"Görünen o ki özellikle Suudi Arabistan, 'Mekke Anlaşması'nı imzalayan diğer iki ülkeden daha fazla, savaşın sonunda bugünkünden daha zayıf bir konuma düşmemekle ilgileniyor."
Hüseyin İbrahim
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Hüseyin İbrahim, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan "Mekke Ortak Savunma Anlaşması"nı, Riyad'ın ABD'ye dayalı güvenlik düzenini çeşitlendirme girişiminin yeni halkası olarak değerlendiriyor. Yazara göre anlaşmanın asıl önemi doğrudan askeri kapasitesinden çok, Suudi Arabistan'a Yemen savaşından ve ablukadan çıkarken Amerikan ve İsrail baskısına karşı siyasi hareket alanı sağlayabilmesinde yatıyor. İbrahim ayrıca savaş sonrasında Körfez'deki güç dağılımının İran lehine değişebileceğini, Suudi Arabistan'ın da bu yeni düzende zayıflamamak için şimdiden konum almaya çalıştığını vurguluyor.
Suudi Arabistan, askeri ağırlığı bulunan ülkelerle yeni savunma anlaşmaları yaparak güvenliğini tahkim etme arayışını sürdürüyor. Bunun son örneği, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan liderlerinin dün Mekke'de imzaladığı ve "Mekke Ortak Savunma Anlaşması" adı verilen mutabakat oldu.
İmzanın ilgili taraflara farklı yönlerde mesajlar taşıdığı açık. Ne var ki anlaşmanın, Suudi Arabistan'ı bugün içinde bulunduğu rahatsız konumdan çıkarmakta büyük etkisi olması beklenmiyor.
Krallık, bir yanda büyük çaplı Amerikan-İran savaşının ortasında bulunuyor ve ironik biçimde, Washington'la kurduğu güvenlik ilişkileri yüzünden bu savaşın sahalarından biri haline geliyor; diğer yanda ise daha küçük olmakla birlikte etkisi hiç de az olmayan başka bir savaşta, bizzat aynı ilişkilerin ürünü olan Suudi ablukasını kaldırmaya çalışan Sana ile karşı karşıya.
Anlaşmanın imzalanmasını hızlandıran etken belki de bu ikinci savaş oldu. Taraflar, anlaşma üzerinde bir yıldır müzakere yürüttüklerini söylüyor. Pakistan ile Türkiye'nin, gerek Yemen'in Suudi gemilerine yönelik saldırılarına gerekse krallık topraklarındaki Amerikan çıkarlarını hedef alan İran saldırılarına karşı Suudi Arabistan'ın korunmasına büyük katkılar sunamayacağı doğru.
Bununla birlikte yaşananların önemini küçümsememek gerekiyor. Bu adım, şu ya da bu biçimde, Suudi Arabistan'ın güvenliğini tek bir kaynağa bağlamaktan kurtarma yolculuğunu tamamlıyor.
Özellikle de Hüsnü Mübarek'in meşhur "Amerikalıyla örtünen çıplak kalır" sözü bir kez daha doğrulanmışken. Zaten Suudi Arabistan'ı korumak şöyle dursun, önce İran'ın, şimdi de Yemen'in saldırılarına hedef haline getiren şey, ABD ile yaptığı anlaşmalardı.
İsrail'in bölge üzerinde hakimiyet kurmak için tasarladığı düzen de bugün İran'ı hedef aldığı gibi bu üç ülkeyi de hedef alıyor.
Üçlü anlaşma, Yemen'in Suudi Arabistan'a karşı "ablukaya abluka" denklemini ilan etmesinden çok kısa süre sonra geliyor.
Yemen bu hamleyle Suudi Arabistan ile ABD arasındaki bağı çözmeyi, ardından ablukayı kırmanın yolunu açmayı ve böylece krallıkla ilişkilerin yeniden normalleşmesini müzakere edebilmeyi amaçlıyor.
Bununla birlikte anlaşmayı imzalayan ülkelerin İslami kimliği ve imzanın Mekke'de atılmasının simgesel anlamı, anlaşmanın hedefinde İran'ın, hatta Yemen'in bulunduğuna işaret etmiyor.
Türkiye ile Pakistan, ABD'nin İran'a karşı yürüttüğü savaşa farklı yaklaşıyor; dolayısıyla Suudi Arabistan'ı savunmak adına dahi bu savaşa katılmaları ihtimal dahilinde görünmüyor.
Suudi Arabistan'ın kendisi de Tahran'la herhangi bir savaşa hevesli görünmüyor. Yemen meselesine gelince, İslamabad hem ordusu hem parlamentosuyla 2015'te Yemen savaşına katılmayı reddetmişti.
Yemen'in bugün karşı karşıya bulunduğu abluka ise doğrudan doğruya o savaşın sonucu; dahası savaşın başlangıcından bu yana kesintisiz sürüyor. Türkiye de Yemen gibi bir bataklığa sürüklenmeye hiçbir zaman ilgi göstermedi.
Buradan hareketle yeni anlaşmanın, Suudi Arabistan'ın Yemen savaşından çıkmasına yardımcı olabileceği söylenebilir.
Anlaşma, Yemen cephesini askıda tutmayı amaçlayan Amerikan baskısına ve onun arkasındaki İsrail baskısına karşı siyasi bir ağırlık oluşturabilir; böylece Suudi Arabistan'ın ablukayı sona erdirmesinin ve Birleşmiş Milletler'in hazırlayıp Riyad ile Sana'nın imzaladığı "yol haritasını" hayata geçirmesinin önünü açabilir.
Pakistan ile Türkiye, ABD'nin bölgedeki iki büyük müttefiki. Washington'ın bugün İran'la arabuluculuk konusunda Pakistan'a ciddi ihtiyacı var.
Türkiye ise Suriye, Lübnan ve Irak dahil bölgedeki çeşitli krizlerde yardımcı rol oynuyor; ayrıca NATO içindeki önemli konumu da ABD Başkanı Donald Trump'ın gözünde, belli başlı Avrupa ve Batı ülkelerinin rollerinden bile daha değerli.
Nitekim anlaşmanın metninde savunma niteliği özellikle vurgulandı, herhangi bir tarafı hedef almadığı belirtildi ve başka bölge ülkelerinin de anlaşmaya katılabilmesine kapı açık bırakıldı.
Son aylarda üç ülkenin yanı sıra Katar'ı da içine alacak dörtlü bir ortak savunma anlaşmasından çokça söz edilmiş, bu söylemin İran'a yönelik olduğu değerlendirilmişti. Söz konusu adım, savaş sonrasında bölgesel düzenin yeniden şekillenmesi çerçevesinde yorumlandı; bu yeni düzende ağırlıkların Tahran lehine değişmesi bekleniyor.
Görünen o ki özellikle Suudi Arabistan, "Mekke Anlaşması"nı imzalayan diğer iki ülkeden daha fazla, savaşın sonunda bugünkünden daha zayıf bir konuma düşmemekle ilgileniyor.
Mevcut güç dengeleri ise tam da böyle bir sonucun habercisi. ABD'nin bu dengeleri kabullenmeye hazırlandığını düşündüren işaretlerden biri de İran ile Umman arasında gemilerin Hürmüz Boğazı'ndan geçişine ilişkin varılan anlaşmaya gösterilen tepkiler. Suudi Arabistan'ın bunu kaçınılmaz olarak kendi rolünün zayıflaması şeklinde değerlendireceği düşünülebilir.
Bununla birlikte yeni anlaşmanın, sahadaki etkinliğinden bağımsız olarak taşıdığı en önemli mesajlardan biri şu: Körfez bölgesinde savaş sonrasında yeni bir döneme girdik ve bu dönem, savaş öncesinden bütünüyle farklı olacak. Bu farklılığın derecesini ise İran ile ABD arasında oluşacak muhtemel anlaşma belirleyecek.
ABD'nin İran'la yapılacak yeni bir anlaşmanın şartlarını kendi lehine çevirebilmek için sert müzakere yürüteceği kuşkusuz.
Trump'ın, İran'ı yendiğini, ezdiğini, ordusunu ve donanmasını yok ettiğini günde on kez tekrarlayarak medya üzerinden oynadığı oyun boşuna değil; bunu ateşkesi kabul etmesini İran'dan istediği sırada dahi yapıyor.
İsrail ise savaşın ardından doğabilecek hiçbir düzene razı olmayacak ve Washington ile Tahran arasında kurulabilecek her anlaşmayı baltalama girişimlerini sürdürecek. Çünkü böyle bir durumda İsrail'in henüz gerçekleşmemiş kaybı, gerçekleşmiş bir kayba dönüşecek.
Bölgesel anlaşmalar üzerine yürütülen kimi tartışmalarda, belki yalnızca birer tahmin olarak, "Mekke Anlaşması"nı imzalayan ülkelerin yanı sıra Mısır, Katar, İran ve başka ülkeleri de kapsayan bölgesel bir ittifak kurulabileceği ileri sürüldü.
Bugün için gerçekçi görünmese de bölge ülkelerinin güvenliğini güvence altına alacak herhangi bir bölgesel güvenlik düzeni, bu ülkelerle başkaları arasında işbirliğini zorunlu kılıyor.
Çeviri: YDH