hareket ve geçişler dahil her dosya bir güvenlik meselesi olarak yeniden formüle edilir; bu da her müzakere turunun gerekliliklerine göre bu şartların sıkılaştırılmasına veya gevşetilmesine olanak tanır.
İkinci düzey: Bir arıza değil, araç olarak zamana yayma
Müzakerelerin uzatılması, İsrail modelinde bir aksaklık değil, hesaplanmış bir araçtır. Bu süreç; teknik ayrıntıların devreye sokulması, kapanmış dosyaların yeniden açılması ve "ek çalışmalar" talep edilmesiyle sağlanır.
Ateşkeslere dair dolaylı müzakerelerin uzun turlarında karşı tarafın enerjisi ve iradesi tüketilirken, sahadaki gerçeklerin yerleşmesi durmaksızın devam eder.
İsrail müzakerecisi işe çok uç taleplerle başlar ve ardından bunlardan kademeli olarak geri adım atar. Hedeflenen etki açıktır: Sonradan kabul edilen hususlar, hala tercih edilen çerçevenin merkezinde kalmasına rağmen, güçlü tarafın verdiği büyük bir "taviz" gibi görünür.
Başlangıçta çok sıkı haritalar veya güvenlik düzenlemeleri sunup sonra bunları kısmen değiştirmek, her zaman bir "esneklik" kanıtı olarak pazarlanır.
Askeri gerilim, müzakereyi sonlandırmak için değil, şartları iyileştirmek için kullanılır. Gazze’deki çatışma turlarında ateşkes genellikle yoğun saha baskısının ardından gelir; bu da geçiş noktaları, balıkçılık sahası ve diğer konularda ateşkes şartlarına doğrudan yansır.
Meselelerin bölümlere ayrılması, güçlü tarafın çıkarlarına ters düşebilecek kapsamlı bir anlaşmayı engeller. Bu durum, güvenlik ile ekonomi, esirler ile sınırlar, su ile egemenlik arasındaki kalıcı ayrımda kendini gösterir. Örneğin esir değişimi müzakereleri, her zaman büyük siyasi meselelerden tamamen bağımsız bir dosya olarak yönetilir.
Birden fazla yoruma açık metinlerin kaleme alınması, daha sonra kullanılacak bir manevra alanı sağlar. Kapsamı ve mekanizmaları tam belirlenmemiş "yeniden konuşlanma" veya "güvenlik düzenlemeleri" gibi genel maddeler, çoğunlukla güçlü tarafın işine yarayan farklı yorumlara izin verir.
Arabulucuların kullanılması ve bölünmelerin değerlendirilmesi
Arabulucularla olan ilişki, onların tarafsız aktörler olduğu varsayımı üzerine değil, güç dengesinin bir parçası oldukları gerçeği üzerine kurulur. Gazze ateşkeslerinde Mısır’ın arabuluculuğu ile finansman ve sakinleşme dosyalarında Katar’ın rolü, doğrudan görünmeden mesaj ve baskı iletmek için kullanılır.
Bu duruma, karşı taraftaki farklılıkların istismarı ve bölünmeyi derinleştirip kalıcı kılmak amacıyla bir tarafa diğerinden farklı kısmi ayrıcalıklar tanınması eşlik eder.
Üçüncü düzey: Kullanılan araçlar
Askeri güç bu modelde sessiz bir arka plan değil, doğrudan bir baskı unsurudur; zira sınırlı operasyon tehdidi veya operasyonun genişletilmesi müzakere tavanını etkiler.
Buna ek olarak, karşı tarafın yapısına dair hassas istihbarat bilgileri; zayıf noktaları, baskı zamanlamasını ve iç bölünme hatlarını anlamak için kullanılır.
ABD desteği, denklemin belirleyici bir unsurunu oluşturur: Uluslararası platformlarda siyasi koruma ve karşı taraf üzerinde dolaylı baskı.
Bu unsurlar, önerileri "cömert" olarak sunan veya karşı tarafı "barış reddedici" olarak gösteren medya anlatısının yönetimiyle tamamlanır. Tüm bunlar, uluslararası hukukun seçici kullanımıyla mühürlenir: Hukuka, tutumu desteklediğinde dayanılır; kısıtladığında ise hukukun dışına çıkılır.
Dördüncü düzey: Düşünce yapısı
İsrail’in müzakere modeli, tutumları kutsallaştırmayan yüksek bir pragmatizme dayanır; çıkara hizmet ediyorsa her şey yeniden formüle edilebilir.
Buna, müzakereciyi kararların her mülahazadan önce "risk" kriteriyle ölçüldüğü kapsamlı bir sistemin parçası kılan güvenlik odaklı zihniyet eklenir.
Bu durum, küöülatif kazanımlar uğruna taktiksel kayıpları kabul eden uzun vadeli bir düşünce biçimine uzanır: Kalıcı saha veya siyasi düzenlemelerin yerleşmesi karşılığında geçici bir sakinliği kabul etmek gibi.
Hesaplanmış risk yönetimi bu sistemi tamamlar: Macera yaşamaya hazır olma, ancak istenmeyen topyekun bir savaşa sürüklenmeden gerilimin sınırlarını test etme.
İsrail’in müzakere modeli şu karmaşık denklemle özetlenebilir: Sahadaki güç + Zaman + Aşamalı müzakere + Sürekli baskı = Birikimli kazanımlar.
Sonuç nihai bir anlaşma değil, her turda başlangıç noktasının sürekli yeniden tanımlanmasıdır. Her yeni "gerçeklik" katmanıyla birlikte masa daha az tarafsız, mevcut güç dengesine ise daha fazla eğilimli hale gelir.
Bu noktada asıl soru "İsrail nasıl müzakere eder?" değil, "Masanın, aynı dengesizliğin yeniden üretildiği bir başka alana dönüşmesine izin vermeden onunla nasıl müzakere edilebilir?" sorusudur.
Çünkü çatışmanın dışında olduğunu sanarak müzakereye giren kişi, aslında çatışmanın tam kalbinde olduğunu ancak farklı bir dilin konuşulduğunu çok geç fark eder.
Çeviri: YDH