Prof. John Mearsheimer, Yargıç Andrew Napolitano'nun Judging Freedom programında ABD'nin Rusya, Ukrayna ve İran politikalarını değerlendirerek Washington'ın İran ve Ukrayna savaşlarını kaybedeceğini belirtti.
YDH - Chicago Üniversitesi'nden uluslararası ilişkiler profesörü John Mearsheimer, eski New Jersey Yüksek Mahkemesi yargıcı ve Judging Freedom programının sunucusu Andrew Napolitano'ya verdiği mülakatta ABD'nin Rusya, Ukrayna ve İran politikalarını değerlendirerek Washington'ın hem Ukrayna hem de İran savaşlarını kaybedeceğini ifade etti.
ABD'nin Vietnam Savaşı'ndan bu yana yürüttüğü savaşları değerlendiren Mearsheimer, Washington'ın askeri üstünlüğüne rağmen rejim değişikliği ve geniş çaplı "toplumsal mühendislik" hedefleri nedeniyle siyasi sonuç elde edemediğini belirtti.
Mearsheimer, 1991'deki Körfez Savaşı'nı bu dönemin tek başarılı Amerikan savaşı olarak nitelendirirken bunun temel sebebinin sınırlı bir hedefle yürütülmesi olduğunu söyledi.
Rusya ile ABD arasındaki mevcut ilişkilerin de kötü olduğunu ifade eden Mearsheimer, ABD Başkanı Donald Trump'ın hazirandaki G7 toplantısından itibaren Ukrayna'nın Rusya'ya yönelik uzun menzilli insansız hava aracı saldırılarını desteklediğini ve Moskova üzerindeki ekonomik baskının artırılmasından yana tavır aldığını belirtti.
"Ruslar Trump'la diplomatik açıdan anlaşamayacakları sonucuna vardı"
Mearsheimer, haziranda Fransa'da düzenlenen G7 toplantısına işaret ederek "Bugün ilişkilerin iyi olmadığını düşünüyorum. Haziran ayındaki G7 toplantısına geri dönerseniz, Başkan Trump Ukraynalıların kaydettiği sözde ilerlemeden memnun olduğunu açıkça ortaya koydu ve Ukraynalıları Rusya'ya yönelik uzun menzilli insansız hava aracı saldırılarını sürdürmeye teşvik etti. Dahası, Ruslar üzerindeki ekonomik baskıyı artırmaya kararlı olduğunu söyledi" ifadelerini kullandı.
Benzer tablonun temmuz başında Ankara'daki yıllık NATO toplantısında da görüldüğünü söyleyen Mearsheimer, "Bütün bunların sonucunda Başkan Trump, bu yılın haziran ayından öncesine kıyasla Ukraynalıların yanında çok daha açık biçimde yer alıyor. Aynı zamanda Rusların, diplomatik açıdan Başkan Trump'la anlaşamayacakları ve onun aracılığıyla bu savaşı sona erdirecek bir uzlaşmayı müzakere etmelerinin mümkün olmadığı sonucuna kesin olarak vardıklarını düşünüyorum. Bu cephede umutlarını bir bakıma kestiler ve artık savaş alanına yoğunlaşıyorlar" dedi.
Napolitano, bir gün önce konuştuğu emekli bir Rus tümgeneralin de benzer değerlendirmelerde bulunduğunu, Rusların Trump'a güvenemediğini, Anchorage'dan bir sonuç çıkmadığını ve Moskova'nın ABD'yi Ukrayna ile birlikte savaşan bir taraf olarak gördüğünü aktardı.
Mearsheimer, "Buna karşı çıkmak zor. Ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Bence Trump Ukrayna savaşını gerçekten sona erdirmek istiyordu ancak bunu yapamadı" diye konuştu.
Ukrayna'nın ihtiyaç duyduğu Amerikan silahlarının durumuna ilişkin soruyu da yanıtlayan Mearsheimer, en önemli unsurun Patriot füzeleri olduğunu belirterek Ukrayna'nın hava savunmasının fiilen kalmadığını belirtti.
Mearsheimer, "Bunun sonucunda Ruslar Ukrayna'yı vuruyor. Şu anda Ukrayna'ya karşı ne kadar yoğun ve kapsamlı bir hava harekatı yürüttükleri gerçekten şaşırtıcı. Ukrayna'nın bunu durdurmak için yapabileceği hiçbir şey yok. Patriot füzelerine ihtiyacı var ancak Trump'ın onlara verecek Patriot füzesi yok. Dolayısıyla bu çok büyük bir sorun" dedi.
ABD'nin Ukrayna'ya sağladığı en önemli desteğin silahlardan ziyade istihbarat olduğunu belirten Mearsheimer, "Ukraynalılara verdiğimiz ve en fazla önem taşıyan şeyin istihbarat olduğunu düşünüyorum. Bu, savaşın başından beri büyük ölçüde böyleydi. Onlara mükemmel istihbarat sağlıyoruz. Bu istihbaratı kullanarak gerçekleştirdikleri pek çok harekatın planlanmasına da yardım ettiğimize inanıyorum. Bu, Ukraynalılar açısından muazzam bir kuvvet çarpanı oldu" ifadelerini kullandı.
Washington'ın Ukrayna'ya topçu sistemleri ve mühimmat verdiğini hatırlatan Mearsheimer, savaş boyunca farklı silahların sonucu değiştireceği yönünde beklentiler yaratıldığını söyledi.
Mearsheimer, "Yol boyunca bütün bu sihirli silah vaatlerinin verildiğini hatırlarsınız. 'F-16'ları verirsek, HIMARS'ları verirsek' denildi. M1 tankını hatırlıyor musunuz? 'M1 tankını verin, bu gidişatı değiştirecek' deniliyordu. Bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Ruslar bütün bu silahları nasıl etkisiz hale getireceklerini oldukça çabuk çözdüler" dedi.
Patriot sistemlerinin Ukrayna'ya verilmesi halinde dahi savaşın seyrini fazla değiştirmeyeceğini kaydeden Mearsheimer, Fars Körfezi'ndeki çatışmalara atıfta bulunarak "28 Şubat'tan bu yana Körfez'de çok sayıda Patriot füzesi vardı ve bu süreçte bu Patriot stoklarını tükettik. Aynı zamanda Patriot'lar pek etkili olmadı. Ateşlenen bütün bu Patriot'lara rağmen İranlılar balistik füzeleri, seyir füzeleri ve insansız hava araçlarıyla muazzam miktarda hasar verebildi" diye konuştu.
"Bu saldırılar Soğuk Savaş'ta asla gerçekleşmezdi"
Napolitano'nun ABD istihbaratının Ukrayna'nın Rusya'daki hedefleri vurmasına sağladığı destek ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in yazlık konutuna yönelik saldırıya ilişkin sorusuna Mearsheimer, "Bu yönde çok sayıda dolaylı kanıt var" karşılığını verdi.
Mearsheimer, Ukrayna'nın Ağustos 2024'te Rus topraklarına düzenlediği harekat ile 2025'te Rusya'nın nükleer üçlüsünün bombardıman uçaklarından oluşan ayağına yönelik saldırısını da hatırlatarak "Sizin sözünü ettiğiniz olay ve benim sözünü ettiğim bu iki olay, Soğuk Savaş sırasında asla gerçekleşmeyecek üç saldırıydı. Bunlar benim açımdan gerçekten oldukça sarsıcı ve ABD'nin üçüne birden dahil olmadıysa bile üçünü de onayladığını düşünüyorum" ifadelerini kullandı.
İki hükümet arasında Sergey Lavrov ile Marco Rubio arasındaki zaman zaman yapılan telefon görüşmeleri dışında anlamlı bir ilişkinin kalıp kalmadığı sorulan Mearsheimer, diplomatik kurumların Trump dönemindeki dış politika kararlarında sınırlı rol oynadığını savundu.
Mearsheimer, "Moskova'daki ABD Büyükelçiliği insanlarla dolu olsa bile bunun bir önem taşıyıp taşımayacağı belli değil. Çünkü Başkan Trump Amerikan dış politikasını esasen kendi cebinden çıkarıp yönetiyor. Dış politikaya yaklaşımı bana Fransa Kralı XIV. Louis'ye atfedilen o meşhur sözü hatırlatıyor: 'Devlet benim.' Başkan Trump'la bulunduğumuz yerin de esasen burası olduğunu düşünüyorum. Dış politikayı büyük ölçüde kendisi yönetiyor. Beyaz Saray'da kayda değer bir planlama süreci yok ve büyükelçilere veya büyükelçiliklerde görev yapan insanlara dayanmayacak. Onun çalışma biçimi veya bugün ABD'nin işleyiş biçimi bu değil" dedi.
"Vietnam'dan bu yana yalnızca bir başarılı savaşımız oldu"
Napolitano'nun "ABD neden sürekli savaş kaybediyor?" sorusuna Mearsheimer, Amerikan ordusuna Vietnam Savaşı sırasında katıldığını hatırlatarak yanıt verdi.
Mearsheimer, "Bu çok ilginç bir soru. Bunu sık sık düşünüyorum. Beni birçok kez söylerken duyduğunuz üzere Amerikan ordusuna Vietnam Savaşı sırasında girdim ve bu savaş ABD açısından feci bir yenilgiydi. O zamandan bu yana yalnızca bir başarılı savaşımız olduğunu düşünüyorum. O da 1991'deki ilk Körfez Savaşı'ydı" ifadelerini kullandı.
Körfez Savaşı'nı sonraki Amerikan savaşlarından ayıran temel unsurun sınırlı hedefler olduğunu söyleyen Mearsheimer, "Yalnızca Irak ordusunu Kuveyt'ten çıkarmak amacıyla girdik. Hatırlayın, Irak'a girip toplumsal mühendislikle uğraşmadık. Bunu yapmak için 2003'e kadar bekledik ve bunun nasıl sonuçlandığını hepimiz biliyoruz" dedi.
Mearsheimer, George H. W. Bush'un 1991'de sınırlı hedef stratejisi izlediğini belirterek "Yalnızca Iraklıları Kuveyt'ten çıkarın. Dahası, bu konvansiyonel bir savaştı. Konvansiyonel savaşlarda en iyi durumda olan ABD ordusunu alır ve onu sınırlı hedefler uğruna kullanırsanız başarı elde etme ihtimaliniz çok yüksektir" şeklinde konuştu.
ABD'nin diğer savaşlarının büyük bölümünde rejim değişikliği ve geniş çaplı toplumsal mühendislik hedeflediğini söyleyen Mearsheimer, askeri muharebelerin kazanılmasının savaşın siyasi bakımdan kazanıldığı anlamına gelmediğini vurguladı.
Mearsheimer, "Irak'a bakarsanız Saddam Hüseyin'in kuvvetleriyle Amerikan kuvvetleri arasında her muharebe olduğunda açık biçimde biz kazandık. Pek çok kişinin söylediği gibi Vietnam'daki her muharebeyi kazandık ama savaşı kaybettik" dedi.
Vietnam, Irak ve Afganistan'daki temel sorunun ABD'nin toplumsal mühendisliğe girişmesi olduğunu dile getiren Mearsheimer, "Yargıç, sizin de gayet iyi bildiğiniz gibi kendi ülkemizde bile toplumsal mühendislik yapmakta zorlanıyoruz. ABD'nin düzgün işlemesini sağlamakta büyük güçlük çekiyoruz. Bir grup Amerikalıyı Vietnam, Afganistan veya Irak gibi bir yere gönderip toplumsal mühendislik yapabileceğinizi ve bunun mutlu bir sonuç doğuracağını düşünmek bana göre hayalciliktir" ifadelerini kullandı.
ABD'nin söz konusu ülkeler karşısında askeri dengesinin ezici ölçüde üstün olduğunu kaydeden Mearsheimer, "Bire bir muharebelerde elbette galip geliriz. Ancak savaş, siyasetin başka araçlarla devamıdır ve siyasi taraf muazzam önem taşır. Bu savaşlara girdiğimizde buna dikkat etmiyor gibiyiz. Çünkü muazzam askeri üstünlüğümüzü kullanarak arzu ettiğimiz hemen her sonucu elde edebileceğimizi düşünüyoruz. Ne yazık ki bizim açımızdan dünya böyle işlemiyor" dedi.
"Vietnam, Irak veya Afganistan'a benzeyen bir savaşı kaybedersiniz"
Kore, Vietnam ve Afganistan'dan ABD'nin ne öğrendiği sorulan Mearsheimer, Vietnam'dan çıkardığı dersin "Vietnam gibi yerlerden uzak durmak ve toplumsal mühendisliğe girişmemek" olduğunu söyledi.
Mearsheimer, "Bu nedenle Irak Savaşı'na hem kamuoyu önünde hem özel olarak kesin biçimde karşı çıktım. Afganistan konusunda da Taliban'ı devirir devirmez hemen çıkmamız, orada kalıp toplumsal mühendisliğe girişmememiz gerektiğini söyledim. Vietnam, Irak veya Afganistan'a benzeyen bir savaşa girerseniz değişmez biçimde kaybedeceğinizi düşünüyorum. Ama bu dersi öğrenmiş görünmüyoruz" ifadelerini kullandı.
Bill Clinton yönetiminin 1990'larda Vietnam'ın derslerinin farkında olduğunu kaydeden Mearsheimer, George H. W. Bush'un görevden ayrılmadan önce Somali'ye asker gönderdiğini, ABD'nin burada toplumsal mühendisliğe girişmesinin ardından sorunlarla karşılaştığını söyledi.
Mearsheimer, "Bill Clinton ne yaptı? Hemen çıktı çünkü Bill Clinton Vietnam'ı hatırlıyordu. İsteyeceğiniz son şeyin Vietnam'a benzeyen başka bir savaşa girmek, Somali gibi bir yerde toplumsal mühendislik yapmaya çalışmak olduğunu anlıyordu" dedi.
1994'teki Ruanda soykırımına da değinen Mearsheimer, Clinton yönetiminin Ruanda'ya müdahale konusunda son derece isteksiz olduğunu ve bunun arkasında yeni bir Vietnam yaşama korkusunun bulunduğunu ifade etti.
Mearsheimer, "1990'lar boyunca ABD'nin toplumsal mühendisliğe girişme konusunda aslında son derece ihtiyatlı olduğunu düşünüyorum" ifadelerini kullandı.
1991 Körfez Savaşı'nın dört günlük kara harekatına dikkat çeken Mearsheimer, "Eski usul bir konvansiyonel savaşa girdik ve Iraklılar karşısında ezici bir üstünlüğümüz vardı. Kara savaşı 24 Şubat'tan 28 Şubat'a kadar yalnızca dört gün sürdü. Dört gün, çünkü çok güçlüydük. Ardından Irak'a girmedik" dedi.
Mearsheimer, bu yaklaşımın 11 Eylül saldırılarından sonra değiştiğini belirterek "Ancak 11 Eylül'den sonra yön değiştirmeye, önce Afganistan'a, ardından Irak'a girerek yeniden diğer istikamete gitmeye başladık" diye konuştu.
"Trump sıkılmadı, savaşı bitiremediği için derin bir hüsran yaşıyor"
Napolitano, New York Times'ın Trump'ın İran savaşından sıkıldığı ve yorulduğu, savaşın manşetlerden çıkmasını istediği ancak İran'ın buna izin vermediği yönündeki haberini hatırlatarak İran'daki mevcut durumu sordu.
Mearsheimer, "Bu büyük bir soru. Bence yalnızca sıkılmış değil. Hatta hiç sıkıldığını düşünmüyorum. İran savaşını sona erdirememesi nedeniyle derin bir hüsran yaşıyor. Bunun siyasi geleceği ve ilerideki itibarı açısından ne anlama geleceği konusunda büyük kaygı duyduğunu düşünüyorum" dedi.
17 Haziran'da bir Mutabakat Muhtırası imzalandığını belirten Mearsheimer, anlaşmanın ilk hedefinin çatışmaları durdurup ateşkes sağlamak, ikinci hedefinin ise Hürmüz Boğazı'nı açmak olduğunu söyledi.
Mearsheimer, bunun ardından nükleer mesele, yaptırımlar, tazminatlar, dondurulmuş varlıklar ve boğazın gelecekte kimin denetiminde olacağı gibi konuların müzakere edilmesinin planlandığını belirtti.
Mearsheimer, "İranlıların geçiş ücreti veya harç almasına izin verilip verilmeyeceği de dahil olmak üzere, ateşkes sağlandıktan ve boğaz açıldıktan sonra müzakere edilecek pek çok mesele vardı. Fakat Trump yönetimi, bizzat Başkan Trump, akılsızca Mutabakat Muhtırası'ndan uzaklaştı ve muhtıra esasen çöp kutusuna atıldı" ifadelerini kullandı.
İran'ın 8 Ağustos'ta yeni bir dizi talep açıkladığını söyleyen Mearsheimer, Tahran'ın daha önce müzakere edilmesi öngörülen meselelerin artık boğaz açılmadan önce çözülmesini istediğini belirtti.
Mearsheimer, "ABD tazminat ödemek zorunda. ABD varlıkların dondurulmasına son vermek zorunda. ABD, İranlılar Hürmüz Boğazı'nı açmadan önce bütün yaptırımları kaldırmak zorunda. Bir düşünün. Masadaki bu meselelerin hiçbirinde müzakere olmayacak. İranlılar, boğazı açmaya razı olmadan önce her meselede taviz vermemizi talep ediyor. Bu gerçekten oldukça dikkat çekici. Başkan Trump'ın bu talepleri nasıl kabul edebileceğini anlamıyorum" dedi.
"Nükleer mesele esasen masadan kaldırıldı"
İran'la nükleer meselenin mevcut görüşmelerde geri plana itildiğini savunan Mearsheimer, "Vurgulamak istediğim diğer nokta, çoğu kişinin bunu gördüğünü sanmıyorum, nükleer meselenin esasen masadan kaldırılmış olmasıdır. Başkan Trump bile boğazı açacak bir anlaşmaya varıp nükleer meseleden uzaklaşmaktan söz etti" ifadelerini kullandı.
KOEP'den bu yana İran'la ilişkilerde nükleer programın Washington'ın temel meselesi olduğunu hatırlatan Mearsheimer, "Şimdi söylemlere, İran hükümetinin 8 Ağustos taleplerini çevreleyen tartışmalara bakarsanız nükleer mesele hakkında herhangi bir tartışma görmüyorum. Arka plana itildi" dedi.
28 Şubat'tan bu yana İran'da daha sertlik yanlısı isimlerin yönetimde olduğunu ifade eden Mearsheimer, "İranlıların nükleer silah edinme saiki hiç olmadığı kadar güçlü. Dolayısıyla nükleer meselenin savaşı bitirmek için nasıl bir anlaşmaya varacağımıza ilişkin çeşitli müzakerelerde son derece incelikli biçimde kenara itildiği bir durumdayız. Aynı zamanda İran'ın nükleer silah edinme saiki hiç olmadığı kadar yüksek ve bugün İran'ı yöneten insanların nükleer silah isteme ihtimali, ülkeyi 27 Şubat'ta yöneten insanlardan çok daha fazla" diye konuştu.
İran'ın Trump'ın görev süresinin sona ermesini beklemeyi göze aldığı değerlendirmesinde bulunan Mearsheimer, "İranlılar dün esasen Başkan Trump görevden ayrılıncaya kadar beklemek zorunda kalacaklarına inandıklarını söylediler. Çünkü boğaz açılmadan önce her konuda boyun eğmesini öngören yeni taleplerinin tamamını kabul etmeyecek. İranlılar ABD'nin boyun eğmesini beklemiyor. Dolayısıyla boğazın başkan Ocak 2029'da görevden ayrılana kadar kapalı kalacağını söylüyorlar. Bu, ABD açısından feci bir durum" ifadelerini kullandı.
"Trump yenilgiyi asla kabul etmez"
Napolitano, Trump'ın Hürmüz Boğazı'nın açık olduğunu, boğazın kontrolünün ABD Donanması'nda bulunduğunu ve Amerikan ablukasının "çelik bir duvar" oluşturduğunu söylediği açıklamayı Mearsheimer'a dinletti.
Mearsheimer, Trump'ın değerlendirmesine katılmadığını belirterek "Başkan Trump yenilgiyi asla kabul etmez. Yenilgiyi kabul etmez. O her zaman kazanır. Kontrol her zaman bizdedir. Olguların hiçbir önemi yoktur. Gerçek şu ki söylediği şey tamamen yanlış" dedi.
Trump'ın boğazı ABD'nin değil İran'ın kontrol ettiğini bildiğini ifade eden Mearsheimer, "Boğazı açmanın bir yolunu bulmak için aylardır çaresiz durumda ve bu meseleye muazzam ölçüde dikkat harcandı. Kendisi bundan söz etti, çevresindeki insanlar bundan söz ediyor. Sorun şu ki boğazı açamıyorlar" ifadelerini kullandı.
İran'ın boğazın açılması için ABD'ye bir dizi talep yönelttiğini belirten Mearsheimer, "Başkan Trump'ın bu talepleri nasıl kabul edebileceğini göremiyorum. Aynı zamanda bunları nasıl reddedebileceğini de göremiyorum. Çünkü çok uzak olmayan bir gelecekte boğazı açmak zorunda. Fakat İranlıların kendisine yönelttiği bu talepler göz önüne alındığında bunu yapmak son derece güç olacak" dedi.
"Trump İran'daki dört hedefinin hiçbirine ulaşamadı"
Napolitano'nun Trump'ın savaşa başlarken belirlediği hedeflerden herhangi birinin gerçekçi biçimde ulaşılabilir olup olmadığını sorması üzerine Mearsheimer, "Dört hedefin hiçbirine ulaşamadığı artık tartışmasız biçimde açık" ifadelerini kullandı.
Mearsheimer, hedefleri şöyle sıraladı: "Birincisi nükleer zenginleştirme kabiliyetlerini ortadan kaldıracaktık. İkincisi uzun menzilli füze kabiliyetlerine son verecektik. Üçüncüsü Hamas, Hizbullah ve Husilere verdikleri desteği azaltacak veya tamamen ortadan kaldıracaktık. Dördüncüsü ve bence en önemlisi, çünkü ilk üç hedefin dördüncü hedefe ulaşılmasına bağlı olduğunu düşünüyorum, rejim değişikliği gerçekleştirecektik."
Rejim değişikliğinin gerçekleşmediğini söyleyen Mearsheimer, "Hatta iktidarda bulunan insanlar 27 Şubat'ta iktidarda bulunanlardan daha sertlik yanlısı" dedi.
Nükleer zenginleştirme konusunda da ABD'nin hedefine ulaşamadığını dile getiren Mearsheimer, "Söylediğim gibi nükleer mesele arka plana itildi ve öngörülebilir gelecekte bir nükleer anlaşmaya ulaşma ihtimalimiz olduğunu görmüyorum. Dolayısıyla bana göre bu konuda büyük ölçüde kaybettik" ifadelerini kullandı.
Savaşın bu dört hedefin ötesinde başka sonuçlar doğurduğunu belirten Mearsheimer, "Bölgedeki üs yapılanmamız esasen harap oldu. Bölgedeki ittifak yapımız ağır hasar gördü. Uluslararası ekonomiye büyük zarar verdik. Çoğu kişinin beklediği kadar kötü olmadı ama bugüne kadar yine de oldukça kötü oldu. Çinliler Körfez'deki bu krizden veya savaştan bizim aleyhimize büyük fayda sağladı" diye konuştu.
"Konvansiyonel kuvvetlerimizi o kadar tükettik ki nükleer silahlara dönüyoruz"
ABD'nin yeni nükleer doktrininin taktik nükleer silahların kullanımını öne çıkardığını belirten Mearsheimer, bunun Ukrayna ve özellikle İran savaşlarının Amerikan konvansiyonel kuvvetlerini tüketmesinin sonucu olduğunu anımsattı.
Mearsheimer, "İnsan başını kaşıyıp 'Burada ne oluyor? Neden yeniden taktik nükleer silah kullanımına ağırlık veriyoruz?' diye soruyor. Cevap aslında oldukça açık. Taktik nükleer silahların kullanımına ağırlık veriyoruz çünkü Ukrayna savaşı ile, özellikle de İran savaşıyla konvansiyonel kuvvetlerimizi o kadar ciddi biçimde tükettik ki Çin'le bir savaş ihtimalini düşündüğünüzde, çatışmanın içinde çok uzun süre kalmamızı sağlayacak konvansiyonel imkanlarımız yok" dedi.
Mearsheimer, bu koşullarda Washington'ın nükleer silah kullanımına daha fazla ağırlık vermesinin şaşırtıcı olmadığını belirterek "Bunu gerçekten yapmak istiyor musunuz? Konvansiyonel caydırıcılığa dayanıp nükleer caydırıcılığı arka planda tutmayı çok daha fazla istemez miydiniz? Elbette isterdiniz. Ama bunu yapamazsınız çünkü konvansiyonel silah cephaneliğinizi çok kapsamlı biçimde tükettiniz" ifadelerini kullandı.
ABD'nin gelecekte nükleer ve özellikle taktik nükleer silahlara daha fazla dayanmayı tartıştığını söyleyen Mearsheimer, "Bu, kaybedeceğimiz İran savaşı sonucunda ne kadar büyük bir sıkıntının içinde bulunduğumuzu gösteriyor. Bu arada Ukrayna savaşını da kaybedeceğiz. Kısa süre içinde sicilimizde iki büyük yenilgi olacak" dedi.
Napolitano'nun ABD'nin bütün dünyanın güvenini de kaybettiğini söylemesi üzerine Mearsheimer, "Buna hiç şüphe yok" karşılığını verdi.
"İsrail'in Gazze'yi Filistinlilere geri vermesi düşünülemez"
Mülakatın son bölümünde Napolitano, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu'nun Trump'ın Hamas ile İsrail ordusu arasında öngördüğü silahsızlanma anlaşmasını kamuoyu önünde reddetmesine şaşırıp şaşırmadığını sordu.
Mearsheimer, "Hayır, hiç şaşırmadım" diyerek Netanyahu ve İsrail hükümetindeki hemen herkesin büyük ölçüde İsrailli Yahudilerden oluşan bir "Büyük İsrail" yaratmaya derinden bağlı olduğunu da sözlerine ekledi.
Mearsheimer, "İstedikleri son şey, çok sayıda Filistinlinin yaşadığı bir Büyük İsrail'dir. Dolayısıyla Gazze'de yaptıkları şey, bu programda birçok kez konuştuğumuz üzere, Filistinlileri Gazze'den etnik olarak temizlemek, onları Gazze'den çıkarmak amacıyla yürütülen bir soykırımdır" ifadelerini kullandı.
Batı Şeria'daki gelişmelere de değinen Mearsheimer, İsrail'in burada da Filistinlileri etnik olarak temizlemeye çalıştığını dile getirdi.
Mearsheimer, "İsraillilerin Gazze'den çıkmalarını ve fiilen Gazze'yi Filistinlilere geri vermelerini öngören bir anlaşmayı kabul etmeleri fikri, İsrail açısından düşünülemez. Bu olmayacak. Netanyahu'nun o anlaşmayı kabul etmesinin hiçbir yolu yoktu" dedi.
Netanyahu'nun tutumunu İsrail kamuoyuna açıkça göstermesinin siyasi sebepleri bulunduğunu vurgulayan Mearsheimer, "İsrail'de sanırım bu yıl ekim ayında seçim var ve Başbakan Netanyahu siyasi sıkıntı içinde. Barış Kurulu'nun ve nihayetinde Başkan Trump'ın ileri sürdüğü anlaşmaya kesin biçimde karşı olduğunu bütün İsraillilere açıkça göstermek zorundaydı. Bu nedenle bu konuda bu kadar açık konuştuğunu düşünüyorum" ifadelerini kullandı.
Mearsheimer, İsrail yönetiminin Gazze ve Batı Şeria konusundaki tutumuna ilişkin değerlendirmesini, "Bu meseleyle ilgilenirken kamuoyu önünde veya özel olarak ne kadar açık olduğundan bağımsız biçimde gerçek şu ki Netanyahu'nun, hatta aklıma gelen hiçbir İsrailli liderin Gazze'den veya Batı Şeria'dan vazgeçmeyi içeren bir anlaşmayı kabul edeceğini düşünmüyorum" sözleriyle tamamladı.