23 Eylül katliamı: İsrail’in suçlarına dair bir hafıza
❝İki yılın ardından, o cehennemi yaşayanlar için 23 Eylül savaş takviminde sıradan bir sayı, alelade bir tarih değil artık.❞
YDH ― El-Ahbar gazetesinden Hüseyin Sabra, 23 Eylül 2024'te İsrail'in Lübnan'a yönelik yoğun hava saldırıları sırasında özellikle Güney Lübnan'da yaşayan sivillerin maruz kaldığı yıkımı, zorunlu göç ve savaşın yarattığı travmayı anlattı.
✱✱✱
23 Eylül 2024 öğle saatlerinde, güneydeki halkın tamamı evlerini terk etmek zorunda kalmıştı.
Saatler içinde düşman hava saldırıları kasabadan kasabaya sıçramış; yollar, Sayda ve Beyrut'a doğru can havliyle kaçan insanların araçlarıyla kilitlenmişti.
Geride kalanların bir kısmı bombardıman altında mahsur kalırken, diğerleri iletişimi tamamen kopmuş yakınlarından gelecek bir umut ışığı bekliyordu.
Gün bittiğinde Lübnan, son on yılların en kanlı günlerinden birini kayıtlara geçirmişti: Sağlık Bakanlığı'nın verilerine göre 558 şehit ve 1835 yaralı vardı.
Aradan geçen iki yılın ardından, Deyr Kanun en-Nahr sakinlerinden Nur İzzeddin o günü tüm canlılığıyla, silinmez bir iz olarak hatırlıyor:
“Şehitlerin bedenlerinden arta kalanlar her yana saçılmıştı; erkeklerin feryatları, kadınların yüzündeki o dehşet, çocukların çığlıkları... Asla unutamayacağımız bir manzaraydı.”
O gün güneyde olan pek çok insan gibi Nur için de 23 Eylül, tüm teferruatıyla hafızasına kazınmış durumda.
Günün erken saatlerinde yollar yurdundan koparılan ailelerin araçlarıyla dolup taşarken, aralıksız yağan bombaların ağırlığı altındaki köyler yavaş yavaş ıssızlaşıyordu.
Bu esnada, sivillerin sığındığı bölgelerde düşman saldırıları hız kesmeden devam ediyor, ölü ve yaralı bilançosu katlanarak artıyordu.
Tüm bu bombardımanın ortasında, düşmanın gönderdiği tahliye mesajları; güneyden Beyrut'a, Bekaa Vadisi'nden kuzeye kadar ülkenin dört bir yanındaki Lübnan vatandaşlarının telefonlarına düşüyordu.
Başlangıçta pek çok kişi bu mesajları, düşmanın savaşın ilk gününden bu yana yürüttüğü psikolojik harbin bir parçası sanmıştı.
Ne var ki hava saldırılarının giderek şiddetlenip yayılması, bu uyarıları bir anda devasa bir göç dalgasına dönüştürdü.
İlerleyen saatlerde güneyden Sayda ve Beyrut'a uzanan yollar araç seliyle kilitlenirken; tepelerine yağan bombalar ve tali yolları kullanma mecburiyeti yüzünden insanların kendi köylerinden çıkabilmesi bile upuzun ve çileli bir yolculuğa dönüştü.
Nur, “Topraklarımızı bırakıp gitmek kendi seçimimiz değildi; İsrail'in bombardımanı ve köylerimizi hedef alan katliamların yarattığı cehennem bizi buna mecbur bıraktı,” diyor.
O gün işgalci İsrail güçlerinin Deyr Kanun en-Nahr'dan Sur'a giden ana yolu vurması, ailesini geri dönmeye ve komşu Tura kasabası üzerinden çok daha zahmetli bir rotaya sapmaya zorlamıştı.
Yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
“Geri dönüp Tura üzerinden yola koyulduk. Tura, kasabamıza sadece bir kilometre mesafede olmasına rağmen oraya varmamız tam üç saatimizi aldı.”
Üç çocuk annesi Nur, Halde'deki bir akrabasının evine sığınabilmek için direksiyon başında tam 19 saat geçirdi. Aradan iki yıl geçmesine rağmen o manzaranın geçmişte kalmış bir anı olmadığını şu sözlerle vurguluyor:
“Her şey hala dün gibi aklımda. O günün tek bir saniyesini dahi unutamıyorum.”
Haber alınamayan saatler
Marub kasabasından Ali, o cehennem anlarında anne ve babasından çok uzaktaydı.
Babasının, planlanan seyahati ertelememesi yönündeki ısrarları üzerine, resmi işlemlerini halletmek için sabahın erken saatlerinde Beyrut'a gitmişti.
Ali o anları şöyle anlatıyor:
“İçimde kötü bir his vardı, Beyrut'a gitmekte çok tereddüt ettim ama babamın evrak işlerini bir an önce bitirmem konusundaki bitmek bilmez ısrarı, kasabamda kalmama engel oldu.”
Hava saldırıları iyice şiddetlenince Ali'nin telefonu susmak bilmedi.
“İyi misin? Neler oluyor? Hava saldırısı senin evinin çok yakınında!” mesajları peş peşe geliyordu.
Evinin vurulduğunu işte o saniye idrak etti; babasını iki saattir aralıksız arıyor ama bir türlü ulaşamıyordu.
Ali, “İlk başta, babamın kulakları ağır işittiği için o korkunç bombardıman gürültüsünde telefonun sesini duyamadığını düşünerek kendimi teselli ettim,” diyor.
O esnada ailesi de can havliyle bölgeden çıkmaya çalışıyordu.
Sur şehrine ulaşmaları tam dört saat sürmüş, ardından Sayda-Beyrut güzergahı üzerinden yola devam etmişlerdi.
Babası yolda Ali'yi defalarca aramayı denemiş ancak şebekelerin çökmesi nedeniyle aramalar bir türlü düşmemişti.
Akşamın karanlığı çöktüğünde onlardan hala tek bir haber alamayan Ali, özellikle kasabadaki Sivil Savunma ekiplerinin vurulan evlerin enkazında arama kurtarma çalışmalarına devam ettiklerini duyurmasıyla birlikte, artık anne ve babasının şehit olduğuna inanmaya başlamıştı.
Saatler süren o kahredici bekleyişi bitiren şey bir telefon zili oldu:
“Doğru söyle, ailen Beyrut'a varabildi mi?”
Arayan kişi, Ali'nin Sur'dan bir tanıdığıydı.
Ali şaşkınlıkla onun başkentte olduğunu nereden bildiğini sorunca; arayan kişi anne ve babasını Sur'da gördüğünü, ikisinin de sağ salim olduğunu söyledi.
Sürgün yolculuğu
Ali'nin ailesinin yaşadıkları elbette bir istisna değildi.
Haris kasabasından İbrahim Fevaz, köylerini terk etmek zorunda kaldıkları o ilk anları şu sözlerle yâd ediyor:
“Başka hiçbir çaremiz kalmamıştı. Çocuklarımı kucakladığım gibi eşimle arabaya koştuk ve hayatımızın en zorlu yolculuğu işte böyle başladı. Dört bir yanımızı feryatlar ve kulakları sağır eden bir gürültü sarmıştı.”
İbrahim, o gün insanların içinden geçtiği o cehennemi tam anlamıyla “Kıyamet Günü”ne benzetiyor.
Tepelerinden bombalar yağarken aileler; felç olmuş bir trafik, kesilen hatlar ve sağır edici bir çaresizlik içinde köylerinden kaçacak bir delik arıyordu.
Hatların kopması nedeniyle sayısız ailenin birbirinden kopması, sosyal medya uygulamalarını bir anda kayıpların arandığı ve şehit isimlerinin öğrenildiği acı bir ilan tahtasına dönüştürdü.
İnsanlar, ulaşmanın imkansızlaştığı memleketlerinden bir haber kırıntısı alabilmek umuduyla WhatsApp ve Facebook hikayelerine sarıldı.
İbrahim yutkunarak ekliyor:
“Sadece o gün 13 yakın arkadaşımın şehadet haberini aldım. Hayatımın en ağır, en zor günüydü.”
Bir günde 558 şehit
23 Eylül gecesine gelindiğinde, yaşanan katliamın kanlı bilançosu ağırlaşmaya devam ediyordu.
Vahşetin gerçek boyutu ise ancak ertesi gün gün ağardığında tam olarak anlaşılabildi.
Dünya Sağlık Örgütü'nün, Lübnan Sağlık Bakanlığı verilerine dayanarak paylaştığı rakamlara göre; 23 Eylül'deki hava saldırılarında 50'si çocuk ve 94'ü kadın olmak üzere tam 558 kişi hayatını kaybetmiş, 1835 kişi ise yaralanmıştı.
Dahası, bu can pazarında dört sağlık görevlisi şehit düşmüş, 16'sı yaralanmış ve 14 ambulans acımasızca hedef alınmıştı.
Saldırının yıkıcılığı, savaşın kendi acımasız standartlarında bile akıl almaz bir boyuttaydı.
İşgalci ordu, o gün Lübnan sınırları içinde yaklaşık 1600 farklı noktayı vurduğunu itiraf ederken; BM Genel Sekreteri 23 Eylül'ü Lübnan'da son jenerasyonun yaşadığı en kanlı gün olarak tarihe not düştü.
O karanlık günü tanımlayan tek şey yitirilen canlar değildi. Dinmek bilmeyen bombardıman, güneyden ve Bekaa Vadisi'nden devasa bir insan selini tetiklemiş; yollar, başlarını sokacak güvenli bir sığınak arayan çaresiz ailelerle dolup taşmıştı.
25 Eylül'e gelindiğinde BM Genel Sekreteri, Lübnan İçişleri Bakanlığı'nın raporlarına işaret ederek; 90 bini aşkın insanın güney ve doğu Lübnan'dan koparak Beyrut ve kuzeybatıya sığındığını, bunlardan ancak 30 bini kadarının resmi sığınaklara yerleştirilebildiğini duyuruyordu.
İki yılın ardından, o cehennemi yaşayanlar için 23 Eylül savaş takviminde sıradan bir sayı, alelade bir tarih değil artık.
Nur için o gün, çocuklarını ölümden kaçırmak uğruna direksiyon başında geçen o korkunç 19 saatin adıdır.
Ali için, anne ve babasının o enkazın altında kaldığına inanarak geçirdiği ve ömründen ömür alan saatlerdir.
Ve İbrahim için, 13 dostunun ölüm haberini tek bir güne sığdırmak zorunda kaldığı o karanlık gündür.
Çeviri: YDH




