Lübnan merkezli el-Ahbar gazetesinde yazan Rim Hani, İsrail’in deklare edilmemiş nükleer cephaneliğini yerel radyolarda açıkça övmeye başladığını duyurdu.
YDH- Araştırmacı gazeteci Rim Hani, Lübnan merkezli el-Ahbar gazetesinde kaleme aldığı analiz yazısında, İsrail ile İran arasındaki çatışmaların nükleer boyutunu ve Washington-Tel Aviv hattındaki tarihi nükleer iş birliğinin küresel siyasette yarattığı çatlakları değerlendiriyor.
Hani, İsrail’in ABD yönetimleri tarafından onlarca yıldır gizlenen nükleer cephaneliğini son dönemde yerel radyolarda bile bir övünç kaynağı olarak kullanmaya başladığına dikkat çekerek, İran’ın nükleer programını engelleme iddiasıyla yürütülen savaşın uluslararası kamuoyunda meşruiyetini hızla kaybettiğini savunuyor.
"Silahlanma silahlanmayı doğurur"
Analizde, Belçika’daki Antwerp Üniversitesi’nde uluslararası politika uzmanı olan Profesör Tom Sawyer’ın görüşlerine atıfta bulunuluyor.
Sawyer’ın, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı (NPT) imzalamayan ve nükleer varlığını resmi olarak hiçbir zaman kabul etmeyen İsrail'in, başka bir ülkenin nükleer güç olmasını engellemeye çalışmasındaki çelişkiyi sorguladığı aktarılıyor.
Yazar, Tel Aviv’in temel motivasyonunun Ortadoğu’daki nükleer tekelini korumak olduğunu ileri sürerken, bu durumun bölgede kalıcı olamayacağının altını çiziyor.
İran’ın askeri nitelikli bir nükleer program arayışının arkasındaki en büyük etkenin İsrail’in nükleer gücünden kaynaklanan güvenlik kaygıları olduğunu belirten Hani, Tahran’ın nükleer bir güç haline gelmesi durumunda, Pakistan ile ilişkilerini sıkılaştıran Suudi Arabistan başta olmak üzere diğer bölge ülkelerinin de hızla nükleer silahlanma yarışına gireceğini öngörüyor.
Yazıda, bu sarmaldan tek çıkış yolunun İsrail'in nükleer tekelinde ısrar etmesi değil, Ortadoğu'nun kitle imha silahlarından tamamen arındırılması olduğu savunuluyor.
Washington’da yarım asırlık tabu yıkılıyor
Hani, ABD iç siyasetinde de İsrail’in nükleer programına yönelik tarihi bir eksen kayması yaşandığına işaret ediyor.
Washington Post’un verilerine dayandırılan analizde, Temsilciler Meclisi’ndeki bir grup Demokrat Partili milletvekilinin, Trump yönetimine çağrıda bulunarak İsrail’in nükleer programının resmen açıklanmasını ve acil bir risk değerlendirmesi yapılmasını talep ettiği aktarılıyor.
Vekillerin, bölgedeki Amerikan askerlerinin güvenliğine ve savaşın meşruiyet kaybına dikkat çektiği belirtilirken, nükleer risklerin artık teorik bir tehdit olmaktan çıktığı vurgulanıyor.
Yazar, mektuba dair Kongre'nin sorumluluğuna odaklanan şu can alıcı ifadeleri doğrudan aktarıyor:
"Kongre, Ortadoğu’daki nükleer denge, çatışmanın taraflarının gerilimi tırmandırma potansiyeli ve yönetimin bu tür senaryolara karşı hazırladığı acil durum planları hakkında tam olarak bilgilendirilme konusunda anayasal bir sorumluluğa sahiptir."
Nükleer uzmanı Profesör Avner Cohen’in görüşlerine de yer verilen analizde, bu çıkışın 1969 yılında ABD Başkanı Richard Nixon ile İsrail Başbakanı Golda Meir arasında yapılan gayri resmi sessizlik mutabakatından bu yana parti normlarında yaşanan en büyük sapma olduğu ve yarım asırlık bir tabuyu yıktığı ifade ediliyor.
ABD Topraklarında Nükleer Casusluk İddiaları
Makalede, The Atomic Scientists dergisinde yayımlanan bir rapora ve İsrail’de yayımlanan Ben ve Atom adlı belgesel dizisine gönderme yapılarak, Tel Aviv’in nükleer cephaneliğini oluştururken başvurduğu gizli yöntemler ifşa ediliyor.
İsrail bilimsel istihbarat teşkilatı LAKAM’ın, faaliyetlerini Mossad’dan bile gizleyerek ABD topraklarında operasyonlar yürüttüğü öne sürülüyor.
Bu kapsamda, 1960'larda Pennsylvania’daki bir tesisten uranyum çalınması, 1980'lerde Hollywood yapımcısı Arnon Milchan aracılığıyla nükleer tetikleyicilerin kaçırılması ve 1979'da Güney Afrika açıklarında yapılan uluslararası antlaşmalara aykırı nükleer denemeler gibi skandallara değiniliyor.
Yazar, ABD başkanlarının Kennedy döneminden bu yana bu duruma sessiz kaldığını ve hukuki süreçlerin işletilmesini engellediğini iddia ediyor.
Masadaki tehlike: "Samson Seçeneği"
Rim Hani, Amerikan Jacobin dergisinin analizlerine dayanarak, İsrail’in yüzün üzerinde savaş başlığına sahip deklare edilmemiş devasa bir nükleer kapasitesi olduğunu hatırlatıyor.
Bu askeri kapasitenin, İsrail askeri doktrininde "Samson Seçeneği" olarak adlandırılan ve ülkenin varoluşsal bir tehditle karşılaşması halinde nükleer silah kullanımını öngören stratejinin temel taşı olduğu belirtiliyor.
Yazar, İsrail’in yüksek nüfus yoğunluğu ve hava savunma sistemlerinin mutlak koruma sağlayamadığının kanıtlanmış olması karşısında, Benyamin Netanyahu liderliğindeki mevcut rejimin, devletin bekasına yönelik somut bir tehdit algıladığı anda bu nükleer eşiği aşma riskinin son derece yüksek olduğu uyarısıyla analizini sonlandırıyor.