Direniş ve destek anlatısı

img
Direniş ve destek anlatısı YDH

"Geçmişte İngiliz tehdidi karşısında Osmanlı Devleti'nin birliğini savunan bu toplum, bugün de Siyonist tehlikeye karşı aynı duruşu sergiliyor ve bu ağır bedelleri ödemeyi göze alıyor."




Şeyh Ali el-Hatib

YDH - Lübnan Şii İslami Meclisi Başkan Yardımcısı Şeyh Ali el-Hatib'in imzasıyla el-Ahbar gazetesinde yayımlanan bu yazı, direnişin İran ile eş güdümlü yürüttüğü mücadelenin stratejik gerekliliğini vurguluyor. Şeyh el-Hatib, İsrail ile olan çatışmanın basit bir sınır uyuşmazlığı değil, bölgeyi parçalamayı hedefleyen geniş kapsamlı bir proje olduğunu belirterek Lübnan makamlarının diplomatik çözüm beklentilerini gerçekçi bulmadığını ifade ediyor.

Bugün, direnişin İran üzerindeki savaşa dahil olmasının sonuçlarını sorgulamak amacıyla, bu katılımın Lübnan'a daha fazla yıkım, can kaybı ve işgalin genişlemesinden başka bir şey getirmediği öne sürülüyor.

Güç dengelerindeki devasa uçurum nedeniyle savaş seçeneğinin kaybettirdiğinin görüldüğü iddia edilerek; direnişin bu savaşa hiç girmemesinin veya en azından daha fazla kayıptan kaçınmak adına Lübnan devletine diplomatik bir çözüm bulma şansı tanımasının daha iyi olacağı savunuluyor.

Bu yaklaşıma göre, böyle bir diplomatik çaba Lübnan'ı mevcut gerçeklikten çıkarabilir, halkı ve altyapıyı bu felaket sonuçlardan koruyabilirdi.

Bu anlatıya yanıt verebilmek için, söz konusu savaşın mahiyetini doğru kavramak ve buna göre bir değerlendirme yapmak gerekir.

Şüphesiz ki bu savaşa parçacı bir yaklaşımla bakılırsa, yani Lübnan'ın bu yükü tek başına üstlendiği varsayılırsa, yukarıdaki eleştiriler haklı görülebilir.

Zira savaşın niteliği, kullanılan silahlar ve Suriye'nin denklem dışına çıkarılmasıyla değişen koşullar açısından direnişin daha önce yürüttüğü savaşlardan büyük ölçüde ayrıldı.

Suriye'nin devre dışı kalması, direnişi hem temel bir destekçiden mahrum bıraktı hem de bölgedeki müttefikleriyle arasına bir engel koydu.

Ancak bu savaşta yaşananlar geçmişten de farklılık gösterdi. Direniş bu mücadeleye "sahaların birliği" ilkesi altında, İran'ın koruması ve direniş güçleri arasındaki tam koordinasyonla dahil oldu.

Tek bir operasyon odasından yönetilen bu süreç, direniş ekseninin parçalarını tek tek yok etmeyi hedefleyen düşmanın emellerini boşa çıkardı. Düşman bunu gizlemedi; önünde ya önce direnişe savaş açmak ya da doğrudan "baş" olan İran'ı vurarak eksenin diğer üyelerinin kendiliğinden çökmesini sağlamak gibi iki seçenek vardı.

Düşman ikinciyi seçti; ancak Lübnan'daki direnişin savaşa bu denli güçlü bir şekilde gireceğini hesaba katmadı. Önceki savaşta aldığı darbenin direnişi savaşamaz hale getirdiğine inanıyordu; bu yanlış hesap düşmanın direnişi tek yakalayıp ezme fırsatını elinden kaçırmasına neden oldu.

Düşman, Trump'ın planladığı gibi İran'daki İslami sistemi bitirmeyi veya diz çöktürüp teslimiyete zorlamayı başaramayınca savaşı durdurup müzakere masasına oturmak zorunda kaldı.

Aynı şekilde, İran'dan Irak'a, Lübnan'dan Yemen'e kadar uzanan cephenin tek bir savaş olduğu gerçeği karşısında, İsrail de Lübnan'da ateşkesi kabul etmek ve İran'ın şartlarına boyun eğmek mecburiyetinde kaldı.

Şimdi ise Lübnan hattını İran hattından koparmayı hedefleyen yeni bir diplomatik savaş başladı. Ne yazık ki Amerikan baskısına boyun eğen Lübnan makamlarının tutumu utanç vericiydi.

Bu durum Lübnan cephesinde ateşkesin birkaç gün gecikmesine, can ve mal kayıplarının artmasına yol açtı ki bu kayıpların sorumluluğu söz konusu yetkililere aittir. Zira yetkililer, İran'ın kendi lehine oluşturduğu güçlü bir kozu Amerikalılara teslim etti.

Bugün İslamabad'da yürütülen diplomatik mücadelenin en önemli boyutlarından birini, İran'ın "hatların birliği" ilkesine sadık kalması oluşturuyor. Diplomatik savaşın bazı kritik noktaları Lübnan detayına odaklanmış durumda; ancak bu temel bir detaydır ve güçlü olan taraf kendi şartlarını dayatacaktır. Görünen o ki bu taraf İran'dır.

Buradaki asıl soru şudur: Lübnan'daki direniş, resmi makamların yürüteceği diplomatik bir çabayla bu aşamaya gelmekten kurtulabilir miydi? Bu çaba savaşı bitirebilir, toprakları özgürleştirebilir ve direnişin 2000 yılındaki kurtuluştan sonra sağladığı istikrarı kalıcı kılabilir miydi?

Ya da 2006 saldırısından sonra olduğu gibi esirleri kurtarabilir miydi? Hatırlanacağı üzere o dönemde düşman, sadece Lübnanlı esirleri değil, aralarında şehit Semir Kuntar gibi İsrail yasalarının bırakılmasına izin vermediği isimlerin de bulunduğu bazı Arap esirleri bile serbest bırakmak zorunda kalmıştı. Bu emsalin acı tadı düşmanın hafızasında hala tazedir.

Birincisi, mevcut resmi yaklaşım oldukça saftır. Deneyimler göstermiştir ki düşman, sadece kendi lehine gördüğü güç dengeleri üzerinden hareket eder.

Lübnan makamları ise elindeki güç kartlarından vazgeçip Amerikan müdahalesine güvenerek ağlayıp sızlayarak düşmana gitmeyi tercih ediyor. Oysa Amerikan Temsilcisi Tom Barrack, "İsrail'i memnun etmelisiniz" diyerek durumu açıkça ifade etmişti.

İkincisi, yetkililer savaşın niteliğini yanlış anlıyor. İsrail ile olan sorunu sadece bir sınır uyuşmazlığı veya basitçe çözülebilecek bir güvenlik meselesi sanıyorlar.

Bu varsayım, söz konusu yapının sadece birlikte yaşanabilecek bir devlet olduğu yanılgısına dayanıyor. Oysa 2002 yılında Beyrut Zirvesi'nde Arap Girişimi kapsamında Filistin devleti kurularak sorunun çözülmesi önerildiğinde, bu girişime uluslararası alanda destek sesleri yükselir yükselmez Filistin şehirleri ve kampları yıkım ve katliam alanına çevrilmişti.

Düşman, barış anlaşmalarını sabote ederek genişlemeci ve saldırgan projesine devam etti; Filistinlileri Gazze'den sürdü ve Batı Şeria'nın büyük kısmına yerleşim birimleri inşa ederek burayı insansızlaştırıp ilhak etmek için ciddiyetle çalışıyor.

2006 yenilgisinin intikamını almak için Lübnan'a yönelik tehditlerinden ve hazırlıklarından da geri durmadı. Bu durum, söz konusu düşmanla bir arada yaşamanın veya savaşı sonlandıracak gerçekçi bir formüle ulaşmanın imkansızlığını somut bir şekilde gösteriyor.

Düşman, Arap ve İslam coğrafyasını birbiriyle çatışan mezhepsel ve etnik küçük devletçiklere bölmeye çalışarak "Büyük İsrail" projesini gerçekleştirme çabasını her geçen gün kanıtlıyor.

Batı'nın bu yapıyı kurma amacı da zaten stratejik konumuyla küresel ticaret yollarını, petrol ve gaz kaynaklarını kontrol altında tutacak ileri bir karakol oluşturmaktı.

Ayrıca Batı'nın hafızasında, Viyana ve Balkan kapılarına dayanan Osmanlı ve öncesindeki Fatımi Devleti'ne dair yakın tarihli hatıralar hala canlıdır.

Savaşa bu arka planla baktığımızda resim değişir; İsrail projesinin gerçek hedeflerini ve mücadelenin ne denli hayati bir seviyede yürütülmesi gerektiğini daha derinden kavrarız.

Arap barış projeleri başarısız olduktan sonra bu projeyle mücadelenin ancak ümmetin çabalarını birleştirmesiyle mümkün olacağını anlayan direniş güçleri, bu bilinçle hareket etti.

Batı da direnişin bu kavrayışının tehlikesini fark ederek onu karalamaya, şeytanlaştırmaya, bazen mezhepsel bazen de ulusalcı bir kimliğe büründürerek daha doğmadan boğmaya çalıştı.

Direniş bu girişimleri büyük ölçüde aşmayı başardı; bu durum ABD'yi bizzat savaşmaya ve direnişin bölgedeki ana destekçisi olan İran'a karşı harekete geçmeye itti.

Fakat İran ve direnişin gösterdiği direnç bu hedefleri boşa çıkardı ve direniş ittifakını ileri bir aşamaya taşıdı. Bu savaşın sonuçları, bölge ve dünya üzerinde, özellikle de Filistin davası bağlamında Arapların ve Müslümanların lehine büyük jeopolitik yansımalar doğuracaktır.

Parçacı barış projelerinin iflas etmesiyle birlikte, siyonist-batı projesine yaklaşım tarzında bölgeye ve halklara karşı ne kadar büyük bir hata yapıldığı herkesçe anlaşıldı.

Bu yanlış anlayışa hala tutunan bazı kesimler, Şii toplumunu kendi özel çıkarlarına odaklanmaya ve savaştan çekilmeye ikna etmeye çalışıyor.

Ancak bu toplumun savaşın doğasına dair derin kavrayışı, kendisini ümmetin bir parçası ve siyasi birliğinin bir unsuru olarak görmesi, ümmetten kopuk ayrılıkçı bir siyasi projeyi veya özel bir gündemi düşünmesini bile engelledi. Filistin davasını doğrudan ümmetin ve kendisinin davası olarak kabul etti.

Bu nedenle, Şii toplumunu kendi ümmetinden ve meselelerinden kopararak sadece kendi özel çıkarları ve kaygılarıyla yaşamaya özendirmeye çalışanlar yanılıyor.

Geçmişte İngiliz tehdidi karşısında Osmanlı Devleti'nin birliğini savunan bu toplum, bugün de Siyonist tehlikeye karşı aynı duruşu sergiliyor ve bu ağır bedelleri ödemeyi göze alıyor.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel