Son Dakika
İnşa

İki gasp üzerine kurulan Amerika

30 Ağustos 2026 00:00 Bu sayfayı yazdır Ali Mahmud Haşim

"Sömürgecilik, bir halkı yok etmek için her defasında onu tek bir hamlede kılıçtan geçirmeye muhtaç değildir. O; savaşla, yasayla, pazarla, nüfus siciliyle, mekteple ve koruyucu aileyle zamana yayılmış sinsi bir imha mekanizması olarak da işleyebilir."

İki gasp üzerine kurulan Amerika
İki gasp üzerine kurulan Amerika YDH
Yazı boyutu
100%
13 dk okuma
YDH - Tarihçi Linford D. Fisher’ın Stealing America adlı eserini ele alan el-Ahbar yazarı Ali Mahmud Haşim, ABD'nin kuruluşuna dair yerleşik liberal mitolojiyi değerlendiriyor. Haşim, Amerikan sömürgeciliğinin ve kapitalizminin yalnızca köleleştirilen Afrikalıların emeği üzerine değil; Yerli Amerikalıların kitlesel olarak köleleştirilmesi, demografik olarak parçalanması ve topraklarının gasbedilmesi üzerine inşa edildiğini anımsatıyor. Yerli köleliğinin tarih boyunca resmi arşiv manipülasyonlarıyla ("Belgesel Soykırım") ve daha sonra yatılı okullar ile vesayet sistemleri vasıtasıyla kurumsal olarak sürdürüldüğünü belirten yazar, yerlilerin tarihin edilgen kurbanları olmadığını; aksine dillerini, hafızalarını ve soylarını koruyarak unutuluşa ve yok oluşa karşı asırlar boyu kesintisiz bir direniş sergilediklerini vurguluyor.

ABD'nin doğuşuna dair kökleşmiş bir anlatı, kolektif hafızada uzun süre sarsılmaksızın yer etti: Okyanusu aşan Avrupalı yerleşimciler, Atlas Okyanusu kıyısında mütevazı koloniler kurmuş; ardından batıya doğru yayılıp Bağımsızlık Savaşı’nı vermiş ve modern bir cumhuriyet inşa etmişlerdi. Bu anlatıda Afrika kökenlilerin köleleştirilmesi, ancak İç Savaş’ın ardından hukuken son bulan büyük bir “ilk günah”[1] olarak resmedilmekteydi. Ne var ki bu kurgunun ardında, hikâyenin bütün mahiyetini temelden sarsacak başka bir tarihsel katman yatmaktadır: Kıta, keşfedilip iskân edilmeyi bekleyen sahipsiz ve boş bir toprak parçası olmadığı gibi; yerli halklar da yerleşimcilerin ilerleyişi karşısında yalnızca tedricen geri çekilmek zorunda kalmış edilgen topluluklar değildi. Yerliler, topraklarının gasbedilmesinin yanı sıra; kitlesel esaret, köleleştirme, alıkonulma, pazarlarda satılma, sürgün ve çocuk kaçırma pratiklerine maruz kaldılar. Öyle ki insanı gasp etmek ile toprağı gasp etmek, aynı sömürgeci düzeneğin birbirinden ayrılmaz iki cephesi hâline geldi.

Tarihçi Linford D. Fisher’ın Stealing America: The Hidden Story of Indigenous Slavery in U.S. History (Amerika’yı Çalmak: ABD Tarihinde Yerli Köleliğinin Gizli Kalmış Hikâyesi) adlı eserinde temellendirdiği ana tez işte bu hakikate dayanır. Fisher’a göre kölelik, yalnızca bir emek temini mekanizması olarak değil; yerli toplumları içeriden çökertmenin ve onların ata yurtları üzerindeki mukavemet gücünü kırmanın stratejik bir aygıtı olarak okunmalıdır. Yerli halklar köleliği salt ferdi bir mülkiyet kaybı olarak değil, doğrudan “akrabanın gasbı”[2] biçiminde tecrübe ettiler: Bir evladın, bir kadının yahut bir erkeğin koparılıp götürülmesi, tekil bir kayıp olmanın çok ötesinde; toplumun akrabalık ağlarını, otorite dengelerini, demografik devamlılığını, hafızasını ve kolektif egemenliğini kalbinden vuran derin bir yaraydı. Bu sebepledir ki köleleştirme pratiği, toprağın gasbı ve yerli egemenliğinin hiçe sayılmasıyla daima iç içe yürüdü.

Bu trajedinin başlangıcı, ders kitaplarının Amerika’daki köleliğe başlangıç noktası olarak tayin etmeye alıştığı tarihin çok daha gerisine uzanır. Zira söz konusu okumaya göre Amerikan köleliği, Afrikalıların 1619’da Virginia kıyılarına ayak basmasıyla başlamış değildir. Kristof Kolomb’un 1492’de Karayip adalarına ulaştığı andan itibaren yerli halklar, Avrupa’nın sömürgeci tahayyülünde boyunduruk altına alınabilir bir iş gücü olarak kodlandı. Kolomb, Lucayan ve Taino halklarıyla temas kurduğu ilk günlerde bir kısmını esir alıp kılavuz olarak kullandı; ardından diğer esirleri İspanya’ya taşıdı. Bunlar münferit hadiseler değil; yüzyıllar boyunca kılık değiştirerek kendini durmaksızın yeniden üretecek sömürgeci bir modelin ilk numuneleriydi.

Zamanla bu model genişleyip kurumsallaştı. Başta İspanyollar, ardından İngilizler ve diğer Avrupalı güçler; servet hırsını, toprak gasbını ve yerli nüfusun cebren istihdamını tek bir potada erittiler. İngiliz kolonileri Kuzey Amerika’da kalıcı yerleşimlere dönüştüğünde, savaşlar neticesinde alınan esirler, hem bedava iş gücü devşirmenin hem de sömürgeci yayılmanın önünde duran toplulukları tasfiye etmenin birincil yoluna dönüştü. Savaş, köleleştirme ve yerleşimci sömürgecilik böylece tek bir zincirin halkaları hâline geldi: Süreç askeri bir çatışmayla başlıyor; bunu erkeklerin, kadınların ve çocukların esir edilmesi, ardından satılması yahut uzak diyarlara sürülmesi takip ediyor; nihayetinde ise yerlilerden arındırılmış topraklar istilaya bütünüyle açık hâle getiriliyordu.

Fisher’ın gün yüzüne çıkardığı rakamlar, yerleşik tarih tasavvurunu sarsmaya tek başına yetecek ağırlıktadır. Yazar, 1492 ile 1880 yılları arasında, Kanada’dan Brezilya’ya uzanan Amerika kıtası genelinde köleleştirilen yerlilerin sayısının 3 ila 6 milyon arasında değiştiğini ortaya koymaktadır. Sonradan ABD sınırlarını oluşturacak coğrafyada ise bu sayının yaklaşık 600 bine ulaştığı tahmin edilmektedir. Yazar bu verinin yanına, 1865 yılına kadar Meksika hariç Kuzey Amerika’ya zorla nakledilen Afrikalıların sayısının yaklaşık 530 bin olduğu gerçeğini koyar. Buradaki maksat, iki büyük trajedi arasında hiyerarşik bir rekabet üretmek değildir; bilakis hâkim Amerikan hafızasının müsaade ettiğinin aksine, yerli köleliğinin ne denli devasa boyutlarda olduğunu gözler önüne sermektir.

Esasen Afrikalıların köleliği ile yerlilerin köleliği birbirine rakip iki ayrı tarih değildir. Bu iki süreç; tarlalarda, hanelerde, limanlarda ve pazarlarda defalarca kesişmiş; Afrikalılar ile yerliler evlenmiş ve melez topluluklar vücut bulmuştur. Ancak temel fark şuradadır: Afrikalıların köleleştirilme tarihi, haklı olarak ABD’nin teşekkülünü anlamada merkezi bir kurucu unsur kabul edilirken; yerlilerin köleleştirilmesi, devlet inşasıyla ilgisiz tali bir fasılmış gibi tarihin kenar boşluklarına itilmiştir.

Buradaki asıl mesele, bu görünmezliğin sonradan ortaya çıkmış masum bir unutkanlıktan değil; bizzat resmi vesikaların içinde yürütülen bilinçli bir silme ameliyesinden kaynaklanmasıdır. Zira sömürge kayıtları hiçbir vakit hakikatin tarafsız bir aynası olmamıştır. Sözgelimi Bermuda’da 1698 tarihli nüfus sayımı, köleleştirilmiş nüfusun tamamını “siyah” olarak kaydetmiş; oysa diğer belgeler ada kölelerinin yaklaşık beşte birini yerlilerin teşkil ettiğini gösterdiği hâlde yerli kölelere kayıtlarda hiç yer verilmemiştir.

Aynı tahrifat melez kökenli şahıslar için de işletilmiştir. Yerliler Afrikalılarla evlendiğinde yahut müşterek çocuklar dünyaya getirdiğinde, idari otoriteler onları doğrudan “Negro”[3] yahut “Mulatto”[4] şeklinde yaftalamış; böylece yerli kimlikleri sicillerden bütünüyle kazınmıştır. Fisher, İç Savaş öncesinde Güneye ait çiftlik kayıtlarında, on binlerce -belki de 80 bin ila 200 bin arasında- yerli ve melez kökenli insanın bu yöntemle görünmez kılındığını tahmin etmektedir.

Tam da bu noktada arşivin kendisi, sömürgeciliğin doğrudan bir aygıtına dönüşmektedir. Kimliği resmi sicilden silinen bir insan, iki veya üç nesil sonra tarihten de bütünüyle tasfiye edilebilmektedir. “Belgesel Soykırım”[5] kavramının sarsıcı gücü buradan kaynaklanır: Bir topluluğu yeryüzünden silmek için her zaman topyekûn fiziki katliam gerekmez; devlet ve hâkim toplumun, o topluluğun mensuplarını istatistiki ve hukuki varlıkları son bulana dek yeniden tanımlayıp başka kategorilere kaydırması kâfidir.

Fakat eserin sorduğu asıl can alıcı sual, bütün bu mekanizmanın bizzat ABD’nin kuruluşuyla olan yapısal bağıdır. Fisher’a göre yerlilerin köleleştirilmesi, tali bir iş gücü kaynağı olmanın ötesinde, sömürgeciye eşzamanlı iki hayati menfaat temin eden bir tahakküm mekanizmasıydı. Zira insana el koymak bir yandan emek gücü üretirken, diğer yandan yerli toplumun toprağını müdafaa etme irade ve kudretini sakatlamaktaydı. Bilhassa esir edilenlerin kadınlar ve çocuklar olması, telafisi imkânsız, uzun vadeli demografik ve siyasi bir yıkım doğurmaktaydı: Anneler ve geleceğin muhtemel önderleri kaybediliyor, nesep zincirleri ve üreme imkânları koparılıyor, geride kalan cemaat hem sayıca ufalarak hem de teşkilat yapısını yitirerek savunmasız kalıyordu.

Bu sebeple kitap, vuku bulan felaketi “çifte gasp” olarak niteler. İnsanın gasbı toprağın gasbına zemin hazırlamış; toprağın gasbı ise yerli toplulukları daha da zayıflatarak istismara ve sömürgeci tahakküme açık hâle getirmiştir. İngiliz kolonileri ve ardından gelen Amerikan devleti, işte bu kısır döngü sayesinde yayılma sahası bulmuştur.

Yerlilerin elinden zorla alınan toprak, alelade bir coğrafi mekân değildi; o, doğrudan doğruya bir sermaye kaynağıydı. Şeker, pirinç ve pamuk üreten devasa tarlalar bu topraklardan devşirildi; kereste, kürk ve madenler bu topraklardan sağıldı; şehirler bu araziler üzerine yükseldi ve nihayet bu topraklar satılabilen, ipotek edilebilen ve üzerinde spekülasyon yapılabilen özel mülklere dönüştürüldü. Dolayısıyla Fisher, yerli topraklarının gasbı ile Amerikan kapitalizminin inşası arasında doğrudan bir nedensellik bağı kurar. Ev ve toprak mülkiyeti fikrine dayanan “Amerikan Rüyası”[6] dahi, yerli halkların kolektif tasarrufundaki müşterek toprakların, yerleşimcinin mülkiyetine ve keyfi tasarrufuna geçen özel mülklere dönüştürüldüğü kanlı bir tarihsel öncülü zorunlu olarak varsayar.

Geleneksel anlatı bu sürecin sömürgeciliğin ilk yüzyıllarına münhasır olduğunu telkin etse de kitap, bu pratiğin Amerikan Devrimi’nden sonra da hız kesmeden sürdüğünü ifşa etmektedir. 19. yüzyılda, ABD güneye ve batıya doğru hırsla genişlerken; kölelik, angarya ve çocuk kaçırma pratikleri yeniden ve kitlesel biçimde sahneye çıktı. Zira bu yayılma, nüfusun “Vahşi Batı”ya doğru masumane bir göçü değil; ekseriyetle aynı yerleşimci refleksin tekrarıydı: Yerli halkın meskûn olduğu toprağa varmak, onları boyunduruk altına almak, sürmek yahut toplumsal dokusunu felç etmek ve nihayetinde topraklarına bütünüyle el koymak...

İç Savaş’ın ardından köleliğin hukuken lağvedilmesiyle birlikte “insan gasbı” mekanizması ortadan kalkmadı; yalnızca biçim değiştirdi. Eser, burada en sarsıcı tespitlerinden birine ulaşır: Köle pazarlarında, prangalarda ve gemi ambarlarında başlayan vahşet; daha sonra yatılı okullar, sosyal yardım müesseseleri ve evlatlık verme kurumları kisvesi altında devam ettirildi.

19. yüzyılın sonlarından itibaren binlerce yerli çocuk, ailelerinden zorla koparılarak uzak diyarlardaki yatılı okullara hapsedildi. Zahirde ilan edilen gaye onları eğitmek ve “medenileştirmekti”; fakat güdülen asıl maksat dillerini, geleneksel kıyafetlerini, ayinlerini ve kimliklerini yok etmekti. Çocuk artık pazarda satılan hukuki bir köle değildi belki; ancak ait olduğu cemaatin bağrından koparılıyor ve kendi köklerine yabancılaştırılacak biçimde zihnen yeniden inşa ediliyordu. 20. yüzyıla gelindiğinde ise devreye giren vesayet ve evlat edinme programları, sayısız çocuğu yerli olmayan ailelerin ellerine savurdu.

Bu trajedinin ulaştığı boyut, Amerikan Yerlileri İşleri Derneği’nin 1968 tarihli verilerinde en çarpıcı hâliyle görülmektedir: Rapora göre ABD’deki yerli çocukların yüzde 25 ila 35’i; evlatlık verilmek, koruyucu aileye bırakılmak yahut yatılı yurtlara ve kurumlara yerleştirilmek suretiyle yuvalarından koparılmıştı. Ve bu masumlar, ekseriyetle kendi öz kültürleriyle hiçbir rabıtası bulunmayan beyaz ailelerin yahut tektipleştirici kurumların insafına terk edilmişti.

Böylelikle Fisher’ın ispatlamak istediği tarihsel süreklilik berraklık kazanır: 17. yüzyıldaki çocuk kaçırma pratikleri ile 20. yüzyıldaki evlat edindirme politikaları hukuki çerçeve bakımından farklı görünse de, özünde insanı kendi toplumundan koparmayı ve o toplumun kendini toplumsal, kültürel ve siyasi olarak yeniden üretme kabiliyetini yok etmeyi hedefleyen tek bir sömürgeci mantığın uzantılarıdır. Bu politikadan gerçek manada geri adım atılması, ancak Yerli Kendi Kaderini Tayin Hareketi’nin güç kazanması ve kabileler ile ailelere evlatları üzerinde yeniden söz hakkı tanıyan 1978 tarihli Kızılderili Çocuk Refahı Yasasının (ICWA) yürürlüğe girmesiyle mümkün olabilmiştir.

Bununla birlikte Stealing America, yok olup gitmiş kavimlerin arkasından yakılmış nostaljik bir mersiye değildir; eserin en can alıcı düğüm noktası da burasıdır. Zira yerli halklar, Avrupalıların kendileri için biçtiği kadere boyun eğip bekleyen edilgen bir yığın olmadılar. Savaşla, diplomasiyle, dilekçelerle, mahkemelerle, kölelikten firar ederek, kaçırılan evlatlarını geri alarak, neseplerini, sözlü anlatılarını, kadim ayinlerini ve anadillerini muhafaza ederek direndiler. Yurtlarından sökülüp atılan fertler dahi sürgünde yeni akrabalık bağları tesis ettiler; sılanın ve ecdadın hafızasını diri tuttular ve pek çoğu her şeye rağmen kendi toplumuna geri dönmenin yollarını aradı.

Bu bakımdan Stealing America (Amerika’yı Çalmak) başlığı, bilinçli bir ironi ve tarihsel bir çift anlamlılık barındırır. Buradaki “Amerika”, yalnızca sonradan kurulan devleti değil; kadim toprağı ve onun asıl sahibi olan yerli halkları ifade eder. Sömürgeciliğin çaldığı şey, insanından tecrit edilmiş kuru bir toprak parçası değil; insanı, toprağı, lisanı, hafızası, nesebi ve hâkimiyetiyle koca bir toplumsal kâinattı.

Kitabın vardığı nihai netice, tarih kitaplarındaki basit bir dipnotu tashih etmenin çok ötesindedir: Eser, bizatihi Birleşik Devletler’in kuruluş anlatısının baştan aşağı yeniden sorgulanmasını talep eder. Sonradan küresel bir imparatorluğa dönüşecek olan bu devlet; yalnızca köleleştirilen Afrikalıların emeği üzerinde değil, aynı zamanda yerli halklardan gasbedilen topraklar ve bu gasbı mümkün kılan toplumsal ve demografik yıkım üzerinde yükselmiştir. Dolayısıyla yerlilerin köleleştirilmesi, Amerikan tarihinin kenarında kalmış marjinal bir hadise değil; o tarihi bizzat üreten kurucu omurganın ayrılmaz bir parçasıdır.

Belki de kitabın zihinleri en çok sarsan tespiti şudur: Sömürgecilik, bir halkı yok etmek için her defasında onu tek bir hamlede kılıçtan geçirmeye muhtaç değildir. O; savaşla, yasayla, pazarla, nüfus siciliyle, mekteple ve koruyucu aileyle zamana yayılmış sinsi bir imha mekanizması olarak da işleyebilir. Bugün toprağı, yarın evladı, ertesi gün ismi gasbedebilir; nihayet bir asır sonra tarih sahnesine çıkıp “Bunlar zaten hiç var olmamıştı” diyebilir.

Fakat bu hikâyenin bir de aydınlık cephesi vardır: Bu silme ve unutturma operasyonu bütünüyle muvaffak olamamıştır. Yok edilmesi murat edilen halklar varlıklarını korumuş; kayıtlardan kazınan soylar hafızalarda yaşamaya devam etmiş; köklerinden koparılan çocukların bir kısmı ne pahasına olursa olsun ana ocağını aramış; topraklarını yitiren topluluklar hak davalarından asla vazgeçmemiştir. Böylece “Amerika’nın çalınma tarihi”, yalnızca karanlık bir cürüm ve gasp kroniği olmakla kalmaz; aynı zamanda unutuluşa ve yok oluşa karşı verilmiş asırlık, soylu bir direniş destanına dönüşür.


[1] خطيئتها الكبرى (İlk Günah / Büyük Hata): Sözlükte "büyük günah, telafisi güç kusur, asli cürüm" demektir. Metinde Amerikan kurucu mitolojisinin, köleliği cumhuriyetin kusursuz yapısına sonradan bulaşmış istisnai bir leke veya ahlaki bir arıza gibi sunan teolojik-seküler retoriğine telmihtir. خ-ط-أ (h-t-e) kökünden türeyen hatie (خطيئة), kasıtlı veya kasıtsız işlenen günahı, sapmayı ifade eder. İsmi tafdil kalıbındaki kübrâ (كبر / كبرى) ile tamlama oluşturarak Hristiyan teolojisindeki "asli günah" (peccatum originale) kavramına doğrudan kavramsal bir gönderme yapar. Amerikan liberal tarih yazımı, cumhuriyetin kuruluş ilkelerini (hürriyet, eşitlik) yüceltirken, siyah köleliğini sistemin kurucu bir unsuru değil, zamanla "aşılmış" münferit ve talihsiz bir ahlaki çelişki olarak konumlandırır. (ç.n.)

[2] سرقة الأقارب (Akrabanın Gasbı / Kin-stealing): "Yakınların, soydaşların, akrabaların çalınması." Metinde antropolojik ve yerli hukuku açısından köleliğin felsefi tanımıdır. س-ر-ق (s-r-k) kökünden mastar olan serika, gizlice veya zorla başkasına ait olanı almayı; ق-ر-ب (k-r-b) kökünden akrebin çoğulu olan akârib ise kan bağı, klan ve kabile hısımlığını bildirir. Batı hukukunda kölelik "mülkiyet hakkı" (chattel slavery) üzerinden tanımlanırken, Yerli Amerikan kabilelerinde toplumsal varoluş bireysel değil, klan ve akrabalık ağları (kinship networks) üzerinden kurgulanmaktaydı. Bir bireyin koparılması kabilenin ontolojik ve siyasi olarak sakatlanması demekti. (ç.n.)

[3] Negro & [4] Mulatto (Sömürgeci Sınıflandırma ve İdari Tasnif): İspanyolca ve Portekizce kökenli ırkçı-sömürgeci sınıflandırma terimleri. Negro siyahı; Mulatto (Arapça melez/karışık anlamına gelen muvelled [مولّد] kökünden türetildiği de ileri sürülen katır/melez anlamına gelen kavram) melez soyları tanımlar. İngiliz ve Amerikan sömürge hukuku, "tek damla kuralı" (one-drop rule) ve ırk hiyerarşisi doğrultusunda yerli kadınlar ile Afrikalı erkeklerin birlikteliğinden doğan çocukları doğrudan "zenci" veya "mulatto" hanesine kaydederek yerli kabilelerin yasal hak iddialarını ve antlaşmalarla garanti altına alınmış toprak taleplerini buharlaştırmayı hedeflemiştir. (ç.n.9

[5] الإبادة الوثائقية (Belgesel Soykırım / Documentary Genocide): Belgeler, kayıtlar, arşivler ve istatistiki manipülasyonlar yoluyla bir topluluğun varlığını hukuken ve kayden yok etme faaliyeti. ب-ي-د (b-y-d) kökünden if'âl babında gelen ibâde (kökünü kurutma, tüketme, soykırım) ile و-ث-ق (v-s-k) kökünden türetilen vesika (belge, vesika) kelimesinin nisbet eki almış hâlidir. Modern soykırım çalışmalarında ve post-kolonyal arşiv teorisinde (özellikle Jacques Derrida'nın "Arşiv Humması" ve Achille Mbembe'nin "Nekropolitiği" bağlamında) arşivin bir hafıza mekânı olduğu kadar bir imha ve şiddet aygıtı olduğunu ortaya koyan anahtar bir kavramdır. (ç.n.)

[6] «الحلم الأميركي» (Amerikan Rüyası / The American Dream): Bireysel çaba, mülk edinme ve serbest teşebbüsle ulaşılabileceği vazedilen toplumsal refah ve hürriyet miti. Yazar, John Locke'un mülkiyet kuramına dayanan ve işlenmeyen/kolektif kullanılan toprağı "sahipsiz" (terra nullius) sayan Batılı anlayışın, yerlilerin mülksüzleştirilmesini meşrulaştıran felsefi zeminini deşifre eder. Amerikan Rüyası'nın temel unsuru olan "toprak sahibi olma" hakkı, yerlinin toprağının mülksüzleştirilmesi önşartına bağlıdır. (ç.n.)

Çeviri: YDH

İlgili Haberler