Trump, onların başının üzerinden anlaşma imzaladı: Körfez'de öfke büyüyor

img
Trump, onların başının üzerinden anlaşma imzaladı: Körfez'de öfke büyüyor YDH

❝Körfez ülkeleri İran ile bağımsız bir kanal açarsa, Washington bir anlaşma peşinde koşarsa, Katar ve Umman Hürmüz üzerindeki söylemi yönlendirirse ve Lübnan bölgesel pazarlığın parçası haline gelirse, İsrail bu düzenlemeyi yöneten taraf değil, sadece buna tepki veren taraf olur.❞




Anna Barsky

YDH- Maariv gazetesinden Anna Barsky'ye göre, ABD ve İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşın ardından Tahran siyasi ve jeopolitik olarak dışlanmadı. Buna karşılık, İsrail'in beklediği İran karşıtı bölgesel blok oluşmadı ve Körfez ülkeleri güvenliklerini artık yalnızca ABD ve İsrail eksenine bağlamıyor. Barsky, savaşın asıl belirleyicisinin cephe değil müzakere masası olduğunu vurgularken, İsrail'in savaş sonrası beklentilerinin tam anlamıyla karşılanmadığının altını çiziyor. Yazara göre ortaya çıkan yeni Ortadoğu, ideolojik kamplaşmalardan ziyade pragmatik çıkar hesaplarının şekillendirdiği bir bölgesel düzene işaret ediyor.

✱✱✱


Marco Rubio bu hafta Körfez’e, bir dışişleri bakanının profesyonel tebessümü ve bir itfaiyecinin ağır yüküyle geldi. Abu Dabi, Kuveyt ve Manama’da onu karşılayan şenlikli bir atmosfer yoktu; uçaktan inmeden önce de bunun gayet farkındaydı.

Ev sahiplerinin masasında onu, savaşın maliyetini gözler önüne seren tatsız bir tablo bekliyordu: harap olan sivil altyapı, felç olmuş havaalanları ve limanlar, hasar gören enerji tesisleri, haftalardır süren ticari istikrarsızlık, katlanan denizcilik sigortası primleri, geciken sevkiyatlar ve eski düzenini yitiren petrol akışı...

Körfez liderleri ortak bir duygu karmaşası içindeydi: Tahran bu süreçten kolayca sıyrılırken, bir kez daha İran ile yapılan anlaşmanın bedelini ödemeye zorlanıyorlardı.

Diplomatik kaynakların aktardığına göre, Birleşik Arap Emirlikleri’nin talebi oldukça net: İran’a milyarlarca dolar akıtılmadan önce, Tahran üzerine düşen ödemeyi yapmalı. Ancak bu ödeme, içi boş beyanlar veya "itidal"e dair muğlak vaatlerle değil, nakit ve somut garantilerle olmalı.

Aynı kaynaklar, BAE’nin halihazırda dondurulmuş olan yaklaşık 3 milyar dolarlık İran fonunu serbest bırakmayı reddettiğini belirtiyor.

Abu Dabi’ye göre İran; komşularına verdiği zararı telafi etmemişken ve Hürmüz Boğazı anlaşmanın sadece teknik bir ayrıntısından ibaretmiş gibi görünürken, savaştan mali oksijen, siyasi meşruiyet ve ticari kapıların yeniden açılması gibi büyük kazanımlarla çıkamaz.

Ve bu daha başlangıç. Washington ile Tahran arasındaki pazarlıklarda çok daha büyük rakamlar dönüyor: Katar'da 12 milyar dolar, BAE'de 3 milyar dolar ve Irak gibi ülkelerde tutulan ek İran fonları...

Bölgesel kulislerde, herhangi bir Körfez maliye bakanını yerinden hoplatacak ölçekte, İran’ı yeniden inşa fonundan dahi bahsediliyor. Körfez cephesinde bu, yeni bir sayfa açmak adına sunulan cömert bir jest olarak değil; Washington tarafından kaleme alınıp, Arapça tercümesiyle kapılarına bırakılmış bir ödeme emri olarak görülüyor.

Savaşı takip eden mutabakat zaptı Washington'da bir başarı hikayesi olarak lanse edildi: Hürmüz Boğazı açıldı (İranlılar aksini iddia etse bile – o zaman iddia etsinler!), piyasalar duruldu, İran 60 günlük bir müzakere sürecine girdi ve Trump, dünyayı uçurumun kenarından çekip aldığını ilan edebildi. Körfez başkentlerinde ise aynı metin bambaşka bir dille okunuyor.

Onlara göre İran, sistemi gerçekten onarıp onarmadığı test edilmeden avansını alıyor. Füze saldırılarından ve deniz ticareti tehdidinden en çok zarar görenlerden, şimdi de bu sükunetin finansmanına katkı sunmaları isteniyor.

Bu kez yaşanan hayal kırıklığı daha derin, zira savaş, Trump ve ekibi tarafından çok daha farklı bir düzen için fırsat olarak sunulmuştu. İsrail ve Körfez'deki bazı başkentler, İran’a karşı kullanılan gücün net diplomatik kazanımlara dönüşeceğini umuyordu: nükleer programa sert kısıtlamalar, balistik füzeler konusunda bağlayıcı anlaşmalar, vekil güçlerin dizginlenmesi, seyrüsefer serbestliği ve saldırganlığın ağır ekonomik bedelleri... Ancak şu ana kadarki sonuçlar çok daha sönük, hatta beklentilerin tam tersi oldu.

İran askeri açıdan darbe almış olsa da, müzakere masasına kendisine hep kazandıran o eski kozla oturuyor: komşularının deniz ticaretini, petrol ihracatını ve güvenlik algısını sekteye uğratma yeteneği. Hürmüz’deki gemi trafiğini, bölge limanlarını ve komşularının enerji tesislerini tehdit edebildiği sürece, Körfez’deki hiçbir anlaşma onu yok sayamaz. Amerikan versiyonu ile İran versiyonu arasında, pratikte hayati derecede tehlikeli olan küçük bir kelime farkı var.

Washington, İran’ın boğazdan geçiş için ücret talep etmeyeceğine dair söz verdiğini öne sürüyor. Tahran ise 60 günlük süreden bahsederek, sonrasında "hizmetler", "güvenlik", "yardım" ve "sigorta" gibi başlıkların görüşülebileceğini söylüyor. Bu coğrafyada söz konusu ifadeler diplomatik birer süs değil, duvarın ilk tuğlalarıdır. Bundan bir mekanizma, ardından bir norm ve nihayetinde kimsenin ses çıkaramadığı, gayriresmi bir vergi doğar.

Umman tam da bu boşluğa yerleşiyor, ardından Katar devreye giriyor. Her ikisi de kendi uzmanlıklarını konuşturuyor: Umman belirsizliği sessiz bir diplomatik kanala dönüştürürken, Katar her krizi herkesin geçmek zorunda olduğu bir merkez üssüne çeviriyor. Hürmüz'deki gemi trafiğinin yönetimi, denizcilik hizmetleri ve maliyeti, deniz taşımacılığı otoriteleri için teknik bir konu değil. Bu, İran’ın sanık sandalyesinde değil, uzlaşma masasında oturduğu bölgesel bir görüşmenin başlangıcı. Körfez ülkeleri buna öfkeli, ancak Amerikan donanmasının bile her tanker için tam bir güvenlik garantisi veremeyeceğini çok iyi biliyorlar.

Suudi Arabistan ise tribünde oturmuş süreci izliyor. Riyad, yüksek sesle taraf seçmekte acele etmiyor. Katar, Türkiye ve Pakistan'ın İran'a masada yer açan bir arabuluculuk rolüne yaklaştığını görüyor. Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt'in İran'a öfkeli olduklarını ancak aynı zamanda ona karşı bir istikrara ihtiyaç duyduklarını da not ediyor. Washington'ın, müttefiklerinin beklentisinden daha hızlı bir şekilde savaşı bitirmeye çalıştığının farkında. Suudilerin duygusal davranmaya vakti yok; kendilerine daha fazla güvenlik, nüfuz ve manevra alanı sağlayacak yolu seçecekler. Eğer bu yol Washington üzerinden olursa ne ala, ancak temkinli bir Körfez-İran kanalı üzerinden olursa, bu da masadaki seçenekler arasında.

Daha ölçülü bir Ortadoğu

Körfez ülkeleri saf değiştirmiyor. Tam aksine; İran’dan çekiniyorlar, ona öfkeliler, güvenmiyorlar ve hatta bazıları onu refah modellerine doğrudan bir tehdit olarak görüyor. Yine de, sadece Amerikan şemsiyesine güvenmek onlara artık çok yetersiz geliyor. Eğer Trump Tahran'la bir anlaşma istiyorsa ve Washington baskı artmadan fonları serbest bırakıp yaptırımları hafifletmeye hevesliyse, paralel bir kanal açmak onlar için bir zorunluluk. Bu, tarihsel bir uzlaşma arayışı değil; İran, petrol, açık denizler ve çalkantılı piyasalar arasında var olmaya çalışan, zengin ama nispeten küçük ülkelerin hayatta kalma içgüdüsüdür.

İşte bu yüzden para, öfkenin odağına yerleşti. Washington'da insani bir mekanizmadan, güven artırıcı önlemlerden veya müzakere teşviklerinden bahsediliyor. Abu Dabi, Manama ve Kuveyt'te ise durum farklı: İran ateş açıyor, tehdit ediyor, karışıklık çıkarıyor ve sonra iyi davranması için teşvik adına dondurulmuş hesaplarına erişim sağlıyor. Körfez’in kapalı kapıları ardında buna "ön ödeme" deniyor. Orta Doğu'da ön ödeme yapanlar genellikle satıcının ne sattığına henüz karar vermediğini acı şekilde keşfederler.

Rubio bunu anlıyor. Büyük ölçüde, kendi makamının dışında yaşanan bu aksaklıklarla uğraşmak üzere buraya gönderildi. Körfez'e, oyuncuların aynı yöne bakmadığı bir yönetimin temsilcisi olarak geldi. Başkan Yardımcısı Vance, Amerikan askeri müdahalesini azaltmayı, karmaşıklaşan krizlerden kaçınmayı ve bölgesel belirsizlikler sürse bile anlaşmaları nihayete erdirmeyi tercih eden bir ekibin başında. İran'a farklı bir pencereden bakan Rubio ise fren yapmaya çalışıyor: Tahran'ın Hürmüz'de haraç kesmesini engellemek, Lübnan üzerindeki denklemlerde güç kazanmasını önlemek ve anlaşmanın bir "kibar teslimiyet" gibi görünmemesini sağlamak istiyor. Sorun şu ki, Trump yönetiminde orkestrayı kimin yönettiği, kimin ise sadece davul çalmaya davet edildiği hiçbir zaman tam net değil.

İsrail'in bakış açısından ise, savaş sonrası daha iddialı bir bölgesel cephe görmek, Körfez ülkelerinin nihayet İsrail’in uyarılarını dikkate alması ve ABD’nin askeri başarılarını sert bir anlaşmaya tahvil etmesi bekleniyordu. Bunun yerine, çok daha girift bir tablo ortaya çıktı. Körfez ülkeleri İran’a kızgın ama onunla görüşüyorlar. ABD'ye muhtaçlar ama artık tüm güvenliklerini ona emanet etmiyorlar. İsrail'in endişelerini anlıyorlar ama sürekli bir baskı stratejisine girmeye niyetli değiller. Onlar istikrar, serbest deniz ticareti ve sakin piyasalar istiyorlar. İsrail ise İran'ın bir anlaşma şemsiyesi altında gücünü tazelememesini sağlamaya çalışıyor. Çıkarlar arasında bir kesişme var, ancak Kudüs'te genellikle iddia edilenden çok daha az.

İran: Yaralı ama yalnız değil

İran, askeri anlamda savaşın bir kısmını kaybetti ama savaş sonrasının dilini belirlemeyi başardı. Yaralı çıktı, fakat yalnız kalmadı. Rakiplerini dize getiremedi ama onlara zarar verebileceğini yeniden hatırlattı. Şimdi Amerika'nın ve Körfez'in karşısında, basit bir mesajla oturuyor: "Barış mı istiyorsunuz? Hürmüz Boğazı'nın açık kalmasını mı istiyorsunuz? Hizbullah'ın kuzeyi ateşe vermemesini mi istiyorsunuz? O halde bizimle masaya oturun!" Bu, galibin gücü değil, yenilmemiş olanın direncidir.

Peki ya İsrail? İsrail, askeri başarıların tek başına siyasi bir plan anlamına gelmediğini bir kez daha keşfediyor. Tesisleri vurmak, komutanları saf dışı bırakmak, birlikleri zayıflatmak ve istihbarat ile hava üstünlüğünü kanıtlamak mümkün. Ancak günün sonunda; Körfez ülkeleri İran ile bağımsız bir kanal açarsa, Washington bir anlaşma peşinde koşarsa, Katar ve Umman Hürmüz üzerindeki söylemi yönlendirirse ve Lübnan bölgesel pazarlığın parçası haline gelirse, İsrail bu düzenlemeyi yöneten taraf değil, sadece buna tepki veren taraf olur.

Kudüs’ün yutması belki de en zor gerçek şu: savaş, İran karşıtı bir bölgesel blok doğurmadı. Aksine; daha ölçülü, daha şüpheci ve her şeyden önce çok daha pragmatik bir bölge yarattı. Herkes kendi gemisini kurtarmanın derdinde. Birleşik Arap Emirlikleri paraya, Kuveyt ve Bahreyn güvenliğe, Katar arabuluculuk rolüne, Umman Hürmüz Boğazı'na bakıyor. Suudi Arabistan ise her zamanki gibi tarafsız kalıp, geri adım atması için kimin daha çok bedel ödeyeceğini tartıyor. ABD, başarısızlığını kabul etmeden ateşi nasıl ateşkese dönüştürebileceğini; İran ise vurduğu darbeden sonra daha fazla ne koparabileceğini hesaplıyor. İsrail ise bunca ateşten, bildiriden ve yeni düzen vaadinden sonra, haritaların dağıtıldığı odanın dışında kaldığını fark ediyor.

İsrail için bu, acı bir ders. Sunumlarda anlatılan değil, gerçekten yeni olan Ortadoğu'da eski müttefikler illaki ortadan kaybolmazlar; sadece yarın hayatta kalabilmek için dünkü düşmanla konuşmayı öğrenirler.


Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel