İsrail ve Ali Tahir muharebesi: Siyasi stratejiden yoksun bir savaş
"Hakikat şu ki Hizbullah, geride kalan 15 ay boyunca yaşandığı üzere darbeleri sineye çekmeyi sürdüremeyeceği sonucuna vardı; uygun ânı kolladı ve caydırıcılık kapasitesini yeniden tesis etme gayesiyle inisiyatifi bizzat ele alarak savaşa girdi."
YDH - İsrail, somut sahadaki askeri açmazlarını örtbas etmek amacıyla güney Lübnan'daki Ali Tahir tepelerine dönük operasyonları psikolojik bir propaganda aygıtına dönüştürerek zafer anlatısı üretmeye çalışıyor. Ancak ordu bünyesinde su yüzüne çıkan taktiksel ve operasyonel zaaflar, Lübnan direnişinin yeni harp yöntemleri karşısındaki çaresizliği ve güneyde tasarlanan tampon bölgenin tükenmiş birlikler için bir yıpratma tuzağına dönüştüğü gerçeğini açıkça belgeliyor. El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Emin'in değerlendirmesine göre Siyonist rejimin çatışmaları salt İran eksenli gösterme çabasına rağmen, İsrail istihbarat raporları dahi Hizbullah’ın savaşa dış talimatla değil, kendi caydırıcılığını tahkim etmek maksadıyla ve kendi inisiyatifiyle girdiğini teyit ediyor.
Düşmanın dikkatleri tek bir noktaya çekme yeteneği, çoğu zaman sahadaki somut gerçeklerin dahi ötesine geçiyor. Gelinen aşamada Ali Tahir tepelerini ele geçirme mücadelesi, işgal ordusunun ağırlık merkeziymiş gibi sunuluyor; öyle ki bu bölgenin düşüşünün Lübnan cephesinde büyük bir kırılma yaratacağı algısı işleniyor.
İsrailliler ve Amerikalıların yaydığı bu anlatıya göre söz konusu gelişme, direnişin çöküşüne zemin hazırlayacak ve nihayetinde tüm Lübnan sathında silahların tasfiyesini öngören planın icrasına kapı aralayacak.
Geçen haziran ayında, ABD ile İran arasında çeşitli cephelerdeki askeri operasyonların durdurulmasını içeren bir mutabakat zaptının imzalanması neticesinde "ciddi bir ateşkes" yürürlüğe girmeden önce, düşman Nebatiye’nin doğusunda geniş çaplı bir harekât yürütüyordu.
Birlikleri, işgal altındaki Filistin sınırına pek de uzak olmayan bir noktadan Litani Nehri’ni aşmayı başarmış; ardından Tayyibe ve Deyr Siryan hatlarından ilerleyerek Şakif Kalesi’ni işgal ettikten sonra Doğu ve Batı Zevter’i denetim altına alıp Ali Tahir tepelerine doğru sarkmıştı.
Amerikalılar, İsrail’i askeri operasyonlarını durdurmaya zorlamayı başardıklarını duyurduğunda, düşman hükümetinin başbakanı Benyamin Netanyahu, bu durumun kuzeydeki yerleşimlerin güvenliğini sağlama hedefini pekiştirecek herhangi bir harekâtı yürütmesine engel teşkil etmediğini birden fazla mecrada özellikle vurguladı.
İşgal ordusu ise bölgedeki birtakım operasyonlarını, direnişin yerleşim yerlerini hedef almak amacıyla kullanabileceği mevzi ve noktaları kontrol altına alma gerekçesine dayandırdı.
Bedir Birliği ile karşılaşmalar
İşgal ordusunun askeri hesaplarına göre icra edilen kara harekâtları, direnişin coğrafi taksimatında Aziz (Batı kıtası) ve Nasr (Doğu kıtası) birliklerinin sorumluluk sahasına giren bölgelerde cereyan ediyordu.
Birlikler Litani Nehri’ni Zevter yönünde aştığında, nehrin kuzeyinde konuşlu Bedir birliğiyle karşı karşıya geldi ve bu temas, söz konusu birlikle yaşanan ilk doğrudan çatışmalardan biri oldu.
İşgal yönetimi, Nebatiye kazası sınırları boyunca uzanan dağlık yükseltilerden istifade eden Bedir birliğini, direnişin güneydeki ana komuta merkezi olarak kabul ediyor.
Dolayısıyla kimi tesislerin işgali, imhası veya işlevsiz kılınması yoluyla bu birliğe vurulacak nokta atışı darbeleri, Lübnan’a yönelik savaşın yeni aşamasındaki temel unsurlardan biri sayıyor.
Ateşkesin ardından düşman, Amerikan-İran uzlaşısının Ali Tahir tepelerindeki hedeflerine ulaşmasını engellediğini düşünse de bölgeye dönük saldırı tasarılarından vazgeçmedi.
Müteakip süreçte hava akınlarını ve topçu atışlarını sürdürürken, seçkin tugaylara bağlı özel kuvvetler vasıtasıyla araziyi santim santim tanımayı, dinleme cihazları ve gözetleme kameraları yerleştirmeyi amaçlayan istihbari keşif faaliyetlerine devam etti.
Bu hamleler, işgal yönetiminin mevcut görevi olarak addettiği çerçevenin bir parçasını oluşturuyor: Lübnan sınırlarını aşacak yankılar doğurabilecek kapsamlı bir muharebeye girmeksizin, direnişe ait özel tesisleri barındırdığına inandığı tepeleri kuşatmak ve ardından bu noktalara ulaşıp kontrolü sağladığını ilan etmesine imkân verecek askeri-istihbari bir operasyon icra etmek.
Uygulamada direniş, düşmanın bu hedefe ulaşmak adına askeri ve istihbari girişimlerinden geri durmayacağını gayet iyi biliyordu.
Bu sebeple karşı hamle olarak bölgesel bir denklem kurdu: İşgal güçleri belirlenen mevzilere her yaklaştığında direniş, el yapımı patlayıcılar yahut kamikaze dronlar vasıtasıyla, en uygun silahı ve zamanı tayin etmeye olanak tanıyan hassas saha istihbaratına dayalı, ince elenip sık dokunmuş darbeler vurdu.
Bu tablo pek çok noktada tekerrür ederken, düşman da askerleri arasındaki kayıpları zaman zaman kabullenmek zorunda kaldı; ne var ki hadisenin mahiyetine dair ayrıntı vermekten kaçınıp durumu yalnızca "operasyonel faaliyet" sözüyle geçiştirdi.
Lübnan-ABD temaslarını takip eden kaynakların aktardığına göre İsrail, "ateşkes anlaşmasının ihlali sayılabilecek askeri eylemleri üstlenmeme mecburiyeti" taşıyor.
Nitekim İsrail bu kuralın bedelini bizzat ödedi. Mecdel Zun’daki bir evde infilak eden patlayıcının işgal ordusuna mensup 11 subay ve askerin ölümüne yahut yaralanmasına yol açması üzerine İsrail, hadiseyi geniş çaplı operasyonları meşrulaştıracak bir ihlal olarak sunmaya çalıştı.
Fakat Amerikan tarafı -herhangi bir tarafa sempati beslediğinden değil- direnişin aleni bir askeri harekât yürüttüğüne dair somut kanıt sunulamaması ve direnişin de işgal altındaki bölgedeki faaliyetlerine ilişkin bildiri yayımlamayı kesmiş olması hasebiyle, yaşananların ateşkes ihlali teşkil etmediğini işgal ordusu komutanlığına bildirdi.
Birkaç gün önce Ali Tahir hattında yaşananlar ise işgal ordusuna bağlı seçkin bir tugayın istihkâm birliğinin bölgede direnişin pususuna düşmesi ve çok sayıda personelin ağır yaralanmasıyla fitillendi.
Düşman bu kez "meşru mukabele" zeminine sığınarak, ardında bırakacağı tahribatın boyutuna ve kayıp sayısına bakmaksızın yoğun ateş gücü kullanma yöntemine başvurdu ve direniş kadrolarını hedef alan iki suikast gerçekleştirdi. Bu iki saldırı, Ensar ve Deyr Zehrani’de 11 can kaybına yol açtı.
Düşman bu operasyonla, direnişin işgal altındaki topraklarda konuşlu birliklerine karşı yerel operasyonlar yürütme hazırlığında olduğunu hissettiği, bunu ateşkesin ihlali saydığı ve benzer durumlar tekerrür ettikçe bu şekilde karşılık vereceği mesajını iletme saikiyle hareket etti.
Fakat Ali Tahir bölgesinde hakikatte ne olup bittiğine dair askeri tartışmalar bir yana, işgal yönetiminin bu bölgeyi gürültülü bir askeri taarruzla değil, örtülü bir operasyonla ele geçirme arayışını sürdüreceği anlaşılıyor.
Zira geniş çaplı her türlü askeri hamlenin Tahran tarafından misilleme gerektiren bir ihlal olarak değerlendirileceği, bunun da ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin -en azından şimdilik- öncelediği siyasi süreci tehlikeye atabileceği kanaatini taşıyor.
Savaşan ordu hangisi?
Ali Tahir dosyası, işgal yapısı içerisinde ordunun mevcut durumuna, imkânlarına ve Lübnan’daki işleyiş tarzına dair giderek alevlenen tartışmaları su yüzüne çıkarıyor.
Özellikle 2 Mart sonrasındaki çatışmalar, İsrail istihbaratının Hizbullah’ın niyet ve kabiliyetlerine dair değerlendirmelerinde büyük bir zaaf barındırdığını ortaya koydu.
Hizbullah’ın icra ettiği ve İsrailli komutanların daha sonra "Uli’l-Be’s muharebesinin bitimini izleyen 15 ay boyunca izlediği toparlanma siyasetinin bir sonucu" olarak nitelendirdiği operasyonlar, bu kanaati zamanla pekiştirdi.
Buna rağmen işgal ordusu, direnişi caydırmanın ve yeniden harekete geçmesini önlemenin tek yolunun ateş yoğunluğu olduğunu savunan siyasi iradenin zihniyetini benimseyerek, askeri faaliyetlerinin omurgasını salt ateş gücüne dayandırmayı sürdürdü.
Son aylarda kamuoyuna yansıyan tartışmalar incelendiğinde, İsrail ordusu bünyesinde "kuzey cephesinde Hizbullah’la temas sırasında sahadaki birliklerin karşılaştığı büyük istihbari, operasyonel ve taktiksel gedikler" etrafında sert bir hesaplaşmanın döndüğü görülüyor. İsrail basınına yansıyan haber dizileriyle topluma da taşınan bu tablonun öne çıkan başlıkları şöyle özetlenebilir:
Birincisi: İsrail Ordusu Kuzey Bölge Komutanı Tümgeneral Rafi Milo, Doğu Sektörü’ndeki bazı kritik operasyonlara (örneğin Litani Nehri’ni geçme girişimi) birliklerinin yeterince hazırlık yapmadan girdiğini subaylarının önünde alenen itiraf etti ve yaşananları "şahsen sorumluluğunu üstlendiğim bir hata" olarak tanımladı.
İkincisi: Savaş muhabirleri, İsrail güvenlik bürokrasisindeki üst düzey yetkililerin, ordu içindeki "kurumsal hafıza kaybı" karşısında bir nevi "şok" yaşadıklarını aktardı.
Üçüncüsü: Kara muharebelerinde uygulanan taktiklere yöneltilen eleştiriler, adeta "askerlerin ve komutanların Hizbullah’ın neler yapabileceğini tamamen unuttuğu" değerlendirmelerine varacak denli arttı.
Bu görüşü savunanlar, tablonun müsebbibi olarak ordunun başka cephelerle meşgul olmasını ve Hizbullah’ın bazı tarihi liderlerine yönelik suikastların, hareketin tamamen felç olduğu yönündeki temelsiz iyimserlikle birleşip istihbarat değerlendirmelerinde yanılgıya yol açmasını gösteriyor.
Dördüncüsü: Çatışma süreçleri, işgal ordusunun Hizbullah’ın sahada sergilediği bazı silah ve yöntemlere, bilhassa fiber optik kablo güdümlü kamikaze İHA’lara karşı teknolojik ve taktiksel açıdan hazırlıksız olduğunu belgeledi.
İsrail ordusu pek çok orduya kıyasla teknik üstünlüğüyle övünürken, konvansiyonel tespit ve takip sistemleri bu tip insansız hava araçları karşısında yetersiz kaldı; bu da nokta pusu faaliyetlerinde onlarca asker ve subayın ölümüne yahut yaralanmasına sebebiyet verdi.
Nehir geçişi sırasında yaşanan, İsrail birliklerinin 20’den fazla ölü ve yaralı verip "çok sayıda can kaybının yaşandığı olay" ilan ederek ağır iş makinelerini arazide bırakıp çekilmek zorunda kaldığı hadise, bu zaafın en somut misallerinden birini oluşturuyor.
Beşincisi: Yayımlanan raporlar, İsrail ordusundaki kimi kıdemli subayların hükümetin Güney Lübnan’da "yeni bir güvenlik kuşağı" kurma kararını eleştirdiğini ve bunu bir "yıpratma tuzağı" olarak gördüğünü kaydediyor.
Askeri değerlendirmelere göre bu bölge "hâlihazırda ciddi insan gücü açığı çeken ve yorgun düşmüş bir orduyla tutulmaya çalışılıyor"; üstelik bölgenin denetim altına alınması "roket ve top mermisi atışlarını kesmeyeceği gibi, İsrail birliklerini açık arazide konuşlanmaya zorlayarak hedef tahtasına dönüştürecek ve günden güne artan beşeri faturalara kapı aralayacaktır."
Bu minvalde askeri komuta kademesinde, "Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına dönük berrak bir stratejinin bulunmayışına ve siyasi vizyonunu yitirmiş Netanyahu hükümetinin aldığı siyasi kararların körü körüne tatbik edilmesine" karşı derin bir hoşnutsuzluk baş gösteriyor.
Düşmanın imkânları ve direnişin kabiliyetleri
Mevcut temasın sahadaki yansımaları ve düşmanın Ali Tahir hattındaki hesapları, İsrail’in somut askeri hacmini aşacak büyüklükte bir kazanıma dönüştürebileceği bir sonuca ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.
Gerek düşmanın bizzat kendisinden gerekse Lübnan ve bölgedeki müttefik yayın organlarından beslenen yoğun medya sızıntıları, İsrail’in uzun zamandır uyguladığı bir yöntemi yeniden devreye sokuyor: Sahadaki herhangi bir muvaffakiyeti devasa bir siyasi ve psikolojik zafere dönüştürmek maksadıyla anlatıyı önceden inşa etmek. Ne var ki arazideki çıplak gerçek bambaşka bir manzara sunuyor.
Ali Tahir tepelerini kontrol etmeyi askeri bir zorunluluk sayan düşman, meseleye iki farklı zaviyeden yaklaşabilir. İlki tamamen askeri boyuttur: Şakif Kalesi’nin işgalinde olduğu gibi savunma amaçlı tahkimattan, taarruz amaçlı konuşlanmaya geçmek ve gelecekte operasyonları genişletme kararı alması halinde sıçrama tahtası vazifesi görecek yeni tepelere doğru ilerlemek.
Zira Ali Tahir tepeleri, düşmana batı istikametinde Nebatiye şehri ve çevresine daha fazla sokulma, kuzey ve doğu hattında ise İklim Tuffah ve Reyhan Dağı’na yönelme imkânı tanıyor; burası İsrail’in 1990’lardan bu yana el koymak istediği bir coğrafya niteliği taşıyor.
İkinci boyut ise siyasidir: Düşman, kendisine birtakım "sahada tavizlerin" dayatılabileceği müstakbel müzakerelerde Ali Tahir'i bir koz olarak elde tutmak isteyebilir.
Böylece Lübnan’ın talep ettiği üzere Doğu Zevter, Kefr Tibnit, Şakif Kalesi ve Deyr Siryan Vadisi’nin tamamından çekilmek zorunda kalmak yerine; Ali Tahir tepelerini ve beraberinde işgal ettiği alanları yeni bir "deneme sahasına" dönüştürmeyi deneyebilir.
Bu sayede, kendisi için asli bir savunma hattı teşkil eden Şakif Kalesi ve Doğu Zevter çevresinden vazgeçmeksizin, silahların tasfiyesi dosyasında Lübnan’dan taviz koparmayı hedefleyebilir.
Bütün bunlarla birlikte, muharebenin bizzat kendisi işgal ordusundan muazzam bir askeri ve istihbari kapasite talep ediyor. Zira düşman sahada binin üzerinde subay ve asker bulundururken; savaş uçakları, çeşitli tipte insansız hava araçları, geri hatlarda konuşlu topçu bataryaları, tanklar ve zırhlı personel taşıyıcılarla örülü geniş bir ateş destek şebekesini ayakta tutuyor.
Bu da bizzat düşmanın anlatımına göre Hizbullah’ın tesisler içinde yalnızca onlarca unsur barındırdığı ve askeri şartları gereği çatışma alanını çevreleyen tepe ve vadilere ilave gruplar kaydıramadığı bir hedef uğruna, devasa bir muharip ve lojistik insan gücünün sahaya yığılması anlamına geliyor.
Lübnan bugün, 7 Ekim 2023’ten bu yana süregelen topyekûn hesaplaşmanın tam merkezinde duruyor. Lübnan’daki direniş, gerek kendi topraklarında gerekse Suriye’de ve İran’a karşı yürütülen savaşların, ABD ve İsrail’in Arap coğrafyasına dayatmaya çalıştığı geniş ölçekli bağlamdan kopuk olmadığını herkesten iyi biliyor.
Karşı cephede bu süreci yöneten irade yaklaşık üç yıldır aynı kaldığı gibi, sahadaki gerçekler Netanyahu’nun zihnindeki çatışma tasavvurunun -kökleri işgal yapısının kuruluş öncesine dek uzanan o anlayışın- siyasi aklını ve kullandığı araçları hâlâ sevk ve idare ettiğini ortaya koyuyor.
Ne var ki bu tasarı; İran’ın direnci, Lübnan’daki direnişin sarsılmaması, Gazze halkının yurdunu terk etmeyişi ve bölge genelinde ayakta kalabilecek istikrarlı bir siyasi mimarinin inşa edilemeyişi gibi çetin engellere çarptı.
Bütün bu stratejiden geriye kalan tek sabit unsur ise ölüm ve daha fazla ölüm saçmaktan ibaret görünüyor.
İşgal ordusu medyada 1982’yi tekrarlıyor... Ve itiraf ediyor: İran, Hizbullah’tan savaşa girmesini istemiş değil
1982 işgaline ait belgeler, düşmanın daha savaş patlak vermeden önce psikolojik harekât yürütecek özel bir medya birimi kurduğunu, ordu ve istihbarat uzmanlarından teşekkül eden bir ekip tahsis ettiğini ve Lübnanlı bazı basın mensuplarını zaferleri henüz kazanılmadan müjdelemek de dâhil olmak üzere bu psikolojik harbin birer parçası haline getirmek üzere eğittiğini belgeliyor. Bugün yaşananlar da tıpatıp aynı senaryonun tekrarından ibaret kalıyor.
Bu anlatı süreci Uli’l-Be’s muharebesinin durmasıyla başladı ve Asf-ı Me’kul çatışmalarının patlak vermesiyle yeni bir kisveye büründü.
Düşman hükümetinin, resmi kürsülerinin ve gerek Lübnan’daki gerekse bölgedeki müttefiklerinin siyasi ve medyatik söylemi, Hizbullah’ın attığı adımların salt İran talimatlarının bir icrası olduğu ve yegâne gayesinin Tahran’a arka çıkmaktan ibaret bulunduğu iddiası üzerine kuruldu.
Lübnan cephesine dair yürütülen özeleştirel tartışmalarda düşman, Hizbullah hakkında her şeyi bildiği, nasıl düşündüğünü, nasıl hareket ettiğini ve ne planladığını bütünüyle kavradığı yönündeki böbürlenmelerinden geri adım attı.
Dikkat çekici olan şu ki, daha önce Hizbullah Genel Sekreteri Şehit Seyyid Hasan Nasrullah’ın İran’ın kararlarına yön verdiğini, durumun asla tersi olmadığını keşfettiğini söyleyen Netanyahu, sonradan çark ederek Hizbullah’ın bittiğini ve geriye kalanların yalnızca Devrim Muhafızları tarafından sevk ve idare edilen gruplardan ibaret olduğunu öne sürdü.
Düşman bu tezi, Tahran’ın devrilmesinin otomatikman Hizbullah’ın da sonunu getireceği savıyla ABD Başkanı Donald Trump’ı İran’a karşı savaşa kışkırtma sürecinde yoğun bir propagandaya dönüştürdü.
Lübnan’da ABD ve İsrail ile hizalanan odaklar da bu koroya katılarak direnişin İran ajandası doğrultusunda hareket ettiği ve 2 Mart’taki çatışmalara Tahran’ın talebiyle dahil olduğu anlatısını yaygınlaştırdı.
Fakat asıl sürpriz bizzat işgal yapısının içerisinden, başta Yedioth Ahronoth gazetesinin yayımladığı değerlendirme olmak üzere güvenlik istihbaratına dayanan raporlardan geldi. 2 Mart hadiselerinin perde arkasına dair ilk kez ezber bozan bir yaklaşım sergilendi; gazeteci Yoav Zitun, 7 Ağustos 2026 tarihli geniş kapsamlı makalesinde, Hizbullah’ın savaşa İran’ın talebiyle girdiği varsayımının düşmanın askeri ve istihbari komuta kademesince yalanlandığını aktardı.
Zitun, kurum içi kapalı bir müzakere sırasında üst düzey bir güvenlik yetkilisinin şu ifadeleri kullandığını nakletti:
"Hizbullah savaşa dönmeye hazırlanıyordu ve İran’da patlak vermesi muhtemel bir çatışmayı kendi lehine bir fırsat olarak gördü. Tahran, Naim Kasım’a yardıma ihtiyaçları olduğuna ve İsrail ile savaşa girmesi gerektiğine dair herhangi bir talimat göndermiş değil. Bilakis, onun içinde bulunduğu şartların ne denli çetrefilli olduğunun farkındaydılar."
Yetkili sözlerini şöyle sürdürdü:
"Hakikat şu ki Hizbullah, geride kalan 15 ay boyunca yaşandığı üzere darbeleri sineye çekmeyi sürdüremeyeceği sonucuna vardı; uygun ânı kolladı ve caydırıcılık kapasitesini yeniden tesis etme gayesiyle inisiyatifi bizzat ele alarak savaşa girdi."
Çeviri: YDH
İlgili Haberler
'İsrail’le ilişkilerinizi normalleştirin, ekonominiz şahlansın’
15 Ağustos 2026
İsrail’den Lübnan’a yeni katliam dalgası
15 Ağustos 2026
Beyrut’tan Washington’a: Belgeler Sehnavi şebekesi ve İsrail hakkında …
14 Ağustos 2026
Aun, Washington'daki kapalı görüşmede Berri hakkında ne söyledi?
13 Ağustos 2026
