İsrail, Lübnan ve İran'da büyük bir suikast dalgası planlıyor

img
İsrail, Lübnan ve İran'da büyük bir suikast dalgası planlıyor YDH

İsrail’in Lübnan ve İran’da kapsamlı suikast planları hazırladığı, bunun çok cepheli bir askeri stratejinin parçası olarak değerlendirildiği belirtildi.




YDH- El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim el-Emin, ABD’nin İran ve bölgedeki müdahalelerinin hedeflenen sonuçları üretmediği, buna karşılık yeni bir tırmanma riskinin sürdüğü ifade ediyor. Analizde, İsrail’in Gazze, Lübnan ve Suriye’de daha geniş kapsamlı askeri planlara hazırlandığı, İran’ın ise mevcut denklemde geri adım atmadığı belirtiliyor. ABD’de ise karar süreçlerinde Trump’ın kişisel yaklaşımının etkisinin arttığı, bu durumun olası yeni bir savaş senaryosunu daha belirsiz hale getirdiği aktarılıyor.

***

Başlangıç ​​noktasına geri döndük!

Bu, İran’da olduğu gibi Lübnan’da da karar alıcıların bugün hareket ettiği gerçek temel gibi görünüyor. ABD yönetimi, gücün her zaman her yerde istenen sonuçları üretmediği gerçeğiyle gerçekçi biçimde yüzleşmeyi hâlâ reddediyor.

İran’a karşı Haziran 2025 ve Mart 2026’daki savaş turları temel hedeflerini gerçekleştiremedi: yönetici sistemin yapısında bir çatlama olduğuna ya da ülkede kapsamlı bir kaos yaşandığına dair hiçbir işaret yok.

Lübnan’da ise süreç, yalnızca direniş fikrini değil, aynı zamanda araçlarını da yeniden canlandıracak bir yöne doğru ilerliyor. Zamanla yeni tarafların bu seçeneğe katılabileceği düşünülmeye başlanabilir.

Buna karşılık İsrail, son otuz aydır sürdürdüğü açık savaşları devam ettirmeye hazırlanıyor. Bu kez Gazze Şeridi’nde yeniden şansını denemek istiyor ve hedefi, bu kez nüfusu zorla bölgeden çıkarmak ya da yaklaşık iki milyon Filistinliyi derinliği üç kilometreyi geçmeyen dar bir kıyı şeridine sıkıştırmak; aynı zamanda Batı Şeria’da yerinden etme operasyonlarını genişletmek ve yerleşim faaliyetlerini artırmak.

Suriye’de ise İsrail, güney Suriye’de nüfuz ve kontrolünü genişletmeye hazırlanıyor gibi görünüyor. Mevcut koşulların, kuzey cephesini iki ülke boyunca uzanan ve fiilen kendi güçlerinin kontrol ettiği tek bir güvenlik alanına dönüştürmesine imkân verecek büyük bir saha dönüşümü için fırsat sunduğuna inanıyor. Bu çerçevede, kendisiyle daha iyi ilişkiler kurmak isteyen nüfusun da bölgede bırakılması öngörülüyor.

İsrail istihbaratının son on yılda büyük bir üstünlük sağladığı ve Gazze’den Batı Şeria’ya, Lübnan’dan İran’a kadar bölgenin farklı yerlerinde çok sayıda operasyon gerçekleştirdiği, çok sayıda lideri, kadroyu, savaşçıyı ve hükümet ile örgüt yetkilisini öldürdüğü doğrudur. Ancak bu istihbarat üstünlüğü, İsrail siyasi liderliğine “ertesi gün” konusunda kesin bir yanıt sunmuyor.

Bu kurumların övündüğü tek şeyin hazırlık aşamasını tamamlamak olduğu, başarısızlıkların ise hükümetin, ordunun veya müttefiklerin diğer kademelerine yüklendiği görülüyor.

Bugün İsrail istihbaratı, tüm kollarıyla birlikte, Direniş Ekseni’nin tamamını hedef alan daha geniş bir plan içinde çalışıyor.

İran’da ise savaşın sona ermesine dair ciddi bir işaret hâlâ yok. İran liderliği, temel tavizler vermek zorunda olduğunu düşünmüyor; aksine mevcut çatışmanın sonuçlarının, siyasi, güvenlik ve ekonomik istikrarına bağlı temel ilkeleri korumasına imkân verdiğini değerlendiriyor.

Tahran, ABD ile herhangi bir uzlaşma projesini tartıştığında bunu, yalnızca savaş durumunun sona erdirilmesi ve İran’ın nükleer silah edinme niyetinde olmadığına dair Washington’a ek güvenceler verilmesi olarak görüyor; ancak İranlılara göre nükleer programla ilgili olası bir anlaşma, savaş öncesi müzakerelerde varılanlardan çok da farklı olmayacak.

Amerika Birleşik Devletleri’nde ise Başkan Donald Trump’ta kişisel bir sorunun bulunduğunu dikkate almak gerekiyor. Amerikan kurumlarının ürettiği tüm veriler ve göstergeler, yönetim politikalarını tek başına belirleyen unsur olarak artık yeterli görülmüyor. Bölgede çalışan birçok arabulucu ve temsilci, Trump’ın kişisel mizacının ve düşünme biçiminin kararlar üzerindeki etkisini açıklamaya ciddi zaman ayırıyor.

Savaş öncesinde özel temsilcisi Steve Witkoff’un, Trump’ın “İran’ın teslim olmamasına şok olduğu” yönündeki açıklaması aslında bu düşünme biçimini yansıtıyordu ve bu zihniyet bugün de İran dosyasına yaklaşımında hâlâ mevcut.

ABD’li veya Trump ekibiyle çalışan diplomatlar, Trump’ın olayları farklı bir şekilde ölçtüğünü, bölge halklarının siyasi ve sosyal özelliklerini anlamaya özel bir ilgi duymadığını ve korumak istediği tek şeyin İsrail’in güvenliği olduğunu söylüyor.

Tüm bunlar, Trump’ın İran’a yönelik yeni bir savaş turuna gitmesinin, eğer iç dinamikler ya da müttefikleri onu ek bir çatışma dalgasının İran’a taviz dayatacağına ikna ederse, olası olduğunu gösteriyor. Bu durumda karar yalnızca ABD kurumlarının değerlendirmelerine bağlı kalmaz; İsrail faktörü de güçlü biçimde devreye girer. Bu, İsrail’in savaşın doğrudan bir ortağı olmasından değil, Washington açısından askeri ve güvenlik tasavvuruna katkı sağlayan bir unsur olarak görülmesinden kaynaklanır.

Washington’daki uzmanlar, İsrail’in siyasi değerlendirmelerdeki başarısızlığının operasyonel ve askeri performansın başarısız olduğu anlamına gelmediğini kabul eder. Hatta İsrail’in İran’a karşı operasyonlarda gösterdiği hassasiyetin bazı alanlarda ABD’nin kendi performansını bile aştığı değerlendirmesi yapılır ve bu da ABD askeri çevrelerinin İsrailli muhataplarını dikkatle dinlemesine yol açar.

Tam bu noktada büyük sorun başlar; çünkü Trump’ın bugün istediği şey, İsrail’in istediği şeyle tam olarak örtüşmemektedir. ABD başkanı İran yönetiminin yapısı veya kişileriyle fazla ilgilenmez; onun ilgilendiği şey yönetimin davranışı ve politikalarıdır. Eğer yeterli işbirliği ve güvence sağlanırsa, yönetimin devrilmesi onun için zorunlu bir hedef değildir.

İsrail ise bu gerçeği iyi bilmektedir. Washington’a bu yaklaşımı kabul ettirebilir, ancak sahada İran devletini sistematik olarak zayıflatma ve yıkma stratejisi izler. Bu noktada İsrail için İran’ı kimin yönettiği önemli değildir; önemli olan İran’ın parçalanmış, zayıf ve etkisiz bir ülkeye dönüşmesidir. Bu nedenle İsrail, olası yeni bir çatışma turunda İran’a karşı geniş çaplı ve ağır saldırılar düzenlemeye oldukça hevesli görünür.

Bu yaklaşım, gücün kapsamlı kullanımı doktrinine dayanır ve bu fikir Trump’ın siyasi zihniyetiyle de örtüşür. Böylece İsrail, ABD’nin açıkça karşı çıkamayacağı ya da geniş savaş çerçevesinde kolayca geçiştirilebilecek kendi planlarını düşünmektedir.

Operasyonel değerlendirmelerde, İsrail’in Lübnan cephesini İran’a karşı açık savaşın bir parçası olarak ele aldığı görülür. Bu nedenle İsrail’in İran ve Lübnan’a eş zamanlı saldırılar düzenlemeye hazırlandığı ve bunu çoklu hatlar üzerinden yürütmek istediği anlaşılmaktadır:

Birincisi: İsrail’in hayati gördüğü hedeflere karşı geniş kapsamlı suikastlar yürütmesi; bunlar ister bilinen ister kamuoyunda yer almayan isimler olsun, ister doğrudan savaşta yer alan askeri unsurlar ister Hizbullah ve İran devlet kurumlarında görev yapan sivil kadrolar olsun.

İkincisi: Psikolojik ve askeri mesaj niteliği taşıyan büyük ve ani operasyonlarla güç gösterisi yapılması. Bu, savaş sırasında İran ile ateşkesin ertesi günü Lübnan’a düzenlenen ve on dakika içinde yaklaşık yüz binayı hedef alan geniş hava saldırısında görüldü. İsrail daha sonra bu saldırının yüzlerce Hizbullah unsurunun yerini belirleyen yoğun istihbarat çalışmasının sonucu olduğunu iddia etti.

İsrail medyası, Hizbullah içinde 300’den fazla kadro ve komutanın hedef alındığı “nokta atışı” anlatısını yaydı. Ancak bu anlatıyı üretenler daha sonra saldırının gerçek sonuçlarını tartışmaya geri dönmedi; saldırı uluslararası tepkilere yol açmasına rağmen, Trump’ın doğrudan devreye girerek Netanyahu’dan Beyrut ve güney banliyölerine yönelik saldırıları durdurmasını istemesine kadar uzandı.

Üçüncüsü: İran’daki enerji üretim merkezlerine saldırılar düzenlenmesi. Bu, petrol tesislerini, elektrik üretim santrallerini, büyük şehirlerdeki iletim hatlarını, gaz sahalarını ve kamu hizmetleri altyapısını kapsar. İsrail’e göre bu saldırılar İran’a büyük ekonomik maliyet yükleyecek ve uzun bir yeniden inşa süreci gerektirecektir; aynı zamanda ülkede protesto dalgaları oluşturmayı hedefleyecektir. İsrail, bu sürecin İranlı unsurlar ve İran’a komşu ülkelerle birlikte yürütüldüğünü iddia eder.

Dördüncüsü: İran’ın askeri üretim merkezleri veya füze üretim tesisleri olarak görülen hedeflere karşı yıkıcı saldırılar düzenlenmesi. Buna askeri üsler, güvenlik kurumları, altyapılar ve İsrail’in askeri-güvenlik sistemine bağlı gördüğü araştırma merkezleri de dahildir.

Beşincisi: ABD-İsrail ortaklığıyla büyük bir gösteri operasyonu yürütülmesi. Bu, yoğun hava koruması altında özel birlikler tarafından İran içinde hassas bir noktaya kara operasyonu yapılmasını, nükleer programla ilgili hedeflerin vurulmasını veya üst düzey İranlı isimlerin kaçırılmasını içerebilir.

Bu senaryolar, askeri hesaplamalarda hayal ürünü olarak görülmemektedir. Mevcut tartışmalara göre İran, ABD ve İsrail’in ateşkes öncesinden daha sert bir askeri tırmanmaya gidebileceğinin farkındadır. Buna karşılık İran’ın da hem İsrail içinde hem de bölgede ABD varlıklarına yönelik daha geniş ve doğrudan karşılık seçeneklerine hazırlandığı, bunun da bölgede ABD projesiyle bağlantılı kritik altyapıları kapsadığı belirtilmektedir.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel