Filistin İslami Cihad Genel Sekreteri Ziyad Nehhale ve Hamas’ın Tahran temsilcisi Halid Kaddumi, Aksa Tufanı’nın üçüncü yıldönümü öncesinde verdikleri röportajda operasyonun sonuçlarını, İran’ın direnişe desteğini ve “cephelerin birliği”nin bölgesel denklemlere etkisini değerlendirdi.
YDH- İran Çağdaş Tarih Araştırmaları Enstitüsü, Filistin İslami Cihad Hareketi Genel Sekreteri Ziyad Nehhale ve Hamas’ın İran temsilcisi Halid Kaddumi ile 8-9 Ağustos 2026 tarihlerinde röportajlar gerçekleştirdi. Mescid-i Aksa Tufanı’nın üçüncü yıldönümüne yaklaşılırken gerçekleştirilen daha geniş kapsamlı bir röportaj dizisinin parçası olan her iki söyleşide de operasyon, İran İslam Cumhuriyeti’nin sağladığı askerî destek, operasyon öncesindeki yıllar ve daha geniş anlamıyla “cephelerin birliği” ele alınıyor.
“Mescid-i Aksa Tufanı
Operasyonu”ndan bu yana yaşanan çeşitli gelişmelerin ardından Filistin direniş
hareketinin mevcut durumu nedir?
Nehhale: Rahman
ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Basitçe ifade etmek gerekirse, Filistin
direnişinin yolu hiçbir zaman durmadı ve durmayacak. Mescid-i Aksa Tufanı
Operasyonu, bu direnişin zirvesini oluşturdu. Bu, hiçbir şekilde aceleyle
alınmış bir karar değildi; aksine uzun süren hesaplamaların ve direniş
savaşçılarının ortak çabalarının ürünüydü.
Elbette bu büyük olay, direniş cephesinin güçlerinin birliği
ve halkımıza yıllar boyunca verdikleri destek olmaksızın mümkün olamazdı.
Özellikle de Filistin halkına kapsamlı desteğiyle önemli bir rol oynayan İran
İslam Cumhuriyeti’nin desteği olmadan bu mümkün değildi.
Bugün Gazze’yi işgal eden Siyonist rejimin bir insani
felaket yaratma konusunda hiçbir sınır tanımadığını görüyoruz. Ancak bu küçük
şeridin halkı, takdire şayan direnciyle İsrail savaş makinesine karşı durmaya
ve çocukları için mücadelede kararlı kalmaya devam ediyor.
Filistinlileri
Gazze’den zorla çıkarma planı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Nehhale: Bu plan,
Filistin halkının iradesi karşısında başarısız olmaya mahkumdur. İsrail’in
Gazze’ye yaşattığı felaketler göz önüne alındığında, mantık bu bölgenin
halkının çoktan vatanlarını terk etmeye karar vermiş olması gerektiğini
söylerdi. Ancak halkımız topraklarına ve doğdukları yerlere bağlılığını sürdürüyor.
Dolayısıyla hiçbir baskı, kuşatma veya dışarıdakiler tarafından onların
sınırlarının ötesinde hazırlanan hiçbir plan, onları evlerinden çıkaramaz.
Eğer halkımız göçe gitmeyi düşünecek kadar tükenmiş olsaydı,
Mısır onlar için en iyi seçenek olurdu ve şüphesiz oraya giderlerdi. Ancak
[Filistin] İslami Cihad Hareketi Genel Sekreteri olarak ve daha önce birçok kez
ifade ettiğim gibi, size işgalin planlarından korkmadığımızı temin edebilirim.
Şimdiye kadar bunu reddettiğimiz gibi, zorla yerinden edilmeye asla boyun
eğmeyeceğiz.
“Aksa Tufanı”
Operasyonu’nun başarısında İran İslam Cumhuriyeti’nin rolünü ne ölçüde etkili
buluyorsunuz? Bu rolü hangi alanlarda oynadı? Ve sahadaki denklemleri nasıl
değiştirdi?
Nehhale: İran’ın
direnişe yaptığı en önemli katkı, yalnızca silah sağlanmasından çok daha
fazlasını ifade eden savunma teknolojisinin aktarılmasıydı. Füze, havan topu ve
hafif silah üretimindeki uzmanlığın aktarılması, Filistin direnişinin kendi
imkânlarına dayanmasını sağlayan stratejik bir dönüşüme işaret etti.
Yıllarca süren kuşatmanın ardından bu durum, direnişin
aralıklı yardımlara dayanmak yerine yerli üretime yönelmesine imkân sağladı.
Böylece direniş, sınırlı kaynaklarına rağmen, İsrail’in kesintisiz Amerikan
desteğinden yararlandığı bir dönemde Mescid-i Aksa Tufanı Savaşı sırasında
İsrail’le karşı karşıya gelebildi ve dünyanın dikkatini çekti. Elbette Lübnan
Hizbullah hareketinin ve Aksa Tufanı Savaşı boyunca cesurca yanımızda duran
Yemen halkı ile Ensarullah hareketinin fedakârlığını da göz ardı etmemeliyiz.
Cephelerin birliği,
Filistin halkının direnişini desteklemede ne kadar etkili oldu ve bundan sonra
ne ölçüde etkili olmaya devam edecek?
Nehhale: Elbette
bölgedeki bütün halkların mazlum Filistin halkını desteklediğinden ve
hükümetlerinin tutumlarının halklarının duygularını zorunlu olarak
yansıtmadığından eminiz. Ancak bu halklar arasında Lübnan Hizbullahı, Yemen’in
kararlı halkı ve en önemlisi İran İslam Cumhuriyeti, Filistin halkına en büyük
desteği sağladı. Hizbullah her zaman yurttaşlarımızın yanında durdu ve direniş
güçleriyle deneyimlerini paylaşmaktan hiçbir zaman kaçınmadı.
Aynı şekilde Yemen’deki Ensarullah kardeşlerimiz de Aksa
Tufanı Operasyonu sırasında İsrail’e karşı önemli bir rol oynadı. O ülkedeki
kardeşlerimiz ve kız kardeşlerimiz, kendileri de kuşatma altında olmalarına
rağmen yalnızca bize yardım etmek için günlük ekmeklerinden vazgeçiyorlar! Bu,
halkımız için kuşkusuz son derece yüreklendirici bir olgudur ve onların tarihsel
hafızasından hiçbir zaman silinmeyecektir. Nitekim savaş alanındaki
operasyonlar sırasında savaşçılarımızın takdir göstergesi olarak havan
toplarının üzerine “Abdülmelik el-Husi” adını yazdıklarına defalarca tanık
oldum!
Elbette bu derin bağ bir gecede ortaya çıkmadı; direniş
liderlerinin yıllar süren planlama ve çabalarıyla şekillendi. Hamas’ın 7
Ekim’de gaspçı İsrail rejimine indirdiği darbe, bu birliğin sonucuydu.
Aksa Tufanı Operasyonu, Siyonist rejimin sözde yenilmezlik
ve aşılmazlık görüntüsünü paramparça etti ve bu hiç de küçük bir başarı
değildir.
Siyonist rejim neden Aksa
Tufanı Savaşı’nı bir “varoluş savaşı” ve kendi varlığı ya da yok oluşu için
verilen bir mücadele olarak nitelendiriyor?
Nehhale: Bu
nitelendirmenin yalnızca askerî bir tanımlama olmadığına, aksine nesnel bir
gerçekliği yansıttığına inanıyoruz. Herkes, sahada yaşanan olaylara ilişkin
Siyonist anlatının, Batı’nın bütün propaganda çabalarına ve bölgedeki siyasi
tavizlere rağmen her zaman içi boş, kırılgan ve çarpıtılmış olduğunu fark etti.
Bu [Siyonist] rejim, yalnızca askerî üstünlüğüne ve dış
desteğe dayanması sayesinde gizli kalabilen yanılsamalar katmanları üzerine
kuruludur. Filistin halkının devam eden direnişi bu kırılganlığı daha da
artırdı. Onlar bu işgalci rejimi asla tanımayacak ve onun Filistin
topraklarında kök salmasına izin vermeyecekler.
Bu acı gerçeği Siyonistler açısından daha da görünür hale
getiren şey, beklenmedik ve hatta düşünülemez olan Aksa Tufanı Operasyonu’ydu.
7 Ekim olayları yalnızca bir askerî operasyon değildi; İsrail’in yenilmezliği
yanılsamasına yönelik stratejik bir darbeydi. ABD ve Batı’nın hem askerî
teçhizat yoluyla hem de anlatıların inşası aracılığıyla verdiği tam destekle
sürdürülen İsrail’in mutlak güvenliği ve tartışılmaz gücüne ilişkin bütün Siyonist
anlatıları paramparça etti.
Batı’yı İsrail’i desteklemek üzere harekete geçiren de bu
büyük olaydı. Biden ve diğer Batılı liderlerin işgal altındaki topraklara telaş
içinde gelmesi, bu [Siyonist] rejimin tamamen psikolojik ve askerî çöküşünü
önlemeyi amaçlayan acil bir tedbirdi. Ancak gerçek şu ki bir yapının temelleri
sarsıldığında askerî teçhizat savaşı uzatabilir, fakat yapay bir rejimin
kalbinden yok olma korkusunu silemez. “İsraillilerin” tüm vahşetine rağmen bu
durum bugün bile açık ve elle tutulur biçimde ortadadır.
“Aksa Tufanı Operasyonu”nun üçüncü yıldönümüne yaklaşırken, özellikle Direniş Ekseni’ni oluşturan ülkeler ve bilhassa İran İslam Cumhuriyeti açısından operasyonun bağlamını ve sonuçlarını değerlendirmek zamanlı olacaktır. Bu, söz konusu tarihî olayın uluslararası ilişkilerin seyri ve hatta İran’daki iç gelişmeler üzerinde yarattığı inkâr edilemez etki göz önüne alındığında özellikle önemlidir. Bu röportaj dizisinde bu konu gözden geçiriliyor ve değerlendiriliyor. Aşağıdaki röportajda Hamas hareketinin Tahran temsilcisi Halid Kaddumi bu konu hakkında konuşuyor.
Birçok analist, “Aksa
Tufanı Operasyonu”nun İsrail’in güvenlik yapısını sonsuza dek sorgulanır hale
getirdiğine inanıyor. İslam Devrimi’nin şehit lideri [Seyyid Ali Hamenei] de bu
görkemli operasyon hakkında “‘İsrail’in bu operasyondaki yenilgisi telafi edilemez!”
demişti. Hamas hareketinin Tahran temsilcisi olarak siz bu değerlendirmeyi
nasıl ele alıyorsunuz?
Kaddumi: Rahman
ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Şüphesiz 7 Ekim, Filistin halkı için unutulmaz
bir gündür ve bu toprakların mücadele tarihinde her zaman ön sıralarda yer
alacaktır.
Aksa Tufanı Operasyonu, her şeyden önce, bu gaspçı rejimin
iddiasının aksine İsrail’in yenilebilir olduğunu ve bazıları gizli tutulmuş çok
sayıda kırılganlığının bulunduğunu ortaya koydu. Yenilebilir çünkü sahte bir
yapı ve zulüm ile saldırganlık üzerine kurulmuş durumda; dolayısıyla Rabbin
kesin vaadine göre çöküşe mahkûm. Aynı zamanda kırılgan.
Yıllarca ağır baskıya maruz kalmış bir halk tarafından
gerçekleştirilen son derece hassas ve hesaplanmış bir operasyon, bütün
hesaplarını ve psikolojik-operasyonel yapısını altüst etti. İslam Devrimi’nin
merhum lideri şehit Ayetullah Hamenei’nin haklı olarak işaret ettiği bu telafi
edilemez yenilgi üç açıdan incelenebilir.
Birincisi, Siyonist rejimin güvenlik yanılsamasının çöküşü.
Tüm gelişmiş istihbarat ve güvenlik ekipmanlarına rağmen direniş, düşmanı
tamamen hazırlıksız yakalamayı başardı. Hava yoluyla (yamaç paraşütleri), füze
yoluyla (Demir Kubbe’yi aşarak) ve karadan eşzamanlı sızma, İsrail’in güvenlik
yapısının artık topraklarını koruma kapasitesine sahip olmadığını kanıtladı;
sonraki gelişmeler de bu gerçeği daha da doğruladı.
İkincisi, direnişin askerî doktrininin gelişmesi. Bir
yüzyıldır sömürgecilikle mücadele ediyoruz. Halk ayaklanmalarıyla başladık,
sınırlı kaynaklardan azami ölçüde yararlanma kabiliyeti olan güç ekonomisi
teorisini geliştirdik [ve] caydırıcılık dengesi oluşturduk. 2005 yılında
[işgale] ağır maliyetler yükleyerek düşmanı Gazze’den çekilmeye zorladık. Ancak
Aksa Tufanı Operasyonu’nda yeni bir direniş doktriniyle sahaya girdik ve
savunmanın ötesine geçerek düşman topraklarına stratejik [saldırı] nüfuzu
gerçekleştirdik; bu tamamen eşi benzeri görülmemiş bir başarıydı.
Üçüncüsü, sahadaki denklemlerdeki değişimler. Mücahitler 7
Ekim operasyonu (Mescid-i Aksa Tufanı Operasyonu) sırasında Gazze Şeridi’nde
50’den fazla noktada düşmanla çatıştı ve yüzlerce Siyonist asker ve sivili esir
aldı; bu gerçek “İsrail” büyükelçisinin kendisi tarafından Birleşmiş
Milletler’de dahi kabul edildi. Bu, lanetli rejimin içi boş itibarının çöküşüne
ve yaklaşık bir asırlık işgal ve esaretin ardından Filistin topraklarının ve
halkının tedricen sona ve özgürlüğe doğru ilerleyeceğinin habercisi olan dengedeki
değişime işaret ediyor.
Aksa Tufanı’nın ardından
İran İslam Cumhuriyeti’nin rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kaddumi: Aksa
Operasyonu Filistinlilerin girişimiyle ve her şeyden önce Allah’ın yardımıyla
gerçekleştirilmiş, tamamen Filistinli bir operasyon olsa da direnişin bu
kapasite seviyesine ulaşmasını mümkün kılan İran’ın hayati rolünü göz ardı
etmemeliyiz.
İran İslam Cumhuriyeti, karşı karşıya kaldığı baskılara ve
zorlu ekonomik ve siyasi koşullarına rağmen, bütün bu yıllar boyunca Filistin
davasının yanında kararlılıkla durdu. İran’ın sürekli ve sarsılmaz desteği,
direnişe bu kabiliyetleri geliştirmek için gerekli altyapıyı sağladı. Son
yıllarda bunun sonucu, Batı dünyasını ve özellikle Siyonist rejimi şaşkına
çeviren ve hayrete düşüren bir operasyon oldu.
Sizce “Gerçek Vaat”
operasyonları dizisi, özellikle de İran tarafından “Aksa Tufanı”ndan bir süre
sonra gerçekleştirilen Gerçek Vaat 1 Operasyonu, bölgesel denklemleri nasıl
değiştirdi ve Direniş Cephesi’nin Siyonist rejimle mücadelesini nasıl
şekillendirdi? Bu operasyonlar Filistin mücadelesinin güçlendirilmesinde nasıl
bir rol oynadı?
Kaddumi: “Gerçek
Vaat 1 Operasyonu”, “Aksa Tufanı Operasyonu”nu tamamladı ve onun zincirinde
başka güçlü bir halka haline geldi. Bu operasyon, bölgedeki direnişin tek ve
koordineli bir cephe olduğunu, bu cephenin hiçbir unsurunun diğerlerinden izole
olmadığını gösterdi.
Bu operasyondan önce hiç kimse İsrail’le doğrudan ve kararlı
biçimde karşı karşıya gelmeye cesaret edemiyordu. Ancak “Gerçek Vaat”, bu
güvenlik tabularını paramparça etti ve denklemleri öyle değiştirdi ki İsrail
artık hegemonyasını sürdüremeyecek veya özellikle bölgedeki bağımsız ülkelere
karşı pervasızca hareket edemeyecek.
Artık böyle bir eylemin güçlü bir askerî karşılıkla
karşılaşacağını biliyor. Dolayısıyla “Gerçek Vaat”, basitçe askerî bir karşılık
olarak anlaşılmamalıdır. Temel amacı İslam ümmetinin kolektif güvenliğini
savunmaktı.
İran İslam Cumhuriyeti yetkilileri, İran’ın ve Gazze’nin
güvenliğini haklı ve stratejik biçimde bölünmez olarak görüyor: Gazze’ye
yönelik herhangi bir tehdit, aslında bütün bölgenin istikrarına ve İran’ın
ulusal güvenliğine yönelik bir tehdittir.
İran’ın “Gerçek Vaat” aracılığıyla verdiği kararlı karşılık,
bu nedenle Siyonist projenin genişlemesine karşı aşılmaz bir cephe oluşturdu ve
bu pervasız ve sahte rejimin önünü kesti.
Son olarak söylemek
istediğiniz bir şey var mı?
Kaddumi:
Sözlerimin başında da belirttiğim gibi, Allah’ın izniyle Filistin’in işgali
yakında sona erecek ve Mescid-i Aksa özgürleştirilecek. Gaspçı Siyonist rejimin
yıkımına ve çöküşüne yakında tanık olacağız. Şehit Şeyh Ahmed Yasin’in (Allah
ona rahmet etsin) söylediği gibi, İsrail gibi hükümetlerin ömrü sınırlıdır.
Güçlerinin sona ereceği ve yok olacakları gün uzak değildir. Zulüm üzerine
kurulmuşlardır ve kaderleri yenilgi ve çöküşten başka bir şey değildir.
Çeviri: YDH