ABD destekli “Üçlü Çerçeve” kapsamında uygulanan “pilot bölgeler” modelinin, İsrail’in işgalini sona erdirmek yerine Lübnan’a yeni bir güvenlik düzeni dayattığı ve Oslo modelini hatırlattığı belirtiliyor.
YDH- Belen
Fernandez, Middle East Eye’da yayımlanan analizinde
İsrail ile Lübnan arasında ABD’nin himayesinde oluşturulan “Üçlü Çerçeve”
anlaşmasını ve Güney Lübnan’da uygulamaya konulan “pilot bölgeler” modelini ele
alıyor.
İsrail’in Lübnan topraklarını işgal etmeyi ve ateşkese
rağmen saldırılarını sürdürdüğü bir ortamda, çözümün öncelikle işgalin sona
erdirilmesini gerektirmesi beklenirken, ortaya konulan düzen bunun tersine
işliyor.
Lübnan’ın egemenliğini yeniden tesis etme iddiasıyla sunulan
anlaşma, İsrail’in sahadaki askeri varlığını sona erdirmek yerine Lübnan’ın
güvenlik düzenini yeniden şekillendirmeye odaklanıyor.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, “Üçlü Çerçeve”nin
Lübnan’ın egemenliğini yeniden tesis edecek, Hizbullah’ı silahsızlandıracak ve
İsrail’in kendi sınırlarına dönmesini sağlayacak bir süreç olduğunu iddia
ediyor. Ancak İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun İsrail’in bu kez
sınırlarına dönmeye niyetli olmadığı yönündeki açıklamaları, anlaşmanın temel
hedeflerinden biriyle sahadaki İsrail politikası arasındaki çelişkiyi ortaya
koyuyor.
“Pilot bölgeler”
modeli tartışmanın merkezinde
Anlaşmanın merkezinde yer alan “pilot bölgeler”
uygulamasında, İsrail güçlerinin çekileceği alanlarda Lübnan ordusunun devlet
dışı aktörleri dışlayarak münhasır kontrolü üstlenmesi öngörülüyor.
İlk aşamada Furun, Sarifa ve Zevter el-Garbiyye köylerinde
başlatılan uygulama ise daha başlangıçta önemli soru işaretleri ortaya
çıkarıyor. Bu üç köyün İsrail’in halen işgal altında tuttuğu geniş bölgenin
içinde bulunmaması, İsrail’in gerçekten işgal ettiği topraklardan çekilerek
bunları Lübnan’a teslim ettiği iddiasını tartışmalı hale getiriyor.
Üstelik söz konusu köyler İsrail saldırıları sonucunda ağır
biçimde tahrip edilmiş durumda. Böylece İsrail’in Lübnan ordusunun kontrolüne
bıraktığı alanlar, büyük ölçüde yaşanamaz hale getirilmiş köylerden oluşuyor.
Bu tablo, “pilot bölgeler” uygulamasının işgalin sona erdirilmesinden ziyade,
işgal ve yıkımın yarattığı yeni koşulların yönetilmesine yönelik bir mekanizma
olduğu eleştirilerini güçlendiriyor.
Lübnan ordusu da
İsrail ateşiyle karşı karşıya
Uygulamanın bir başka çelişkisi ise Lübnan ordusunun “pilot
bölgelere” konuşlanması sırasında ortaya çıktı. İsrail güçlerinin Lübnan
askerlerinin yakınında ateş açması, ABD ve İsrail tarafından Lübnan
egemenliğinin yeniden tesis edilmesinin temel aracı olarak gösterilen ordunun
aynı süreçte İsrail müdahalesiyle karşı karşıya kaldığını gösterdi.
Pilot bölgeler projesinin uygulanması da yavaş ilerliyor.
Reuters’ın 29 Temmuz tarihli değerlendirmesinde, projenin “acı verici derecede
yavaş” başladığı ve başka bölgelere uygulanmasının daha kolay olmayacağı
belirtildi.
Buna rağmen Batı medyasındaki tartışmaların önemli bölümünde
Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve örgütün Lübnan’ı savaşa sürüklediği
iddiası öne çıkıyor. İsrail güçlerinin ateşkese rağmen işgal bölgesinde
kalması, köyleri yıkması ve yerlerinden edilen Lübnanlıların geri dönmesini
engellemesi ise aynı ölçüde gündeme taşınmıyor.
Hizbullah’ın ortaya
çıkışında İsrail faktörü
Hizbullah’ın Lübnan’daki konumu da İsrail’in geçmişteki
müdahalelerinden bağımsız değerlendirilemiyor. İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgal
etmesi ve Güney Lübnan’daki 22 yıllık işgali, ülkedeki direniş hareketlerinin
şekillenmesinde belirleyici rol oynadı.
Bu nedenle Hizbullah’ın yalnızca İran’la ilişkisi ve
bölgesel savaşlar üzerinden ele alınması, örgütün ortaya çıkışına zemin hazırlayan
İsrail müdahalelerini arka plana itiyor. İsrail’in Kasım 2024’teki ateşkese
rağmen Lübnan’a yönelik saldırılarını sürdürmesi de bu tabloyu tamamlıyor.
Böylece Lübnan’ın savaşa sürüklenmesinin yalnızca
Hizbullah’ın faaliyetleri üzerinden açıklanması, İsrail’in daha önceki işgal ve
saldırılarının çatışmanın oluşumundaki rolünü görünmez hale getiriyor.
Oslo modeli Lübnan’a
taşınıyor
“Pilot bölgeler” modeli, 1990’larda uygulanan Oslo
düzenlemelerini de hatırlatıyor. Oslo sürecinde Filistinlilere, İsrail işgali
devam ederken sınırlı bir öz yönetim alanı tanınmıştı. Ancak bu düzen, işgali
sona erdirmek yerine Filistin yönetiminin belirli ölçülerde kendi halkını
İsrail adına denetlediği bir yapıya dönüşmüştü.
Lübnan’da oluşturulmaya çalışılan model de benzer bir mantık
taşıyor. Lübnan ordusundan, İsrail’in askeri varlığının devam ettiği bir
ortamda Hizbullah’ı silahsızlandırması ve güvenliği sağlaması bekleniyor.
Bu durumda Lübnan’ın egemenliği, İsrail’in çekilmesinin
ardından yeniden tesis edilecek bir sonuç olmaktan çıkıyor; İsrail’in sahadaki
askeri üstünlüğünün sürdüğü koşullarda uygulanacak bir güvenlik düzenine
dönüşüyor.
İsrail belirleyici
olduğu sürece “çatışmadan çıkış” mümkün mü?
Washington “Üçlü Çerçeve”yi sonsuz çatışmadan çıkış için
gerçekçi bir yol olarak sunarken, sahadaki gelişmeler farklı bir tablo ortaya
koyuyor. İsrail güçleri Lübnan topraklarında kalmaya, köyleri tahrip etmeye ve
yerlerinden edilen Lübnanlıların geri dönmesini engellemeye devam ediyor.
Bu nedenle “pilot bölgeler”, İsrail’in işgalini sona erdiren
bir mekanizma olmaktan ziyade, işgal koşullarında Lübnan devletine sınırlı bir
güvenlik rolü veren yeni bir düzenleme niteliği taşıyor.
Sonuç olarak, mesele yalnızca Lübnan ordusunun belirli
bölgelerde kontrolü devralması veya Hizbullah’ın silahsızlandırılması değil.
Asıl belirleyici unsur, İsrail’in Lübnan topraklarındaki askeri varlığının ve
bölgesel güvenlik düzeni üzerindeki etkisinin devam edip etmeyeceği.
İsrail sahadaki belirleyici aktör olmaya devam ettiği
sürece, Lübnan’ın egemenliğini yeniden tesis etme iddiasıyla oluşturulan
mekanizmaların çatışmanın temel nedenlerini ortadan kaldırmak yerine mevcut güç
dengesini farklı bir biçimde sürdürmesi riski bulunuyor.