BAE'nin İran üzerindeki ekonomik ve stratejik baskıdaki rolü nedir?
❝Şimdi bu ekonomik damarların kesilmesi İran için tam anlamıyla çifte bir cendere anlamına geliyor.❞
İran ile ABD arasında Hürmüz Boğazı'nın kontrolü üzerinden yaşanan gerilime paralel olarak, İran-BAE ilişkilerindeki tansiyon da son günlerde yeniden yükseliyor.
Oysa 18 Haziran'da Tahran ile Washington arasında imzalanan Mutabakat Zaptı'nın ardından iki ülke arasındaki gerilim bir nebze yatışmıştı.

Bu yeni kriz dalgası, BAE'nin ortaya attığı bir iddiayla patlak verdi. BAE, pazartesi akşamı İran'ın kendi topraklarına iki balistik füze fırlattığını, füzelerden birinin karasularının içine, diğerinin ise dışına düştüğünü ileri sürdü.
Bu iddianın hemen ardından dün bir açıklama yapan BAE Dışişleri Bakanlığı, İran ile olan tüm ticari ve mali işlemlerin ikinci bir emre kadar askıya alındığını duyurdu.
İran cephesinden ise bu suçlamalara yanıt gecikmedi.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, dün yaptığı açıklamada BAE'nin iddialarını "asılsız" bularak kesin bir dille reddetti.
Bekai, "BAE'nin bu tutumu iyi komşuluk ilkesiyle bağdaşmıyor; üstelik bölge ülkeleri arasında güveni inşa etmeye ve güvensizlik ortamını dağıtmaya yönelik süregelen çabalara da sekte vuruyor" ifadelerini kullandı.

Öte yandan, İran Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Ali Abdullahi de X platformu üzerinden bir mesaj paylaştı.
Abdullahi, mesajında doğrudan BAE'nin adını zikretmese de, Körfez ülkelerindeki üslerde konuşlu Amerikan askeri varlığına dair sert bir uyarıda bulundu.
“Özellikle yakıt ikmal uçakları başta olmak üzere, bu denli yoğun bir askeri hava trafiğinin ev sahibi ülkelerin haberi olmadan bölgedeki üslerde barınması pek olası görünmüyor,” diyen Abdullahi, ABD ordusuna sağlanacak herhangi bir "yardım veya kolaylığın", İran tarafından "düşman safında yer almak" olarak değerlendirileceği uyarısını yaptı.
Bütün bu gelişmelerin ortasında, dün İran medyası çarpıcı bir haber geçerek İran'ın BAE'ye ait bir petrol tankerine el koyduğunu duyurdu.
Fars Haber Ajansı'nın aktardığına göre, BAE'li bir şirkete ait olan tanker, İran karasularında yer alan Hürmüz Boğazı'nın kuzey kesiminde alıkonuldu ve ardından rotası değiştirilerek İran'ın Bender Abbas Limanı'na çekildi.

Sahadaki bu gerilimle eş zamanlı olarak diplomatik trafik de hızlandı. ABD Dışişleri Bakanlığı, Bakan Marco Rubio'nun BAE Ulusal Güvenlik Danışmanı Tahnun bin Zayed ile bir görüşme gerçekleştirdiğini açıkladı.
Masadaki ana gündem maddeleri ise bölgesel güvenlik meseleleri ve Washington'ın “İran'ın vekil güçleri” olarak tanımladığı direniş gruplarıyla mücadelede izlenecek ortak koordinasyon mekanizmalarıydı.
Şunu da hatırlatmakta fayda var: 28 Şubat'ta patlak veren ABD-İsrail ortaklığındaki İran savaşı sırasında BAE, bölgedeki diğer tüm ülkeleri geride bırakarak İran'ın hedef tahtasına oturttuğu ülkelerin başında geliyordu.
O döneme ait istatistikler, bu Körfez ülkesindeki hedeflere 550'den fazla füze ve 2200'ü aşkın insansız hava aracıyla (İHA) saldırı düzenlendiğini açıkça ortaya koyuyor.
Çatışmaların o en şiddetli evresinin ardından BAE, İran'ın doğrudan hedefi olmaktan çıkıp nispeten sakin bir döneme girmiş olsa da, son haftalarda ipler yeniden gerildi.

Hürmüz Boğazı'nda BAE'ye ait birkaç petrol tankerine peş peşe düzenlenen saldırılar bu tırmanışın en somut göstergesi oldu ve Abu Dabi yönetimi hiç vakit kaybetmeden bu eylemlerin tüm sorumluluğunu Tahran'a yükledi.
Zaten BAE, geçmişte de İran'ın saldırılarına karşılık gerilimi tırmandırma politikası gütmüş; Tahran'daki büyükelçisini geri çağırmış, kendi topraklarında faaliyet gösteren İran'a ait eğitim ve sağlık kurumlarının kapısına kilit vurmuş ve İran vatandaşlarının ikamet durumlarını zorlaştıran bir dizi idari yaptırımı devreye sokmuştu. İran ise BAE ve diğer Körfez ülkelerine yönelik saldırılarının tamamen "meşru müdafaa hakkı" çerçevesinde gerçekleştiğini savunuyor.
Tahran yönetimine göre Abu Dabi; topraklarında ABD askeri üslerine ev sahipliği yaparak ve Tel Aviv ile yürüttüğü güvenlik ve istihbarat koordinasyonuyla, İran'ın ulusal güvenliğini doğrudan ve sistematik bir şekilde hedef alan bölgesel ve uluslararası bir koalisyonun "en ön safında" gönüllü olarak yer alıyor.
İki başkent arasındaki en hassas sinir ucunu da muhtemelen BAE'nin İsrail ile giderek derinleşen işbirliği oluşturuyor.
2020 yılında imzalanan "İbrahim Anlaşmaları" ile ivme kazanan bu ilişkiler, İran İslam Cumhuriyeti'nin kendi varlığına yönelik bir tehdit ve "kırmızı çizginin aşılması" olarak yorumladığı kapsamlı bir güvenlik ve istihbarat ortaklığına hızla dönüştü.

Ne var ki, Tahran ile Abu Dabi arasında son günlerde şahit olduğumuz bu gerginlik, iki ülke ilişkilerine yıllardır damgasını vuran o uzun krizler ve anlaşmazlıklar tarihinin yalnızca buzdağının görünen yüzü.
İran-BAE ihtilafının kökleri, Ebu Musa, Büyük Tunb ve Küçük Tunb adaları üzerindeki egemenlik tartışmalarıyla on yıllar öncesine dayanıyor.
İran, fiili kontrolü elinde tuttuğu bu adaların kendi topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu iddia ederken; BAE tarihi haklarını öne sürerek İran'ın buradaki varlığını açık bir "işgal" olarak tanımlıyor.
İki ülke arasındaki bu kriz, zamanla İran-Körfez ilişkilerindeki en içinden çıkılmaz sorunlardan birine dönüştü.
Nitekim Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) de gerçekleştirdiği zirvelerin sonuç bildirgelerinde, bu adalar meselesinde düzenli olarak BAE'nin tutumunu destekleyen maddelere yer vererek sorunu İran ile KİK ülkeleri arasındaki kalıcı anlaşmazlıklar listesine kazımış durumda.
Tüm bu keskin siyasi ve güvenlik ayrılıklarına rağmen, İran ile BAE arasındaki ilişkiler tarih boyunca dikkat çekici ve derin bir ekonomik karşılıklı bağımlılık üzerinden yürüdü.

Tam da bu yüzden, BAE'nin İran ile olan ticari ve finansal işlemleri askıya alma kararı, Tahran'a bugüne dek vurulmuş en ağır ekonomik darbelerden biri olarak kritik bir önem taşıyor.
Savaştan önce BAE, uzun yıllar boyunca İran için sadece devasa bir ticaret ortağı değil, aynı zamanda ithalat ve yeniden ihracat (re-export) faaliyetlerinin de ana atardamarı konumundaydı.
Dünya Ticaret Örgütü verilerine göre, büyük bir kısmı Dubai üzerinden dönen ikili ticaret hacmi 2024 yılında yaklaşık 28 milyar dolara ulaşmıştı.
Daha da can alıcı olanı; BAE, ağır yaptırım kıskacındaki Tahran'ın en hayati ekonomik ve finansal cankurtaranlarından biriydi ve öyle olmaya da devam ediyordu.
Bu sayede İran, ticari kısıtlamaları aşabiliyor ve küresel pazarlara açılabilecek o yaşamsal kanalları açık tutabiliyordu.
Şimdi bu ekonomik damarların kesilmesi, halihazırda devam eden ABD deniz ablukası da göz önüne alındığında İran için tam anlamıyla çifte bir cendere anlamına geliyor.
Zira Tahran yönetimi, temel ihtiyaçlarını karşılamak ve finansal kaynak yaratmak için yaşamsal bir çıkış yoluna en çok ihtiyaç duyduğu dönemden geçiyor.
Çeviri: YDH




