Son Dakika
İnşa

İsrail ile normalleşme nasıl işliyor?

02 Eylül 2026 09:06 Bu sayfayı yazdır İlyas Hazin

"Normalleşme, Arap devletlerini salt İsrail’in yörüngesine çekmekle kalmaz; bizzat Arap devletlerinin kendi aralarındaki ilişkileri de yeniden dizayn eder."

İsrail ile normalleşme nasıl işliyor?
İsrail ile normalleşme nasıl işliyor? YDH
Yazı boyutu
100%
7 dk okuma
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı İlyas Hazin, normalleşmenin basit bir diplomatik tanımanın ötesine geçerek Arap devletlerini ve aralarındaki iktisadi ilişkileri kökten dönüştüren yapısal bir yeniden mühendislik süreci olduğunu vurguluyor. Bu süreç; Ürdün ve Mısır gibi ülkeleri yeni lojistik, güvenlik ve enerji hatlarıyla İsrail merkezli bölgesel mimariye eklemlerken, geçmişteki ortak Arap bütünleşme modellerini fiilen tasfiye ediyor. Altyapı projeleri aracılığıyla derinleşen enerji ve güvenlik bağımlılığı, karşılıklı çıkar maskesi altında emperyalist güçlerin ve Siyonist sermayenin denetimindeki eşitsiz bir düzeni tahkim ediyor.

Normalleşme diplomatik tanıma meselesinin ötesine geçiyorsa, yanıtlanması gereken asıl soru, bu sürecin girdabına kapılan devletler ve toplumlar üzerindeki etkisinin ne olduğudur.

Yanıtı yalnızca şu iddiaya indirgeyemeyiz: Arap hükümetleri, hibe yardımlarına, doğrudan yabancı yatırımlara veya güvenlik garantilerine bağımlı oldukları için Amerikan ve Siyonist şartlara boyun eğmek zorunda kalıyor.

Kuşkusuz bu eşitsizlik mevcuttur; ancak gerçeğin tamamını yansıtmaz. Zira normalleşme, bağımlı Arap devletlerine salt dışarıdan dayatılan bir süreç değil, bizzat bu devletleri yeniden inşa eden bir mühendisliktir.

Normalleşme; bu devletlerin bölgesel rollerini dönüştürür, altyapılarını yeniden biçimlendirir, güvenlik aygıtlarını yeni amaçlara koşar ve aralarındaki iktisadi ilişkileri başkalaştırır. Başka bir deyişle normalleşme, devlet ölçeğini yeniden tanımlar.

Ölçek kavramı burada son derece elverişli bir zihinsel araç sunar; zira devlet küreselleşme karşısında yok olup gitmez, aksine yeniden teşkilatlanır.

Lefebvre’den beslenen Neil Brenner’ın devlet ölçeği analizi, devlet nüfuzunun ulusal sınırlar içine hapsolmuş katı bir yapı değil, esnek bir karaktere sahip olduğunu savunur. Ürdün bunun somut bir örneğidir: Normalleşme, bağımlı bir devletin lojistik bir koridor ve güvenlik düğümü sıfatıyla yeni bölgesel işlevler edinmesinin önünü açar.

Hürmüz ve Babülmendep boğazlarının fiilen kapatılması veya kapatılma tehdidiyle karşılaşılmasının ardından bölgesel tedarik zincirleri etrafında patlak veren mücadele, bu ölçek kaymasını çarpıcı bir berraklıkla gözler önüne seriyor.

Ürdün; Körfez ekonomilerini, İsrail koridorlarını ve Akdeniz limanlarını birbirine bağlayan alternatif bir kara köprüsü olarak yeniden konumlandırıldı. Gerek Akabe Demiryolu projesi gerek Hicaz Demiryolu hattının canlandırılması ve alternatif karayolu güzergâhları, Amman’ın konumunu Ürdün’ün yerel ekonomisini fersah fersah aşan bölgesel bir lojistik mimarinin merkezine yerleştiriyor.

Normalleşmenin kazançlı görünmesi, Ürdün devletine Körfez ve Siyonist sermayesinin dolaşımında yepyeni bir işlev bahşetmesinden ileri geliyor.

Aynı süreci güvenlik sahasında da izlemek mümkündür. Ürdün’ün ABD’nin "NATO dışı ana müttefiki", ittifakın Akdeniz Diyaloğu ortağı ve ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) temel bir düğüm noktası olma vasfı, Siyonist varlığın CENTCOM bölgesel komuta yapısına dahil edilmesiyle birlikte belirgin bir ivme kazandı.

Bu intikal, Amerikan şemsiyesi altında daha sıkı bir Arap-Siyonist askeri koordinasyonunu mümkün kıldı; böylece hava savunması, tatbikatlar ve güvenlik işbirlikleri, alenî ikili ittifaklar yerine Amerikan komuta mimarisi üzerinden tanzim edilir oldu.

İran’ın son dönemde Irak, Kuveyt ve Bahreyn’deki, daha sınırlı ölçüde de Suudi Arabistan ve Katar’daki Amerikan üslerinde konuşlu askeri varlığı aşındırma yönündeki başarılı hamleleri, Ürdün’ü CENTCOM’un can alıcı bir güvenlik üssü olarak öne çıkardı.

CENTCOM tarafından halihazırda "güvenilir bir ortak" olarak nitelenen Ürdün devleti sahnenin merkezine yerleşti; bu durum ülkenin, kendisini Amerikan gücüne rapteden normalleşme mekanizması sayesinde güvenlik arabulucusu sıfatıyla ölçeğini yukarı doğru yeniden tanımlamasına imkân tanıdı.

Bu ölçek değişiminin Ürdün’ü artan güvenlik risklerine, iç hesaplaşmalara ve istikrarsızlığa maruz bırakıp bırakmadığı tartışmaya açıktır; buna karşılık Ürdün’ün normalleşme vasıtasıyla yeniden ölçeklendirilmesi, bilhassa emperyalist güçlerin nazarında su götürmez bir vakadır.

Bununla birlikte, normalleşmenin en kritik etkisi, "kopuş ve yeniden bağlanma" şeklinde tecelli eden ikili harekette yatar.

Normalleşme süreci, Arap devletlerinin birbirleriyle kurduğu organik iktisadi ağların kademeli olarak koparılmasını kolaylaştırırken, bu devletleri İsrail ve Amerikan sermayesi, altyapısı ve ticareti etrafındaki halkalara yeniden bağlar.

Doksanlı yıllarda tatbik edilen başarısız "Nitelikli Sanayi Bölgeleri" (QIZ) projesi bunun erken bir örneğidir. Ürdün ve Mısır sanayisini İsrail girdileriyle harmanlayarak üretilen malların Amerikan pazarına gümrüksüz girmesini sağlamak üzere tasarlanan bu bölgeler; Arap boykotunu kırmak ve doğrudan sınai bağımlılığa dayalı ilave bir barış üçgeni inşa etmek amacıyla kurgulanmıştı.

Oysa bu sanayi bölgeleri, Ürdün ve Mısır tekstil sektörleri arasındaki yabancı yatırım ve ihracat pazarı rekabetini körüklemekten başka bir işe yaramadı. Hedeflenen bütünleşme cılız kaldı; ancak tamamlayıcı mahiyetteki bölgesel iktisadi kopuş hız kesmeden yoluna devam etti.

Enerji sektörünün altyapısı, sınai entegrasyon arayışlarına kıyasla çok daha kalıcı bir nitelik sergiledi. Ürdün ve Mısır ile yapılan Leviathan gazı anlaşmaları, normalleşmenin ekonomi politiğini kökten dönüştürdü; zira gaza bağımlılık, günlük toplumsal yeniden üretimin dokularına hazır giyim ihracatıyla kıyaslanamayacak denli derinlemesine nüfuz eder.

Ürdün’ün Leviathan sahasından gaz ithal etmek üzere imzaladığı 15 yıllık anlaşma ve Mısır’ın hacimce çok daha büyük ve uzun vadeli sözleşmeleri, her iki ülkenin elektrik şebekelerini, sanayi planlamasını ve enerji güvenliğini İsrail kontrolündeki bir denizaltı kaynağına bağladı.

İran’a yönelik savaş esnasında sevkiyat kesintiye uğradığında her iki devlet de daralan piyasada alelacele alternatif arayışına girmek zorunda kaldı; bu durum, normalleşmenin vadettiği karşılıklı bağımlılığın daha ilk günden itibaren yapısal bir eşitsizlik üzerine kurulu olduğunu kanıtladı.

Arap Gaz Boru Hattı projesi bu mantığı en yalın haliyle somutlaştırır. İki binli yılların başında Mısır’dan başlayıp Ürdün üzerinden Suriye ve Lübnan’a uzanarak Arap enerji sistemlerini birbirine bağlamak üzere inşa edilen bu hat, ortak bir Arap enerji ağı tesis etme potansiyelini simgeliyordu.

Ne var ki süreç içinde akışın yönü tersine çevrildi; böylece başlangıçta Arap üreticiler ile tüketicileri buluşturmak gayesiyle döşenen borulardan, İsrail kontrolündeki sahalardan çıkarılan gaz Mısır ve Ürdün’e taşınır oldu.

Buradaki fiziki dönüşüm, kopuş ve yeniden bağlanma dinamiğinin klasik bir numunesidir: Arap devletleri muhtemel bir bölgesel enerji güzergâhından koparılmış, ardından istikrarını ve kârlılığını muhafaza etmeye mecbur bırakıldıkları İsrail merkezli bir odağa eklemlenmiştir.

Bunun yanı sıra, Birleşik Arap Emirlikleri merkezli Abu Dabi Ulusal Petrol Şirketi’nin (ADNOC) "NewMed Energy" şirketine yatırım yapma girişimleri, bölgesel işbölümünün yeni çehresini sergiler: Ürdün ve Mısır birer "pazarlamacı" ve tüketiciye dönüşürken, Körfez sermayesi yatırımcı, garantör ve risk hafifletici bir aktör rolünü üstlenir; İsrail ise Kıbrıs, Yunanistan ve Doğu Akdeniz Gaz Forumu aracılığıyla hattın dış ucunda Avrupa’ya uzanan merkezi enerji düğümü mertebesine yükseltilir.

Dolayısıyla normalleşme, ikili çerçeveyi aştığı gibi bölgesel sınırların da ötesine uzanır; Arap devletlerinin katılımı sayesinde İsrail enerji merkezinin küresel piyasalar nezdinde meşruiyet ve güven kazandığı, siyasi ve ticari risklerden arındırıldığı bir mekanizmaya dönüşür.

Bu bağlamda, EcoPeace tarafından ortaya atılan Barış Üçgeni projesinin karşılıklı bağımlılık iddiası çöker ve çıplak gerçeğiyle görünür: Bu proje, sömürüye dayalı bölgesel bir nizamın organik uzantısından ibarettir.

Model, sınır ötesi altyapı ağlarının yayılmasının tek başına istikrar üreteceği yönündeki çürük bir varsayıma dayanırken, mülkiyet ilişkilerini, zor aygıtlarını ve bağımlılık yapılarını olduğu gibi korur. Altyapı projeleri siyasetlerüstü gibi takdim edilir; oysa gerçekte siyasi iktidarı yeniden tasarlar.

Üzerinden geçtiği toprağın tarihini silip atan ve kendisini inşa eden zorba güç dengelerini görmezden gelen bir demiryolu hattının, enerji borusunun veya veri koridorunun tarafsız görünmesi hiç de zor değildir.

Özetle normalleşme, Arap devletlerini salt İsrail’in yörüngesine çekmekle kalmaz; bizzat Arap devletlerinin kendi aralarındaki ilişkileri de yeniden dizayn eder.

Ürdün’ü lojistik ve güvenlik merkezine dönüştürür, Mısır’ı asli enerji pazarlayıcısı haline getirir, Körfez sermayesine yeni birikim kanalları açar ve Siyonist varlığın vazgeçilmez bir bölgesel merkez olarak kök salmasını sağlar.

Bu süreç, yapısal bağımlılığı derinleştirirken belirli devlet kapasitelerini tahkim edebilir; eski entegrasyon modellerini yıkarken yepyeni koridorlar üretebilir.

Her şeyden önemlisi, egemenliğin tatbik edildiği ölçeği dönüştürür: Arap devletleri biçimsel olarak ulusal kalır; ancak enerji, güvenlik ve lojistik işlevlerinin büyük bölümü Amerikan gücüne ve Siyonist merkeziliğe tabi bölgesel mimariler üzerinden idare edilir.

Demek ki normalleşme, devletin silinip gitmesi anlamına gelmez -ki bu ayrım hayati bir siyasi önem taşır-; aksine bambaşka bir devlet tipinin, yani farklı bir bölgesel nizama hizmet etmek üzere ölçeği yeniden ayarlanmış bir devletin üretilmesi demektir.

Çeviri: YDH

İlgili Haberler