İran neden tüm cepheleri masaya koyuyor?
❝İran'a açılan savaşın bitmesi, Direniş Ekseni'ndeki tüm cephelerde silahların susması demektir.❞
İran, tavrını son derece net bir şekilde ortaya koydu; artık dünyanın bu sese kulak vermesi gerekiyor. İran'a açılan savaşın bitmesi, Direniş Ekseni'ndeki tüm cephelerde silahların susması demektir. Bu eksenin herhangi bir parçasına yapılan saldırı; İran'dan Lübnan'a, Yemen'den Irak ve Filistin'e kadar tüm direniş ağına yapılmış sayılır.
Lübnan, Filistin, Irak veya Yemen'e yönelik saldırılar ne şekilde ve ne boyutta olursa olsun devam ettiği sürece, Fars Körfezi'nde bir ateşkesin sağlanması mümkün değildir. Bu, ABD ve İsrail'in dayattığı son iki savaşın ardından İslam Cumhuriyeti'nin sınırlarını kesin bir dille çizdiği stratejik bir doktrindir.
Bölgenin güvenliği bir bütündür ve birbirinden ayrı düşünülemez. Dolayısıyla kalıcı bir barış ancak; askeri saldırıların, deniz haydutluğunun, yasa dışı ablukaların, suikastların, işgalin ve hem İran'a hem de Direniş cephelerine yönelik kışkırtmaların son bulmasıyla mümkündür. Bu açıdan bakıldığında, bölgesel veya tek taraflı bir barışın hiçbir anlamı kalmaz; zira sadece tek bir cephede bile savaşın sürmesi, tüm bölgeyi yeniden çatışma sarmalına sürüklemeye yeter.
İran'ın bu tavrı neden böylesine sarsılmaz bir kararlılıkla savunduğunu anlamak için, öncelikle Direniş Ekseni'nin mimarisini ve sahadaki birbirinden farklı unsurları tek bir savunma ağı etrafında kenetleyen o stratejik aklı kavramak gerekir.
ABD-İsrail koalisyonunun dayattığı ve hâlâ süren bu savaş, İran için adeta bir hesaplaşma anına dönüştü. Öyle ki bu durum, Direniş Ekseni'ni ortak düşmana karşı birbirine çok daha sıkı kenetledi. ABD-İsrail savaş makinesi; Gazze'yi Lübnan'dan koparmak, Ensarullah'ı Hizbullah'tan ayırmak ve Irak ile İran'ın arasına nifak sokmak için sinsi bir parçalama stratejisini devreye soktu.
Oysa bugün Direniş Ekseni, geçici çıkarlar üzerine kurulan gevşek bir ittifak değil; aksine karşılıklı menfaatlerle ve ortak hedeflerle yoğrulmuş stratejik bir ortaklıktır. Bir cepheye vurulan darbe, tüm cephelere vurulmuş sayılır. İran'ın bütüncül güvenlik vizyonunun belkemiğini tam olarak bu anlayış oluşturur. Nitekim Tahran'ın, bölge genelindeki saldırıları tümüyle sonlandırmayan hiçbir ateşkes teklifini gündemine bile almamasındaki ısrarın sebebi de budur.
Lübnan
Lübnan cephesi, Direniş Ekseni'ne karşı yürütülen bu savaşın en hayati, en sıcak ve en dikkat çekici cephesi konumunda. İran, İsrail rejiminin Lübnan'a ve bilhassa ülkenin güneyine yönelik kışkırtmasız saldırılarını derhal durdurması gerektiğini sarsılmaz bir netlikle vurguladı. Zira bu saldırılar, İran-ABD Savaşı'nı Sona Erdiren Mutabakat Zaptı'nın (MoU) şartlarını alenen çiğnemek demek.
Söz konusu Mutabakat Zaptı, net kırmızı çizgiler çekmek ve gerilimin daha da tırmanmasını önlemek amacıyla en ince ayrıntısına kadar müzakere edilmiş bir çerçeveydi ve ancak ABD'nin elindeki tüm kartları tüketip yenilgiyi kabullenmesiyle imzalanabilmişti. Ancak İsrail bu mutabakatı küstahça hiçe saydı; Güney Lübnan'ı defalarca vurdu, planlı suikastlar düzenledi ve Lübnan topraklarına pervasızca askeri operasyonlar yürüttü.
İran, kana susamış Siyonist rejime ve onun Amerikalı destekçilerine karşı verilen bu savaşta Lübnan halkını asla yalnız bırakmayacak. Çünkü bu duruş; Tahran'ın altyapıyı yeniden inşa etmekten askeri eğitime ve uluslararası arenadaki diplomatik desteğe kadar, on yıllardır süregelen yardımlarıyla hakkını vererek üstlendiği ahlaki ve stratejik bir sorumluluktur.
Lübnan, Direniş davası uğruna kan döktü ve İran, bu ülkeyi kendi kaderine terk etmenin asla bir seçenek olamayacağını tartışmaya mahal vermeyecek bir netlikle ortaya koydu.
Bu sarsılmaz dayanışmanın amacı, devrimi ihraç etmek veya İran'ın iradesini dayatmak değildir. Aksine bu duruş; kuşatma ve ateş altındaki bir halkın, onur ve egemenlik vizyonunu paylaştığı insanlardan destek görmeyi sonuna kadar hak ettiği gerçeğinin en yalın hâliyle kabulüdür. Başta ülkenin güneyi olmak üzere Lübnan halkı, on yıllardır İsrail'in istilalarına, işgallerine ve amansız bombardımanlarına göğüs gerdi. Bu süreçte saldırıları caydırma gücünü defalarca kanıtlamış bir direniş hareketi inşa ettiler; İran ise bu haklı çabalarında onların omuz başlarında kararlılıkla durmaya devam ediyor.
Hizbullah'ın silahsızlandırılması meselesini de kendi gerçek bağlamı içinde değerlendirmek şart. Ne var ki bu bağlam, Batı medyasının propagandaları ve diplomatik oyunlarıyla sürekli olarak çarpıtılıyor. Hizbullah'a ısrarla yapılan "silah bırak" çağrıları, sanıldığının aksine Lübnan'ın istikrarına duyulan bir endişeden kaynaklanmıyor. Bu çağrılar aslında, bu Arap ülkesini Siyonist saldırganlığı karşısında hiçbir direniş gösteremeyecek şekilde savunmasız bırakmayı hedefleyen sinsi bir planın parçası.
Silahsızlanma talep edenler, kendileri kabul etse de etmese de tek bir amaca hizmet ediyor: Bombalamaya, istila etmeye ve işgal etmeye niyetli olduğunu defalarca kanıtlamış bir rejim karşısında Lübnan'ın kalkanlarını indirmesine. Oysa Hizbullah'ın silahları çatışmanın kaynağı değil, Siyonist saldırganlığına karşı duran en güçlü caydırıcılık unsurudur.
Şayet bu silahlar ellerinden alınsaydı, İsrail rejimi hiçbir yaptırımla karşılaşmayacağını bilerek Lübnan'a saldırma konusunda çok daha fazla cesaret bulacaktı. Böyle bir senaryoda bölgedeki tüm güç dengesi, feci bir biçimde, dizginlenemeyen Siyonist yayılmacılığının lehine değişmiş olacaktı.
Direniş cephesinin bunu asla kabul etmemesinin nedeni savaş peşinde koşması değil; caydırıcılıktan yoksun bir barışın, teslimiyetin kılık değiştirmiş hâlinden başka bir şey olmadığını çok iyi idrak etmesidir. Hizbullah'ın askerî kapasitesi, on yıllardır İsrail'in Lübnan'ı topyekûn işgal etmesini engelledi. Bugün onları silahsızlandırmaya çalışmak, bizzat o silahların bugüne dek önlediği felaketi kendi ellerinle davet etmek demektir.
Yemen
Yemen de Direniş Ekseni'nin ayrılmaz bir parçası ve İran onu asla kendi kaderine terk etmeyecek. Yemen halkı yıllardır, kendilerini açlığın eşiğine getiren acımasız ve ABD destekli bir Suudi saldırganlığıyla birlikte yıkıcı bir ablukaya da göğüs geriyor.
Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon; Amerika'nın lojistik, istihbarat ve diplomatik desteğini de arkasına alarak bu en yoksul Arap ülkesindeki okulları, hastaneleri, pazar yerlerini, hatta düğünleri bile bombaladı. Sivil altyapıyı sistematik bir şekilde hedef aldılar, direniş iradesini kırmak için koca bir halkı açlığa mahkûm ettiler ve yüz binlerce Yemenli sivilin ölümüne yol açan acımasız bir savaş yürüttüler.
Tüm bunlara rağmen Yemen Direnişi'nin iradesi kırılmadı. Şartlara uyum sağladılar, amansızca karşı koydular ve dünyanın en hayati deniz ticareti güzergâhlarından biri olan Babulmendep Boğazı dâhil olmak üzere, Kızıldeniz boyunca uzanan kritik stratejik alanları kontrol eden çetin bir güç olarak tarih sahnesine çıktılar.
Yemen'e yönelik son haftalarda ve aylarda giderek tırmanan bu saldırganlık derhal son bulmalı. Uygulanan yasa dışı abluka ve amansız bombardıman, koca bir ulusun topluca cezalandırılmasından başka bir şey değil. Yemen halkı kendi kaderini tayin etme hakkına sonuna kadar sahip. Aynı şekilde, Direniş'in de ne şekilde ve boyutta olursa olsun her türlü dış saldırıya karşı kendini savunma hakkı meşrudur.
ABD ve Suudi Arabistan, Yemen'i bombalayarak dize getiremez ve bu yaptıklarının ardından Direniş Ekseni'nin başka bir cephedeki ateşkesi öylece kabul etmesini bekleyemez. Yemen hiçbir zaman tali bir mesele olmadı; aksine bu savaşın en önemli cephelerinden biri. Yemen'in güvenliği; Lübnan'ın, Filistin'in ve bizzat İran'ın güvenliğiyle etle tırnak gibi iç içedir.
Ensarullah; Suudi Arabistan topraklarının derinliklerini vurabileceğini, küresel deniz ticaretini sekteye uğratabileceğini ve kendisine karşı savaş yürütenlere ağır bedeller ödetebileceğini kanıtladı. Bu tamamen bir meşru müdafaa eylemidir ve uluslararası hukuk çerçevesinde bütünüyle yasal bir haktır.
Şayet Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri savaşın sona ermesini ve Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasını gerçekten istiyorlarsa; Yemen'deki acımasız ablukayı ve insani bir felakete yol açan askeri saldırganlığı derhal durdurmak zorundalar. Yemen halkı bugüne dek yeterince acı çekti; dolayısıyla gösterdikleri bu direniş, müzakere masasında hak ettiği yeri çoktan kazandı.
Irak
Irak, bu bölgesel denklemde son derece karmaşık ve kendine özgü bir konumda yer alıyor. Bir yandan kendi hükümeti, iç dinamikleri ve kendi çizdiği rotasıyla egemen bir ulus olarak ayakta duruyor. Diğer yandan ise kendi iradelerini dayatmaya ve çok daha tehlikelisi tüm bölgeyi istikrarsızlaştırmaya çalışan dış güçlerin çarpıştığı bir savaş alanı olmaya devam ediyor.
Ülkede askeri varlığını sürdüren ABD, Irak direnişini silahsızlandırması için Bağdat hükümetine baskı yapmayı sürdürüyor; ancak bu, sırf Amerikalılar istiyor diye boyun eğilecek bir talep değil. Irak'ın iç güvenliğine, silahlı gruplarına ve siyasi geleceğine dair kararlar Washington'dan ya da Tel Aviv'den dikte edilemez; bu kararlar bizzat Iraklıların kendi inisiyatifine bırakılmalıdır. Çünkü bu, Iraklıların uğruna savaştığı ve canını feda ettiği en temel haktır.
Irak halkını ve direnişini hedef alan saldırılar da artık son bulmalı. ABD destekli İsrail rejimi tarafından Irak Kürdistanı'nda tezgâhlanan sahte bayrak (false flag) operasyonları veya Suudi Arabistan'ın Haşdi Şabi ofislerine yönelik kışkırtmasız saldırıları asla münferit vakalar değildir. Aksine tüm bunlar; Irak'ın egemenliğini zayıflatmak, toplumsal bütünlüğünü parçalamak ve dış tahakküme direnebilecek tüm güçleri sahadan silmek için yürütülen sistematik bir kampanyanın ta kendisidir.
Haşdi Şabi, Irak savunma altyapısının son derece meşru bir unsurudur ve onların ofislerini hedef almak, doğrudan Irak devletine savaş açmak demektir. Bu nedensiz saldırılar; tepki kışkırtmak, kaos yaratmak ve dışarıdan yapılacak daha büyük müdahaleleri meşrulaştırmak üzere tasarlanmış sinsi hamlelerdir ki bu da on yıllardır bölge genelinde sahnelenen o klasik emperyalist taktikten başka bir şey değildir.
Bu durum aynı zamanda, bizzat ABD tarafından tezgâhlanan ve artık son bulması gereken bir savaş türüdür. Amerika'nın Irak'taki varlığı, kağıt üzerinde beyan ettiği o sözde amacın miadını çoktan doldurdu ve bugün Iraklı direniş grupları üzerinde kurulan kesintisiz baskı, tamamen bölgedeki kontrolü elde tutma hırsından kaynaklanıyor. Irak'taki direniş, zorbalıkla silahsızlandırılmaya ve teslimiyete asla boyun eğmeyeceğini kesin bir dille ilan etti. Aynı şekilde İran da Irak'ın kendi güvenlik politikalarını belirleme hakkını sonuna kadar desteklediğini eşit derecede net bir duruşla ortaya koydu.
Irak direnişine karşı yürütülen savaş, aslında doğrudan Irak devletine karşı açılmış bir savaştır ve bölgeyi alevler içinde bırakan o daha geniş çaplı çatışmalardan bağımsız düşünülemez. Iraklıların, kendi ülkelerini dış müdahalelere karşı savunma hakkı sonuna kadar meşrudur ve Direniş Ekseni, bu haklı savunmada onların omuz başlarında yer almaya devam ediyor.
Filistin
Son olarak ve belki de en önemlisi; Gazze ve işgal altındaki Batı Şeria'da yaşananlar tüm vahametini koruyor ve çok daha ciddi bir dikkati hak ediyor. Burası, ABD-İsrail savaş koalisyonuna karşı açılmış sıradan bir cephe değil; tam aksine, Direniş Ekseni'nin ahlaki ve siyasi kalbidir.
İran'ın üst düzey güvenlik yetkililerinden Muhsin Rızai'nin kısa süre önce yaptığı o çarpıcı açıklama da tam olarak buna işaret ediyor. Rızai; Gazze'nin ve işgal altındaki Batı Şeria'nın direniş cephesinin ayrılmaz birer parçası olduğunu belirterek, ABD şayet Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasını ve savaşın sona ermesini istiyorsa, her iki bölgedeki İsrail saldırganlığının da kesin ve kalıcı olarak durdurulması gerektiğini ilan etti.
Bu açıklama, Filistin'in İsrail işgalinden kurtuluşunun geniş çaplı Direniş Ekseni için ne denli hayati bir hedef olduğunu teyit etmesi açısından büyük önem taşıyor. İran; Gazze'yi ve işgal altındaki Batı Şeria'yı da denkleme dâhil ederek, Filistin'i diplomatik kazanımlar, ekonomik teşvikler veya herhangi bir bedel uğruna asla terk etmeyeceğini bir kez daha kanıtlamış oldu.
Bu, kökleri on yıllara dayanan sarsılmaz bir dayanışmadan beslenen ilkeli bir duruştur; ilk olarak 1979 İslam Devrimi'nin ardından Kurucu Lider İmam Humeyni tarafından ortaya konmuş ve daha sonra Şehit İslam Devrimi Lideri Ayetullah Seyyid Ali Hamaney tarafından perçinlenmiştir.
Filistin halkı yetmiş yılı aşkın bir süredir işgale, sürgüne ve sistematik bir baskıya maruz kalıyor. Ekim 2023'ten bu yana ise Gazze'de soykırımla, işgal altındaki Batı Şeria'da yasa dışı yerleşimlerin amansızca genişletilmesiyle ve kimliklerini tarihten silmeye yönelik acımasız girişimlerle boğuşuyorlar.
Tahran'dan Beyrut'a ve San'a'ya kadar uzanan Direniş Ekseni, Filistin davasını sımsıkı sahiplenmiştir. Çünkü onlar, Filistin işgalinin bölgedeki diğer tüm krizlerin düğümlendiği o ana mesele olduğunun çok iyi bilincindedir. Kudüs kutsal bir topraktır; Gazze ise yok edilmeyi ve haritadan silinmeyi reddeden bir halkın çelikten iradesinin somut bir anıtıdır.
Filistin'i denklemin dışında bırakan bir ateşkes, aslında ateşkes falan değildir. Bu; yalnızca süregelen bir savaşa, dinmeyen acılara ve bölgedeki kronik istikrarsızlığa kesilmiş yeni bir davetiyedir. Gazze halkı; kendi hakları, sarsılmaz onurları ve inkâr edilemez bir geleceği olan bir halktır.
Uluslararası toplum ve bilhassa Amerika Birleşik Devletleri şu gerçeği artık kabul etmek zorundadır: Siyonist işgal bitmeden, soykırım durmadan, imha kampanyası son bulmadan, abluka kaldırılmadan ve Filistin halkı kendi kaderini özgürce tayin etme hakkına kavuşmadan bu bölgeye barış asla gelmeyecektir. İran bu gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur ve dünyanın artık bu sese kulak vermesi şarttır.
Bütünleşik güvenliğin mantığı
Lübnan, Yemen, Irak, Filistin ve bizzat İran'ın da dâhil olduğu tüm bu cepheleri birbirine kenetleyen şey, tek ve son derece yalın bir ilkedir: Bölgesel güvenlik, parçalanamaz bir bütündür.
Bir cephede patlak veren savaş, tüm cepheleri sarmış bir savaş demektir. Kullanılan silahlar, sahada savaşanlar ve taktikler değişebilir; ancak temelde verilen kavga hep aynıdır. Bu; tahakkümü kaba kuvvetle dayatanlar ile kurtuluşu direnişte arayanlar arasındaki tarihi bir kavgadır. Bu; bölgeyi kendi nüfuz alanlarına göre parselleyen emperyalist güçler ile zorbalığa boyun eğmeyi reddeden onurlu halklar arasındaki bir savaştır.
İran'ın duruşu, tüm saldırı eylemlerinin amasız fakatsız sona ermesi yönündedir. Bu duruş; bölge genelinde kapsamlı bir barışın tesisi, istikrarın sağlanması ve Amerikan hegemonyasının zehirli arzularının son bulması için masaya konmuş net bir taleptir.
İran, eylemleriyle bu vizyona olan sadakatini her fırsatta istikrarlı bir biçimde kanıtladı. Bir yandan tüm bu direniş cephelerine koşulsuz destek verirken, diğer yandan ilkeli bir diplomasi yürütmekten asla geri durmadı.
Ortadaki sorun İran'ın uzlaşmaz veya esneklikten uzak olması değildir; asıl sorun, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in tutumudur. Onlar, İran'dan durmaksızın müttefiklerini yarı yolda bırakmasını, kendi caydırıcılık gücünü yok etmesini ve tamamen hasımları tarafından yine hasımlarının çıkarları için kurgulanmış bir bölgesel düzeni kabul etmesini bekliyorlar.
Dünya, Batı Asya'yı yönetilecek, zapturapt altına alınacak ve zaman zaman "aşamalı diplomasi" illüzyonlarıyla yatıştırılacak birbirinden bağımsız çatışmalar silsilesi olarak görmeye alışmış durumda. Oysa bu yaklaşım iflas etmiştir. Bu sakat anlayış; on yıllardır İsrail saldırganlığının gölgesinde yaşayan Lübnanlıları ölüme terk etti. Yıllardır bombalanan ve açlığa mahkûm edilen Yemenlileri yüzüstü bıraktı. Dış müdahalelerin ve askeri işgallerin pençesindeki Iraklıları sahipsiz bıraktı. Ve en acısı da nesillerdir en temel insani haklarından mahrum bırakılan, soykırıma ve etnik temizliğe uğrayan Filistinlileri kaderine terk etti.
Bunun alternatifi şudur: İran'ın Hürmüz Boğazı'nı yeniden açabilmesi için savaşın İran'dan Lübnan'a, Yemen'den Irak'a ve Gazze'den Batı Şeria'ya kadar tüm cephelerde tamamen susması gerektiği gerçeğini kabul etmek.
Diğer cepheler cayır cayır yanarken yalnızca tek bir cephede ilan edilecek sözde bir ateşkes, ancak acımasız bir tuzak olabilir. Bu cephelerin herhangi birinde savaşın sürmesi, tüm bölgenin savaşta kalması demektir ve bu kanlı döngüyü ancak kapsamlı ve bütüncül bir barış kırabilir. Lübnan'ın, Yemen'in, Irak'ın ve Filistin'in egemenliğine kayıtsız şartsız saygı duyulmalı; bölge halklarının dış müdahaleler olmaksızın kendi geleceklerini kendi elleriyle çizmelerine izin verilmelidir.
İran ile masaya oturulup yapılacak kalıcı herhangi bir anlaşma, ancak ve ancak diğer cephelerdeki savaşın da durması hâlinde bir işe yarayacaktır. Aksi takdirde, işgale ve saldırganlığa karşı omuz omuza verilen bu direniş durmaksızın devam edecektir.
Çeviri: YDH




