Trump, İran ile derin devlet arasında sıkıştı

img
Trump, İran ile derin devlet arasında sıkıştı YDH

"Artık Trump’ın önünde iki seçenek var: Ya İran’a karşı savaşı tırmandıracak -ki bu, kendi siyasi sonunu ve projesinin çöküşünü getirecektir- ya da gerçekçi şartlar altında İran ile anlaşmaya vararak uluslararası kamuoyunda kaybettiği itibarı bir nebze olsun kurtarmaya çalışacaktır."




Hüseyin Seyfeddin

YDH - Amerikan siyasetindeki derin kutuplaşma, yerli sermaye ile küreselci derin devlet arasındaki savaşı su yüzüne çıkarırken, Donald Trump bu iç çekişmenin ve askeri vesayetin gölgesinde bir dış politika yürütmeye zorlandı. Savaşları bitirme ve derin devleti tasfiye etme vaatleriyle göreve gelen Trump; İsrail lobisinin şantajları, Ukrayna'daki başarısızlıklar ve Avrupa’nın direnci karşısında kendi söylemlerine teslim olmuş ve dış politikada hamasi kararlara yöneldi. El-Ahbar gazetesinin konuk yazarlarından Hüseyin Seyfeddin'in değerlendirmesine göre Trump yönetiminin Latin Amerika’da elde ettiği geçici başarıların verdiği kibirle İran’a karşı başlattığı doğrudan askeri harekat, beklenenin aksine ABD askeri üslerinin vurulması ve Hürmüz Boğazı'nda kuşatılmasıyla büyük bir stratejik yenilgiyle sonuçlandı. Bugün gelinen noktada yalnızlaşan Trump, ya kendi siyasi intiharı anlamına gelecek bir savaşı tırmandırmak ya da İran ile masaya oturarak diplomatik bir uzlaşma aramak arasında sıkışmış durumda.

Birlik Savaşı’ndan (1865) bu yana ilk kez, Amerikan müesses nizamındaki dikey ve yatay bölünme böylesine uç bir noktaya ulaştı.

McCarthy döneminin o amansız rüzgârlarından beri ilk defa, Amerikan derin devletine başkaldıran geniş halk kitleleri sokakları dolduruyor, çatışma noktasına varan mitingler düzenliyor.

Dahası, özü savaş ve hegemonya üzerine kurulu Amerikan dış politikası, tarihte ilk kez bu keskin iç bölünmenin rehineliği altında şekilleniyor.

Bir tarafta, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra derin devleti inşa eden ABD Merkez Bankası (Fed) ve askeri-endüstriyel kartel; diğer tarafta ise büyük üreticilerin ve sanayi kollarının Asya ile Latin Amerika’ya kaymasıyla ağır yara alan, harap olan altyapı ve yok olan istihdamın faturasını ödeyen yerli üreticiler ile petrol devleri duruyor.

1970'lerin sonlarında hız kazanan bu dönüşüm, ABD’yi sanayiden, yani üzerinde yükseleceği iki ayağından mahrum bırakarak adeta bir kâğıttan kaplana dönüştürdü.

Amerikan yatırımlarının aktığı ülkeler ise zamanla küresel liderliği tehdit eden dişli birer ekonomik rakibe dönüştü; bu rakiplerin en önünde, Amerikan üstünlüğünü sarsan bir dev gibi yükselen Çin yer alıyordu.

Toplumsal ve siyasi yapıdaki bu çatlakların ilk sinyalleri 1980’lerde verilmiş olsa da asıl kırılma, orta sınıfı adeta biçen ve evlerini kaybeden milyonlarca insanı sokağa döken 2008 finansal kriziyle yaşandı.

İşte bu dönemde Amerikan vatandaşı; küreselci derin devletin, Fed tahakkümünün ve bunların Amerikan Rüyası’nı nasıl bir talana dönüştürdüğünün farkına varmaya başladı.

Söz konusu bölünme, ardışık ABD yönetimlerinin adeta kabusu haline gelen Çin tehdidine karşı geliştirilen stratejilere de yansıdı.

Bu doğrultuda iki temel doktrin öne çıktı: Brzezinski’nin, Çin’i çevrelemek ve Moskova ile kurulabilecek olası bir ittifakı doğmadan boğmak için öncelikle Rusya’yı vurup kontrol altına almayı hedefleyen stratejisi ile Kissinger’ın, Çin’in karşısına Rusya gibi devasa bir nükleer gücü almasını engellemek, en azından Moskova’yı tarafsız kılmak adına Rusya ile ortaklık kurarak onu dizginlemeyi öngören yaklaşımı.

Trump da bu ikinci yolu benimseyerek Cumhuriyetçileri kendi çizgisine çekmeyi başardı.

İki parti arasındaki bu amansız savaş, başta Ukrayna olmak üzere İran gibi kritik dış politika dosyalarında kendisini net bir biçimde gösterdi.

Tesadüf değildir ki bu iki başlık, seçim kampanyalarının en hararetli sloganlarına, sertleşen diplomatik üsluba ve sahada uygulanan eylem planlarına dönüştü.

Demokrat Obama dönemiyle (2009) birlikte Rusya’ya karşı Ukrayna savaşı için zemin hazırlanırken, aynı dönemde Tahran ile 2015 yılında nükleer anlaşma imzalandı. 2017'de koltuğa oturan Trump ise bu anlaşmayı vakit kaybetmeksizin rafa kaldırdığı gibi, Ukrayna’daki savaşı da dört yıl boyunca ertelemeyi başardı.

Nitekim Demokrat Biden’ın göreve gelmesinin üzerinden henüz bir yıl geçmişken, Ukrayna’da o malum vekalet savaşı patlak verdi.

Bu savaşın asıl hedefi; Avrupa’yı uysallaştırmak, Rusya’yı dize getirip zenginliklerine el koymak ve böylece küresel ölçekteki konumunu güçlendirerek Çin ile ilişkileri kendi şartlarında yürütmekti.

Ancak küreselci projenin bu stratejik hırsı, 2008 krizinin Fed üzerinde bıraktığı derin hasarlar ve Amerikan Rüyası'nın çözülmeye başlaması nedeniyle bizzat ABD içinde tökezliyordu.

Bu kriz, Amerikan toplumunda ardışık yönetimlerin silemediği derin yaralar açmasıyla diğerlerinden ayrılıyordu. Bankalar tahtlarında oturmaya devam ederken, krizin tüm faturası orta sınıfın omuzlarına yüklendi.

Bu durum, Amerikan vatandaşına eski Başkan Andrew Jackson’ın şu tarihi uyarısını hatırlattı: “Bankacılık kurumlarının silahlı bir ordudan daha tehlikeli olduğuna inanıyorum. Eğer özel bankaların para basmasına izin verilirse, bir gün insanlar tüm varlıklarını kaybedecek ve bir sabah kendilerini evsiz bularak uyanacaklardır.”

Krizin ardından çıkış yolu arayan finans devleri, çözümü yükselen güç Çin’e açılmakta buldu.

Çin’in siyasi yapısı ve Komünist Parti yönetimi ne kadar farklı olursa olsun, 999 Çinli aile tarafından yönetilen ve özünde vahşi bir kapitalizmi barındıran bu melez pazar ekonomisinin, küreselleşmeyi yönetmek için yeni bir üs olabileceğine dair kumar oynandı.

Benzer bir geçiş iki dünya savaşı arasında, Britanya’nın ekonomik çöküşüyle de yaşanmıştı. Finansın merkezi Londra’dan New York’a taşınırken, sterlinin yerini doların alması uzun ve planlı bir sürecin ürünüydü.

Bu süreç; bankaların desteğiyle 1913’te başkanlık koltuğuna oturan Woodrow Wilson’ın ilk Fed yasasını onaylamasıyla başlamış, Roosevelt’in 1944’te Avrupa’da savaş tamtamları çalarken topladığı Bretton Woods Konferansı ile devam etmiş, IMF ve Dünya Bankası’nın kurulmasıyla doları uluslararası ticaretin yegane rezerv para birimi haline getirmiş ve nihayet 1971’de Nixon’ın doların altın karşılığını kaldırmasıyla zirveye ulaşmıştı.

Ukrayna’daki dört yılı aşkın savaş süreci, Demokrat yönetimin "Rusya bu bataklıkta boğulacak" şeklindeki iyimser tahminlerinin boşa çıktığını gösterdi. Savaşın faturası Avrupa’ya ve ABD iç siyasetindeki Demokrat yönetime çok ağır bir biçimde yansıdı.

Buna bir de İsrail’in Gazze’de yürüttüğü, Washington ve Avrupa’nın açıkça desteklediği soykırım eklenince, Trump’ın ikinci dönem seçim vaatleri olan "savaşları durdurma" ve "derin devletle hesaplaşma" söylemleri seçmende güçlü bir karşılık buldu.

Bu derin devlet karşıtı söylem, ABD siyasi tarihinde ilk kez, bankalara karşı savaş açarak İkinci Ulusal Banka’yı kapatan ve "Jackson Demokrasisi"ni başlatan yedinci Başkan Andrew Jackson (1829-1837) döneminden beri bu denli gür bir sesle dile getiriliyordu.

Jackson da bankaların tüm engellemelerine ve uğradığı iki suikast girişimine rağmen halkın desteğiyle iki dönem seçilmeyi başarmıştı.

Donald Trump, göreve geldiği ilk andan itibaren Ukrayna ve Gazze’deki savaşları bitirme vaadiyle hareket etti. Ancak derin devletin son elli yılda finansal fonlar aracılığıyla ne denli kökleştiğini ve nasıl bir nüfuz alanı kurduğunu hesaba katmadı.

Trump’ın Ukrayna’da savaşı durdurma yönündeki her hamlesi, Avrupalı müttefiklerin direnciyle karşılaştı. Avrupa, arkasında Avrupa Birliği ve NATO üzerinde mutlak hakimiyet kurmuş Amerikan derin devletinin desteği olmasaydı Trump’a kafa tutmaya cesaret edemezdi; tıpkı Zelenski’nin bu destek olmadan "hayır" diyemeyeceği gibi.

Trump’ın başkanlığındaki ilk yıl geride kalırken, Ukrayna’dan Gazze’ye, Lübnan’dan Yemen ve İran’a kadar tüm dosyalar hala açık ve somut bir sonuçtan uzak.

Demokratların başlattığı savaştan önce Putin’den alabileceği tavizleri, askeri, ekonomik ve siyasi olarak büyük bir direnç gösteren bugünün Rusya’sından alması artık imkansız.

Gazze’de ise etnik temizlik ve katliamlar durmaksızın devam etti; Trump bu vahşete son vermek bir yana, Filistin trajedisini bir gayrimenkul projesine dönüştürmeye çalışarak bir savaş suçlusunun en yakın ortağı haline geldi.

Avrupa’da istediği diplomatik kırılmayı yaratamayan ve Netanyahu’nun uzlaşmazlığı karşısında sıkışan Trump, çaresizlik içinde rüzgara karşı savrulmaya başladı:

Avrupa ve Çin mallarına fahiş gümrük vergileri getirdi; Kanada’nın egemenliğini hiçe sayarak onu ABD’nin bir eyaleti yapmaktan bahsetti; Danimarka toprağı Grönland’ı askeri olarak işgal etmekle tehdit etti.

Nihayetinde, Ukrayna’ya askeri ve finansal desteği keserek savaşı kendi ekonomik sorunlarında boğulan Avrupa’nın kucağına bıraktı ve bunu Rusya lideri Putin ile gerçekleştirdiği, sonuçları açıklanmayan ancak sahaya yansıyan mesajlarla kendisini belli eden Alaska Zirvesi ile taçlandırdı.

Ukrayna savaşını bitirmek, Rusya ile yakınlaşmanın ve dolayısıyla Çin ile pazarlık masasına oturmanın anahtarıydı. Ancak bu plandaki başarısızlık, Trump’ı Çin sanayisini besleyen enerji kaynaklarının kalbini, yani Venezuela ve İran’ı kontrol altına almayı hedefleyen B planına sürükledi.

ABD’deki Siyonist lobinin baskısı ve Netanyahu’nun Epstein dosyası üzerinden yürüttüğü şantajlar arasında sıkışan Trump, siyasi dengesini tamamen yitirdi ve kararlarını çelişkili açıklamalarla örtmeye çalıştı.

Birkaç ay içinde "barış getirme" vaatlerinin tamamı çöktü; Gazze kasabının suç ortağına dönüşen Trump, İran’a karşı doğrudan başlattığı savaşın ilk perdesinde çocukların katledilmesine göz yumdu.

Venezuela’da düzenlenen ani bir askeri operasyonla devlet başkanı ve eşinin kaçırılması, Trump’a görev süresinin ilk yarısındaki başarısızlıklarını örtbas edebileceği yapay bir zafer sundu.

Bu durum onun sömürgeci kibrini ve küstahlığını körükleyerek, İsrail’in İran’a yönelik savaş planlarına tamamen teslim olmasına yol açtı.

Haziran 2025’te Umman aracılığıyla yürütülen dolaylı müzakerelerle bir aldatmaca süreci işletilmiş olsa da, İran’ın siyasi ve askeri iradesini koruyarak Tel Aviv’i kalbinden vuran ağır misillemeleri bu oyunu bozdu ve İsrail’i ateşkes istemek zorunda bıraktı.

Şubat 2026’da, yine Umman’ın arabuluculuğunda yürütülen müzakerelerin gölgesinde ABD tarafından başlatılan doğrudan savaş ise Trump’ın kendi sonuna doğru attığı bir adım oldu.

Beklentilerin aksine İran bir kez daha direnç gösterdi ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez, Amerikan askeri üsleri savunma dahi yapamadan vurulup yerle bir edildi. Körfez ülkelerini koruması beklenen bu üsler, savaşın seyri içinde bizzat o ülkelerin güvenliği için birer tehdit haline geldi.

Lübnan’daki İslami Direniş’in, İsrail’in bir buçuk yıldır süren egemenlik ihlallerine, suikast ve bombardımanlarına karşı (siyasi iradenin sessizliğine rağmen) savaşa dahil olması, İsrail için caydırıcı bir set oluşturdu.

Sınır hattında yürütülen askeri operasyonlar, İsrail’i işgal altındaki topraklara hapsetti ve karadan ilerleme planlarını suya düşürdü.

Gelinen noktada bu savaş, Trump yönetimini Avrupa ve NATO desteğinden yoksun, tamamen yalnız bıraktı. İçerideki muhalifleri ise onun bu bataklıkta atacağı yanlış adımları sabırsızlıkla bekliyor; zira Trump, İran’ı kuşatmak isterken kendisini Hürmüz Boğazı’nda kuşatılmış buldu.

Artık Trump’ın önünde iki seçenek var: Ya İran’a karşı savaşı tırmandıracak -ki bu, kendi siyasi sonunu ve projesinin çöküşünü getirecektir- ya da gerçekçi şartlar altında İran ile anlaşmaya vararak uluslararası kamuoyunda kaybettiği itibarı bir nebze olsun kurtarmaya çalışacaktır.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel