❝Gerçek şu ki, İran Savaşı kaybedilmiştir; bu, Trump’ın en zeki destekçilerinin bile artık kabul ettiği bir hakikat.❞
Jeet Heer
YDH- The Nation gazetesinden Jeet Heer, eleştirisini Trumpizmin entelektüel mimarlarından biri olan Christopher Caldwell üzerinden inşa ederek ABD'nin artık küresel bir jandarma olma kapasitesini yitirdiğini ve "yumuşak iniş" (İngiltere örneğinde olduğu gibi kontrollü geri çekilme) şansını kaybettiğini vurguluyor. Bu savaşın sadece askeri bir başarısızlık değil, MAGA doktrininin entelektüel ölümü olduğunu söyleyen Heer, ABD’nin Trump’ın narsistik liderlik imajı ve iç siyasi kutuplaşma nedeniyle "kaotik ve yıkıcı bir son"a sürüklendiğinin altını ısrarla çiziyor.
ABD İmparatorluğu’nun sonu böyle intizamlı bir geri çekilme ile olmayacak.
New York Times, geçtiğimiz Pazar günü sarsıcı bir başlıkla çıktı: “Amerika Resmen Çöküşteki Bir İmparatorluktur.”
Köşe yazısındaki iddialar aslında tanıdık: ABD’nin özünde emperyal bir güç olduğu ve Donald Trump’ın İran’daki başarısız savaşının Amerikan gücünün zayıfladığını kanıtladığı görüşü; The Nation veya Jacobin gibi sol yayınlarda öteden beri dile getiriliyordu. Ancak bu tür bir yaklaşıma, nadir görülen istisnalar dışında Times sayfalarında rastlamak pek mümkün değildir.
Gazete genellikle imparatorluk gerçeğini; “liberal uluslararası düzen” ya da “Amerikan hegemonyası” gibi yumuşatılmış ifadelerin arkasına gizlemeyi tercih eder. Bu sert üsluptan daha şaşırtıcı olan ise yazının müellifiydi: Bir solcu değil, muhafazakâr kesimin sadık kalemlerinden Christopher Caldwell.
Son on yıldır Caldwell, Trumpizmin entelektüel düzlemdeki en tutarlı savunucusu olarak kendine has, yalnız bir alan yarattı.
Donanımlı ve kozmopolit bir yazar olan Caldwell; liberal elitlerin gevşek göç politikaları, kültürel çeşitlilik dayatması ve ekonomik küreselcilikle ABD’ye zarar verdiğine inanan temel MAGA (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) doktrinini yürekten destekliyor.
Öyle ki Caldwell, Donald Trump’ın “Önce Amerika” sloganını bizzat başkandan bile daha çok ciddiye almış görünüyor.
Trump’ın neomuhafazakâr “rejim değişikliği” savaşlarına yönelik eleştirilerini önemseyen yazar; Avrupa ve Orta Doğu’da itidalli, Batı yarımkürede ise ABD gücünün tahkim edildiği yeni bir dış politika hayal ediyordu.
Bu pencereden bakınca Caldwell; Trump’ın Venezuela lideri Maduro’yu devirme girişiminde, Küba’yı işgal tehditlerinde, hatta Grönland’ı ilhak etme söyleminde dahi kendince bir “tutarlılık” bulabiliyordu.
Ancak İran’ın işgali, bu bölgesel hâkimiyet projesini temelinden sarsıyor ve Caldwell bunun farkında.
Nitekim Mart ortasında The Spectator dergisinde, İran Savaşı’nı “Trumpizmin sonu” olarak nitelendirip sertçe eleştirdi.
Times’taki son yazısında ise savaşın, Amerikan gücünün sınırlarını ifşa ettiğini; özellikle çatışmalarda seyir füzeleri tükendiği için ABD İmparatorluğu’nun artık Avrupa ve Asya’daki envanterinden çalmak zorunda kaldığını haklı bir dille vurguluyor.
Caldwell’in en çarpıcı argümanı, ABD’nin artık sadece kötü seçenekler arasında sıkışıp kaldığıdır:
“[ABD] İran’da durabilir; ancak bu, ordusunun dünyanın sandığından çok daha etkisiz olduğunu durup dururken kanıtlaması anlamına gelir. Ya da başkanın ‘gezi’ olarak adlandırdığı İran macerasını finanse etmek için Avrupa ve Doğu Asya gibi hayati çıkarlarının olduğu bölgelerden kaynak kaydırabilir. Veyahut Sayın Trump’ın Nisan başında sosyal medyada karanlık bir dille imâ ettiği uç askeri yöntemlere başvurabilir ki bu, liderlik ettiği ülke için ebedi bir utanç kaynağı olur. Kısacası Amerika Birleşik Devletleri; ya itibarını, ya dostlarını ya da ruhunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır.”
Caldwell bu karamsarlığında yalnız da değil.
Washington Post, Trump’ın İran savaşının halk nezdinde, Irak’taki şiddetin zirve yaptığı 2006 yılından ve 1970’lerin başındaki Vietnam Savaşı’ndan bile daha az destek gördüğünü aktarıyor.
Bir ankete göre Amerikalıların yüzde 61’i İran’a askeri müdahalenin hata olduğunu düşünüyor; ABD’nin oradaki adımlarının başarılı olduğuna inananların oranı ise onda ikiyi bile bulmuyor.
Elbette çatışma konusunda partizan bir ayrışma var; Cumhuriyetçiler Trump’ı ve savaşını desteklemeyi sürdürüyor.
Fakat bu destek, bilinçli bir inançtan ziyade refleks haline gelmiş bir sadakate dayanıyor olabilir.
Zira Tucker Carlson’dan Candace Owens’a kadar Trump’ın arkasındaki en etkili sağcı isimlerin bir kısmı savaşa cephe almış durumda.
Ben Shapiro gibi savaş yanlısı muhafazakârlar ise kitlelerinin günden güne eridiğine şahit oluyor; nitekim Shapiro geçtiğimiz Cuma günü yayın organı The Daily Wire’da işten çıkarmalar yapacağını duyurdu.
İran Savaşı’nın kaybedildiği kanaati, sadece muhaliflerde değil, Kongre’deki Cumhuriyetçiler üzerinde etkili olabilecek yerleşik isimler arasında da yayılıyor.
Cuma günü, dış politika elitlerinin mutabakatını yansıtmasıyla bilinen Foreign Affairs dergisinde; hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat yönetimlerde görev yapmış deneyimli diplomat Tom Pickering’in imzasını taşıyan çarpıcı bir makale yayımlandı.
Makale, savaşı bitirmek için Washington’un “rahatsız edici tavizler” vermesi gerektiğini savunuyor.
Bu tavizlerin başında; İran’ın egemen bir devlet olarak, sivil amaçlı uranyum zenginleştirme de dâhil olmak üzere temel haklarının tanınması geliyor.
Ayrıca boğazdan geçen petrol ürünlerine bir “ulaşım harcı” getirilmesi ve bu gelirin İran dâhil bölgenin yeniden imarında kullanılması öneriliyor.
Metin, İsrail’in Lübnan’daki Hizbullah’la olan savaşını bitirecek diplomatik bir çözümü de şart koşuyor.
Bu öneriler mantıklı bir yol haritası sunsa da, Trump yönetiminin böyle bir rotayı benimsemesi hayli güç. Zira böylesi bir geri adım, yenilgiyi resmen kabul etmek demek.
Trump, geçmişteki ticaret savaşlarında yaptığı gibi bazen kazanamayacağı kavgadan çekilmesini bilir; ancak aynı zamanda “her zaman kazanan adam” imajına devasa bir yatırım yapmıştır.
İran Savaşı’ndaki asıl düğüm de burada: Trump’ın “muzaffer lider” fantezisini zedelemeden bu savaşı bitirebilmenin bir yolu henüz görünmüyor.
Gerçek şu ki, İran Savaşı kaybedilmiştir; bu, Trump’ın en zeki destekçilerinin bile artık kabul ettiği bir hakikat.
Fakat kaybedilen bir savaşı, Trump’ı her şeyi fetheden bir ilah gibi gören MAGA dünyasına anlatmak imkânsız.
Bu nedenle yakın gelecekte bizi bekleyen şey, büyük ihtimalle sancılı bir statüko: Ateşkesle eş zamanlı olarak Hürmüz Boğazı’nın karşılıklı ablukaya alınması.
Trump’ı bu politikadan vazgeçirebilecek tek güç Kongre’dir. New York Times, kilit isimlerin Orta Doğu’daki bu maliyetli çatışmanın 60. gününde sabırlarının tükendiğini ve şüpheci bir tutuma yöneldiklerini bildiriyor. Ancak Susan Collins veya Lisa Murkowski gibi isimlerin mırıltılarına çok da güvenmemek lazım; zira bu tip Cumhuriyetçiler iş ciddiye bindiğinde genellikle Trump’a boyun eğerler.
Savaşın dünya ekonomisi için yarattığı tehlike o kadar büyük ki, bu belirsizliğin sonsuza dek sürmesi imkânsız. Şu an büyük bir barajın basınçla çatlamaya başladığına tanıklık ediyoruz. Barajın ne zaman yıkılacağını kestirmek güç olsa da, o büyük yıkımın yaklaştığı bir gerçek.
Christopher Caldwell’in iyimser hayallerinden biri, ABD İmparatorluğu’nun barışçıl ve düzenli bir şekilde tasfiye edilebileceğiydi. New York Times yazısında bu ihtimali şöyle özetlemişti:
“İngiltere, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra geniş sömürge sisteminden ve himayesindeki topraklardan vazgeçmek zorunda kaldı… Bu geri çekilme bir başarıydı; yönetilen şey aslında bir çöküş olduğu için bunu fark etmek zordu. Sayın Trump’ın da benzer bir başarıyı yakalama şansı vardı.”
Fakat görünen o ki, ABD İmparatorluğu’nun sonu böyle intizamlı bir geri çekilme ile olmayacak. Aksine tüm işaretler, çok daha yıkıcı ve karanlık bir sonu gösteriyor.
Çeviri: YDH