Quincy Institute for Responsible Statecraft'ın kurucu ortağı ve başkan yardımcısı Trita Parsi, yayıncı ve The Roundtable kurucusu Mario Nawfal'a verdiği mülakatta Ortadoğu'daki güvenlik dengelerini, Suudi Arabistan'ın Yemen karşısındaki seçeneklerini ve bölgesel savunma düzenlemelerini değerlendirdi.
YDH - ABD ve Ortadoğu politikaları uzmanı, Quincy Sorumlu Yönetim Enstitüsü Kurucu Başkan Yardımcısı Trita Parsi, yayıncı Mario Nawfal'a verdiği mülakatta, Ortadoğu'daki son askeri ve diplomatik gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
ABD Başkanı Donald Trump'ın son dönemdeki askeri tırmanma ve ardından gelen ateşkes kararına değinen Parsi, Washington'ın bölgedeki hamlelerinin başarısızlıkla sonuçlandığını ve Trump'ın benzeri görülmemiş tehditlere başvurduğunu söyledi.
Trump'ın "bir medeniyeti tamamen yok etme" yönündeki tehditlerinden yaklaşık 12 ila 24 saat sonra ateşkesi kabul ettiğine dikkat çeken Parsi, yaşanan süreci şu sözlerle aktardı:
"Tüm bu yaşananlardan yaklaşık iki gün sonra Trump çıkıp bir medeniyeti tamamen bitirme tehdidinde bulundu ve bundan 12 saat ya da bir gün sonra ateşkesi kabul etti. Bu durum, büyük bir çabanın sarf edildiği, bu çabanın tam bir başarısızlıkla sonuçlandığı ve kendisini bu tür tehditler savuracak noktaya kadar öfkelendirdiği tablosuna tam olarak uyuyor. Belki de daha önce hiç kullanılmamış silahları kullanmayı ciddi olarak düşündü fakat sonunda geri adım attı."
Yayıncı Mario Nawfal'ın bu sözler üzerine, "Nükleer silahlardan mı bahsediyorsunuz? Bunun gerçekten değerlendirildiğini mi düşünüyorsunuz?" sorusuna Parsi, ABD yönetimindeki süreçleri bilen isimlere işaret ederek yanıt verdi.
"Nükleer silah teorisini çok ciddiye alanlar var"
Trump'ın daha önce başvurulmamış silah sistemlerini masaya getirme ihtimaline ilişkin soruya yanıt veren Parsi, "Bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum. Bildiğim tek şey, kendisini tanıyan ve buradaki resmi prosedürlere hakim olan kişilerin bu teoriyi son derece ciddiye aldığıdır" ifadelerini kullandı.
Nawfal ise bu değerlendirmeyi, "Bu hiç beklemediğim bir açıklamaydı, oldukça korkutucu" şeklinde yorumladı.
Mülakatta Suudi Arabistan, Yemen'deki Sanaa hükümetine bağlı güçler ve Irak direnişi arasındaki askeri dinamiklere de geçildi. Suudilerin diplomatik bir çözüm mü arayacağı yoksa kıyı şeridini ele geçirip Yemenlileri askeri olarak mağlup etmeye mi çalışacağı yönündeki soruyu yanıtlayan Parsi, Riyad'ın savaşa yeniden dahil olmasının büyük bir stratejik hata olacağını vurguladı.
"Suudilerin bu savaşa tekrar girmesi büyük bir aptallık olur"
Suudi Arabistan'ın Yemen'de kapsamlı bir askeri harekata dönmesinin mantık dışı olacağını belirten Parsi, "Suudilerin ne yapacağını kesin bir dille söylemek için yeterli bilgiye sahip değilim. Ancak Suudilerin bu savaşa tekrar girmesini tam anlamıyla büyük bir aptallık olarak görürüm. Çünkü son dönemden bu yana temel dengeler tamamen değişti" dedi.
Savaşın tarihsel sürecini özetleyen Parsi, ABD'nin tutumundaki değişimlere dikkat çekerek şunları kaydetti:
"İlk olarak ABD, Obama yönetimi döneminde bu savaşı güçlü bir şekilde destekledi. Bu destek esasen İran ile yapılan nükleer anlaşma (Kapsamlı Ortak Eylem Planı) nedeniyle Suudilere verilen bir tür tazminattı. Hatta bunu yaptıkları için pişmanlığını dile getiren çok sayıda yetkili oldu. Fakat ABD'nin desteğine rağmen Suudiler başarısız oldu. Daha sonra Biden döneminin başında Suudilere savaşı durdurmaları için baskı yapıldı ve nihayetinde durdurdular. Ancak sürecin sonlarına doğru, Husilerin İsrail'i hedef almaya başlaması üzerine Suudilerin tekrar savaşa girmesini isteyen taraf bu kez ABD oldu. Biden yönetimi Husilerin üzerine yeniden gidilmesini tamamen destekliyordu. Sonrasında Trump denedi ama o da başarısız oldu. Sekiz haftanın ardından vazgeçti ve o günden beri Husiler hakkında tek bir kelime etmedi."
Sahadaki mevcut askeri tabloyu değerlendiren Parsi, konuşmasını şöyle sürdürdü:
"Şu an geldiğimiz noktada Suudiler tek başlarına bunu başaramaz. ABD ile birlikte de başaramadılar. Bu kez güvenebilecekleri bir ABD de yok. İranlılar ise eskisine kıyasla çok daha kararlı ve iddialı bir tutum sergiliyor. Bu nedenle Husilerle topyekun bir çatışmaya girmelerini düşük bir ihtimal olarak görüyorum. Tabii 'imkansız' dememek lazım, zira geçmişte pek çok akıl dışı ve düşük ihtimalli şeyin yapıldığına şahit olduk. Ancak Suudiler bu savaşta ellerindeki kartları oldukça iyi oynadı. Körfez İşbirliği Konseyi'ndeki (KİK) bazı ülkelerin savaşa daha doğrudan müdahil olma yönündeki baskılarına direndiler ve tüm bu süreç boyunca İranlılarla kendi diyalog kanallarını açık tuttular."
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın (MBS) süreçteki rolüne de değinen Parsi, "Görünüşe göre MBS başlarda bir savaş umut ediyordu ve bunun için lobicilik yapıyordu. Ancak bunun işe yaramadığını anladığı an pozisyonunu değiştirdi ve savaşın Suudi Arabistan'a getireceği yükü fark ederek gerilimi düşürme yönünde adımlar attı. Suudilerin Husilere geri adım atmayacaklarını göstermek ve onları caydırmak amacıyla taktiksel bir tırmanmaya gitmesi mümkün mü? Bunu görebiliyorum. Ancak bu savaşa tam ölçekli olarak yeniden girmeleri son derece cahilce bir adım olur. Kurtarmaya çalıştıkları ve büyük ölçüde kurtarmayı başardıkları her şeyi tehlikeye atar" değerlendirmesinde bulundu.
Yayıncı Nawfal da bu noktalara katıldığını belirterek, Batı'nın ve ABD'nin İHA/SİHA harp teknolojilerine ve füze bombardımanlarına karşı hazırlıksız yakalandığına işaret etti.
"Riyad artık ABD'nin güvenlik şemsiyesine güvenemeyeceğini anladı"
Görüşmede Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan yeni güvenlik anlaşması da detaylıca ele alındı. Parsi, bu anlaşmanın Riyad'ın stratejik yaklaşımındaki köklü değişimi simgelediğini ifade etti.
Parsi, anlaşmanın niteliğini şu sözlerle açıkladı:
"Bugün Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan anlaşma, Suudiler ile Husiler arasında topyekun bir savaş çıkması halinde ilk sınavını verecektir. Husilerin şu an yaptığı şeylerin çoğu, Yemen içinde Suudi Arabistan tarafından desteklenen güçleri hedef almaktır. Bu durum doğrudan Suudi Arabistan topraklarına saldırmaktan farklıdır. Dolayısıyla bu düzenlemenin ve paktın gerçekten inandırıcı olup olmadığını göreceğimiz ilk testlerden biri bu olacaktır. Tabii ki Türklerin ve Pakistanlıların Husilere karşı savaşta Suudi Arabistan'a yardım etmesi ile Suudi Arabistan uğruna İran ile doğrudan savaşa girmesi tamamen farklı konulardır. Bunun gerçekleşebileceğine inanmayı çok zor buluyorum. Bu tür anlaşmaların yalnızca inandırıcılıkları oranında değer taşıdığını unutmamalıyız. Türkiye ve Pakistan'ın, İran ile Suudi Arabistan arasındaki bir çatışmada İran'a karşı savaşa gireceği iddiasını inanılır bulmuyorum."
Nawfal'ın paktın İsrail'e mi yoksa İran'a mı karşı kurulduğu yönündeki sorusunu yanıtlayan Parsi, yapının temel dinamiğini şöyle tarif etti:
"Evet, bu paktın hem İranlılara hem de İsraillilere karşı bir denge unsuru oluşturma kapasitesi olduğuna katılıyorum. Ancak buradaki temel mesele, Suudilerin artık Amerikan güvenlik şemsiyesine güvenemeyeceklerini ve buna bağımlı kalamayacaklarını anlamış olmalarının bir dışa vurumudur. Bu, ABD'den tamamen vazgeçecekleri anlamına gelmiyor. Yine büyük miktarda silah satın almaya devam edecekler, muhtemelen ABD'ye ait bir üssü ellerinde tutmaya çalışacaklar. Ancak Amerikan güvenlik şemsiyesini kendileri için tek güvenlik sepetsi olarak görmeyecekler. Güvenlik mimarilerini çeşitlendirecekler ve bu tür anlaşmalar da bu çeşitlendirmenin bir parçasıdır. Muhtemelen ek anlaşmalara gidecekler veya bunu genişletmeye çalışacaklar. Asıl temel konu budur."
"Tahran bölgesel diplomasiyi ıskalarsa aynı tecritle yüzleşir"
Gelişmelerin İran açısından doğurabileceği risklere de değinen Parsi, Tahran yönetiminin bölgesel diplomaside dikkatli olması gerektiğini vurguladı. İran'ın güç gösterisinde aşırıya kaçmasının bölgesel dengeleri kendi aleyhine çevirebileceğini kaydetti.
Parsi, İran'ın karşı karşıya olduğu stratejik tehlikeyi şu ifadelerle dile getirdi:
"Bundan sonra ne olacağı, İran ile komşuları arasındaki ilişkilere bağlı. İranlılar açısından büyük bir hata, aşırı iddialı davranmaları, bölgesel devletleri baskı altına almaya çalışmaları veya komşularının kendilerini daha büyük bir tehdit olarak algılamasına yol açmaları olur. Eğer bölge ülkeleri İran'ın baskın bir hakimiyet kurmaya çalıştığını ve bunu tehditkar bulduklarını hissederlerse bu tür paktlar oluşturarak tepki verirler. İranlılar için vahim olan hata şu olur: Son otuz yıldır ABD'nin yürüttüğü, İran'ı çevreleme ve tecrit etme projesi komşular tarafından bazen isteksizce kabul edilmiş, bazen Amerikan gölgesine saklanarak desteklenmişti. Ancak esas itici güç Amerikan tarafındaydı. Eğer bu tecrit etme arzusu ve itici güç, artık İran'ı bir tehdit olarak gören bölge ülkelerinin kendisinden gelmeye başlarsa, bu durum Tahran için çok büyük bir olumsuzluk yaratır. Amerikan çabalarının isteksiz ortakları olmak yerine, aynı stratejiyi bizzat bölgesel devletlerin kendisinin yürütmesi İran için en kötü senaryodur."
Tahran'ın bu durumu ciddiye alması gerektiğini belirten Parsi, çözümün bloklaşmada değil, kapsayıcı bir güvenlik mimarisinde yattığını vurguladı:
"Tahran perspektifinden bakıldığında bu durum son derece ciddiye alınmalıdır. Bu anlaşmanın tamamen İran'a karşı kurgulandığını söylemiyorum ama bölgesel diplomasi başarısız olursa nihayetinde bu hale dönüşebilir. Bölge ülkeleri bloklaşmalar yerine kapsayıcı bir güvenlik mimarisine yönelmelidir. Bölgedeki hazır olmama hali şu an her zamankinden daha yüksek. Suudiler de bu anlaşmayı İran'a karşı nihai bir hedef olarak değil, İran ile yapacakları müzakerelerde ellerini güçlendirecek bir koz olarak görmeyi umuyor olabilirler."
Mülakatın son bölümünde Parsi, bölgesel diplomasinin tam anlamıyla şekillenmesi için ABD ile İran arasındaki durumun en azından kısmen çözülmesi gerekebileceğini ifade etti.